En büyük gerçek, Allah’ın varlığıdır. İnsanların büyük bir ekseriyeti Allah’ın varlığını kabulle beraber, genelde O’nun sıfatlarında ihtilafa düşerler. “Biz bunlara, ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz”1 diyen cahiliye Arabı, aslında Allah’ı kabul etmektedir. Fakat onun itikadında, Allah çok ötelerde olduğundan ona bir sembol lazımdır. İşte putlar birer sembol olmuş, tarih boyunca nice insan putlara tapmaktan kurtulamamıştır.
İneği kutsal kabul eden bir Hindu, Buda heykeli karşısında secdeye varan bir Budist, herhalde bunlarda ilahi bir sembol görmekte, o şekilde bunlara ibadet etmektedir.
Pek çok insan, Allah’ı hemen karşısında görüvermek ister. İşte, “ey Musa! Allah’ı açıktan görmedikçe sana inanmayacağız”2 diyen Hz. Musa’nın kavmi buna güzel bir misaldir.
Hamdi Yazır üstteki ayetle ilgili şu orijinal yorumları yapar:
“Böyle duyularıyla muhatap olduklarından başka bir şey tanımayan, gözlerine batmayan şeye inanmayan, inanmak istemeyenler, asasız yürüyemeyen âmâlara benzerler. Mabutlarını da elleriyle tutmak, yoklamak isterler. Nazarlarında manevi şeyler sadece akıllarıyla ulaştıkları; mücerret şeyler ise birer vehim kabul edilir. Tapmak için mücessem şeyler ararlar. Bulamazlarsa yaparlar, ona taparlar, ondan imdat ararlar. Çünkü insanlarda ibâdet fıtrî bir kanundur, bundan kurtulamazlar. Fakat gerçek mabudu göremeyince, kalplerinden ve akıllarından kuvvet alamayınca, gözlerinin tuttuğu, ellerinin eriştiği bir şeyden kuvvet dilenirler. Hiç olmazsa bir öküz veya öküzün altında buzağı ararlar…”3
Hamdi Yazır’ın “hiç olmazsa bir öküz veya öküzün altında buzağı ararlar” sözü, birçok telmihler ihtiva eder. Şöyle ki: Hz. Musa zamanındaki Mısırlılar, günümüz Hinduları gibi öküze kutsallık vermiş bir kavimdi. Uzun yıllar Mısır’da esir kalan Hz. Musa’nın kavmi de bu batıl inançtan etkilenmişti. Öyle ki, Hak Dine girdikten sonra bile bu inancın etkisinden kurtulamamışlardı. Hz. Musa Tur’a gittiğinde, Samiri isimli birisi zinet eşyalarından bir buzağı yaparak “işte sizin ve Musa’nın ilahı!” diye ilan ettiğinde Musa’nın kavmi buzağıya tapmakta tereddüt etmemişti.4 Keza, Bakara suresinde anlatılan olayda, Cenab-ı Hak İsrailoğullarına bir sığırı kesmelerini emretmesinde, sığırperestliğin kaldırılması mesajı vardır.5 Yani, öküz tapınılacak bir mabut değil, Hak Mabut olan Allah’tan insanlara, isterlerse kesip yiyebilecekleri bir nimettir.
Antikçağ filozoflarında Tanrı, evrenin mimarı ve sanatkârıdır. Şekil verdiği maddeyi hazır bulmuştur, madde de Tanrı gibi ezelidir, dolayısıyla yaratılmamıştır.6
Eski Yunan’da insanların “yarattığı” tanrılar vardır. Olympos dağı, bunların meskenidir. Yunanlılar, yapmak istedikleri rezaletleri hayal âlemlerinde önce tanrılarına işletmişler, ardından bu rezaletleri kendileri işlemişlerdir.
