İNKÂR FELSEFESİ

Tarih boyunca insanların büyük bir ekseriyeti Allah’ı kabul ederken, bir kısmı ise inkâr etmişlerdir. Meseleyi şu noktalardan tahlil etmek istiyoruz:

1. İnsan, fıtraten Allah’ı tanımak ister. Ayçiçeğinin güneşle olan münasebeti gibi, insanın vicdanıyla Allah arasında bir rabıta vardır. Bu bağ koparılmadıkça, insan şöyle veya böyle, yüce bir kudrete inanma lüzumu hisseder.

Ateistlerin, materyalist felsefe mensuplarının inkârlarının temelinde maddenin ezeliyeti fikri yer alır. Zira maddeyi ezeli kabul etmemeleri halinde, “yaratılmıştır” demeye mecbur kalacaklardır. Hâlbuki yaratılmayan, fakat yaratan bir Allah’a inanmak, bir inanç olduğu gibi, “ezeli madde” anlayışı da bir inançtır, bir kabuldür. Bu noktadan baktığımızda, küfür ve inkârın temeli yoktur, köksüz bir ağaç gibidir.

2. “Onlar, dünya hayatından bir zahir bilirler”1 ayeti, kâfirlerin inkârı noktasından da değerlendirilebilir. Şöyle ki: Ayette geçen zahir, dış görünüş anlamındadır. Dış görünüş ise, çoğu kere aldatıcıdır. Mesela, zahirde güneş dünyanın etrafında döner, gölge sabittir. Hakikatte ise, durum tam tersidir. Yani, dünya güneşin etrafında döner ve gölge hareketlidir.

İşte, zahirde doğrudan Allah görülmediğinden, inkârcı insanlar gördükleri şeyleri hakiki fail kabul ederler. Onlara göre, güneş ışık gönderir, bulut yağmur yağdırır, ağaçlar meyve verir, anne-baba çocuk yapar… Hâlbuki gerçekte bütün bunlar İlâhi birer tasarruftur. Akıllı anne-baba, dünyaya gelecek çocuklarının erkek veya kız oluşuna bile müdahale edemezken, “çocuğu biz yaptık” demeleri ne derece gerçekten uzak bir ifadeyse; akılsız ağaçların meyve vermesi, bulutun yağmur yağdırması, güneşin ışık göndermesi de o derece hakikatten uzaktır. Ancak, bütün bunlar birer sebeptir. Bir kitabın yazımında kalem sebep olduğu gibi, bu ilahi tasarruflarda da, güneş, bulut, ağaç, anne-baba sebep olarak kullanılmışlardır.

Zahir nazarda dağların ufkunda semanın etekleri bitişik ve birbirine yaklaşmış görülür. Hâlbuki dağların ufku dairesinden semanın eteğine kadar bütün yıldızların matla’ları ve başka şeylerin meskenleri olan büyük bir mesafe olduğu gibi, sebeplerle neticeler arasında öyle manevi bir mesafe vardır.2

3. Her şeyin varlığını atomların hareketiyle izaha çalışmak, Demokritos’tan bu yana materyalist felsefe mensuplarının âdeti olmuştur. Hâlbuki atomlardaki hareket inkârı değil, imanı gerektiren bir durumdur. Bir orduyu teşkil eden askerlerin her taraftan belli bir program çerçevesinde toplanmaları, hiçbir karışıklığa meydan vermeden dağıtım yapılmaları, zaman zaman manevra için bir araya getirilip muhteşem manevralar gerçekleştirmeleri… tesadüfü değil, hikmeti gösterir, başıboşluğa değil, nizama delildir.

Onun gibi, bütün varlıklarda yer alan atomların, akılları hayrette bırakır bir şekilde halden hale geçmeleri, tavırdan tavra şekillenmeleri, cansız ve canlı varlıklarda muntazam bir şekilde görev yapmaları, ezeli programı, ilahi tasarrufu gösterir.