Antikçağ filozoflarından Epikur, tanrıların varlığını kabul eder. Ama onlar kendi âlemlerindedirler, insanların işine karışmazlar… Kültür ve medeniyeti insana tanrılar vermemiştir. İnsanlar onu, uzun çabalardan sonra kendi tecrübe birikimleriyle yaratmışlardır.7
Avrupa’da çıkan deist filozoflar, akıllarıyla Allah inancına ulaşan kimselerdir. Bunların kabulüne göre, Tanrı evrenin içine mekanik ilkeler yerleştirmiştir. O istese bile, evrene yerleştirdiği rasyonel düzene karşı gelemez. Onun iradesi bile, bu rasyonel ilkelere bağlıdır… Bu dünyada mucizenin yeri yoktur. Tanrı, evreni mucize ile değil, rasyonel yasalarla yönetir. Gerçi bu yasaları o kendi koymuştur. Ama bir defa yarattıktan sonra evrenin gidişine artık karışmaz olmuş, onu kendi kendine işlemeye bırakmıştır.8
Bir kısım filozoflar ise, Allah’ı âlemde mündemiç olarak kabul ederler (Panteizm). “Panteizm, Allah’ı tabiata mutabık, tabiatın aynı, kendisi kabul etme mezhebi… Tevhide doğru giderken, birden müşahhasa düşmenin ve mahlûku Hâlık görmenin mezhebidir… Allah’ı bulmaya doğru bir adım olduğu halde, sürçmekten ve eşyayı putlaştırmaya düşmekten ibaret bir ekol.”9
İşte bunlar gibi Allah’a iman ve O’nun sıfatları hususunda nice ihtilaflar söz konusudur. Özellikle semavi bir dinden ilhamını almayan felsefe ekolleri, Allah’ı tanımada yolda kalmışlardır. Bu durumu hisseden Pascal “bana Allah gerek, filozofların anladığı manada değil, haberini peygamberin getirdiği Allah” demiştir.10
Sözün burasında, meselemize ışık tutacak iki ayete dikkat çekmek istiyoruz:
1- “Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu bir takım isimlerden ibarettir. Allah, onların ilahlığı için hiçbir delil indirmemiştir.”11
Yani, hiçbir hakikatleri yoktur. Müsemmasız isimlerden ibarettirler. İlah olmaya, ibadet edilmeye hiçbir cihetle liyakat ve kabiliyetleri söz konusu değildir.12
İster beşerî rabler, isterse beşer dışı rab kabul ettikleri ruh, şeytan, melek, kevnî kuvvetler olsun, bunların hiçbirinde rububiyetten bir eser yoktur… Ancak insanlar, çeşitli şekillerde kendini gösteren cahiliyetlerde bunlara bir takım isimler takmışlar, sıfatlar yüklemişler, özellikler vermişlerdir.13
Bir garibana “sen hükümdarsın” demekle hükümdar olamayacağı gibi, tabiata veya ruhani varlıklara “ilah”, “tanrı” adını vermekle onlar ilah olamazlar, hiç bir cihetle rububiyetten, ulûhiyetten bir hisse alamazlar.
2- “Onların çoğu, ancak müşrik olarak Allah’a iman ederler.”14
Kurtubi, ayetin genel ifadesini şu örneklerle açıklar:
-Allah’a inanıp putlara tapanlar.
-Ehl-i Kitap.
-Zor anlarda Allah’ı hatırlayanlar.
-“Falan olmasaydı, kurtulamazdık.” “Köpek olmasaydı evimize hırsız girerdi” gibi lakırdılar edenler.15
İşte, bütün bu tip insanlar ve benzerlerinin Allah inancında şirk şaibesi vardır. Halis tevhid ise, ancak ve ancak bütün şirk şaibelerinden uzak bir şekilde, Cenab-ı Hakk’ı gerçekte olduğu gibi tanımakla mümkün olacaktır.
Şüphesiz, böyle bir iman yüce bir ideal, bir “ufuk-u âlâ” olmakla beraber, buna ulaşmak o derece kolay değildir. Zira bizler Cenab-ı Hakk’