Ehl-i küfrü bu noktada yanıltan, tebei ve sathi (yüzeysel) bakışları olmuştur. Hâlbuki “tebei ve sathi bir nazarla bakılsa, gayet muhal bir şey mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyar adam Ramazan hilalini görmek için semaya bakmış, gözüne bir beyaz kıl inmiş, o kılı ay zannetmiş, ‘hilali gördüm’ demiş. İşte muhaldir ki, hilal o beyaz kıl olsun. Fakat kasten ve bizzat aya baktığı ve o saçı tabei ve dolayısıyla ve ikinci derecede gördüğü için, o muhali mümkün telakki etmiş.”3

İşte, atomların hareketiyle eşyanın vücut bulmasını izaha çalışmak, bu türden bir aldanıştır. Ortada atomların hareketi vardır. Fakat bu hareket, tesadüfi ve rastgele değil, bir komutanın emriyle askerlerin harekete geçmesi tarzında nizam ve intizamladır.

4. Gayet uzak mesafeden bakılsa, en büyük bir şey, en küçük bir şey gibi görünebilir, “bir yıldız, bir mum kadardır” denilebilir.”4 İşte, ehl-i küfür imanî meselelere uzaktan baktıklarından, gerçeği farklı algılamışlar, nazarları devamlı maddeyle meşgul olduğundan maneviyata yabancı kalmışlardır. Hâlbuki kim bir şeyde çok ileri gitse, çoğu kere başka şeylerde geri kalır. Mesela, maddi şeylere dalanlar, maneviyatta sathi kalırlar. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, maneviyatta kördür.”5

5. Küfrün çürük temellerinden biri de istib’ad, yani akıldan uzak görmektir. Mesela, bir Allah’ın her şeyi yoktan yaratması, her an idare etmesi, dilediği zaman onları yok edip, yeni bir âlemde yeniden vücut vermesi… gibi meseleler, gerçekten aklın idrak sınırlarını zorlayacak azamettedirler.

Hâlbuki bu gibi meselelere Cenab-ı Hakk’ın kudreti açısından bakılsa, istib’ad ortadan kalkacaktır. Mesela, karıncaların insanların dünyasını anlayabilmeleri mümkün değildir. Bir düğmeye basarak koca fabrikanın çalışması, ufak bir aletle dünyanın her tarafından haberdar olunması, küçük bir ekranda her taraftan görüntüler görülmesi, karınca idrakini aşan şeylerdir. Fakat karıncanın idrak edememesi, bu işlerin bu derece kolaylıkla gerçekleşmesine engel değildir. Öyle de, âlemin yaratılması, kolaylıkla idare edilmesi gibi şeyler, biz insanlar tarafından müşahede edilmektedir. Bunların nasıl olduğunu idrak edemeyişimiz, hiçbir zaman inkârı gerektirici bir durum olmamalıdır.

6.Ehl-i küfür, izahta zorlandıkları şeylere mıknatıs, genel çekim kanunu, elektrik, telepati, titreşim, manyetizma… gibi parlak bir isim takmakla, o şeyleri anladıklarını zannederler, kendilerini imana sevk edebilecek bir harikayı görmezden gelirler. Hâlbuki böyle harika şeylere bir isim takmak, cehaleti kat kat hale getirmekten başka bir şey değildir.6

Bu gibi kanunların farkına varmak, kanun koyucu ve kanunu uygulayıcı yüce kudreti hatıra getirmesi gerekirken, pek çok tabiat bilimcisinin inkârına sebep olmuştur. İlahi bir san’at, muhteşem bir kitap olan kâinata “tabiat” adını vermek ve bu şekilde onu yaratıcısız zannetmek, ehl-i küfrün en büyük basiretsizliklerinden biridir.

7. Alman filozof Ludwig Feurbach (ö.1882) insanın tanrıları yarattığını söyler. Ona göre “din, insanın mutluluk içgüdüsünün kendini hayal gücünde tatmin etmesidir. Bunun içindir ki, mutluluğunu bu dünyada arayan Yunanlı, Olympos tanrılarının dünyasını yarattı. Yoksun oldukları kudretin devamlı rüyasını gören Yahudiler, dünyayı yoktan yaratmış olan, insana sert buyruklarıyla hükmeden güçlü bir Tanrı hayal ettiler. Günlük kaygı ve sıkıntıların yükü altında ezilen ilk Hristiyanlar, kendilerine kurtuluş elini sevgi ile uzatan bir Tanrıyı tasarladılar. Dolayısıyla, nerede ve hangisi olursa olsun, din insanlığın çocukluk rüyasıdır.”7

Filozofun bu sözlerini beşeri dinler noktasından kabul etmek mümkünse de, gerçek ilahi din noktasında kabul etmek mümkün değildir. Batıl da olsa ilah inancının mevcudiyeti, gerçek ilah’ın varlığını gösterir Tarih boyunca bütün insanların asılsız bir şeye inandıklarını kabul etmek, insan fıtratına bir iftiradır.

Çölde yol alan birisinin bazan serabı su zannedip avuçlaması gibi, fıtraten tevhid denizini arayan insanoğlu, tarih boyunca kesret çöllerinde yol alırken, pek çok batıl mabut seraplarına takılmıştır. Onun ruhunu tatmin edecek aklına sükûnet kazandıracak ancak ve ancak Allah’ı bütün isim ve sıfatlarıyla tanımaktır.

Bu gerçeğe bir misal olarak kısaca Tolstoy’dan bahsetmek istiyoruz. Şöyle ki:

“Küçük kafalar şahısları, orta kafalar olayları, büyük kafalar fikirleri konuşur” diye meşhur bir söz vardır. Fikrin çilesini çekmiş ender insanlardan biri hiç şüphesiz meşhur Rus yazar Tolstoy’dur. (ö. 1910.) Seksen iki yıllık uzun bir ömürde Tolstoy hep gerçeği bulmaya çalışır. 8-10 saat aralıksız zihnen çalışabilen bu zat, hayatının ilk dönemlerinde sade bir Hristiyan’dır. Fakat muharref Hristiyanlığın bir takım meseleleri hakkında tereddütleri vardır. Bu tereddütler sonucu dinden uzaklaşır, kendini eğlenceye verir. Fakat “hayat nedir? Hayatın gayesi nedir? Ne için çalışıyorum?” tarzında sorular zihnini hep meşgul etmektedir. Dini devre dışı bıraktığında hayatı “anlamsızlık” olarak değerlendirir. Kendisini ormanda yolunu şaşırmış bir kimse gibi görmektedir. Bilimlerden medet arar, bir teselli bulamaz. Zira bilimler ona adeta şöyle demektedirler: “Bu sorulara bizim verecek bir cevabımız yoktur, biz bunlarla ilgilenmeyiz. Ama ışığın, kimyasal bileşimlerin, cisimlerin kanunlarını, sayılarla kütleler arasındaki ilişkiler gibi soruları bize yöneltirsen, bunlara açık-seçik, kesin ve şüphesiz cevaplarımız vardır.”

Bilimlerden aradığını bulamayan Tolstoy, bu defa Hint felsefesine yönelir. Fakat onun da “ihtiyarlık, hastalık, ölüm” gibi en ciddi problemlere tatmin edici cevaplar veremediğini görür. Özellikle ölüm meselesi bir fikr-i sabit olarak aklından hiç çıkmamaktadır. İnsanın bu acizliği karşısında hayatı anlamsız, hatta işkence olarak değerlendirir, “doğmamış olana ne mutlu” der. Bu yıllarda kendini “evrenin ortasında terkedilmiş bir varlık” olarak görmektedir. Artık zihninde intihar ile hayatına son vermek vardır. Fakat hayatın bir anlamı olabileceğine dair kalbindeki hafif bir şüphe onu hayata bağlar. Uzun süren şüphe ve tereddütlerden sonra, Allah’a şeksiz bir imanla rahat bir nefes alır, sorularına cevaplar bulur.8 Hayatının son günlerini Türkiye’de geçirmek niyetiyle çıktığı yolculukta bu hayata gözlerini yumar.

1Rum, 7

2Bkz. Nursi, Sözler, s. 393

3Nursi, Mektubat, s. 314

4Nursi, Mektubat, s. 314

5Nursi, Asar-ı Bediiyye, s. 744

6Nursi, Asar-ı Bediiyye, s. 98 ve 558-559

7Gökberk, s. 462

8Bkz. Tolstoy, İtiraflarım, Ter. Kemal Aytaç, Furkan Yay. İst. 1994

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir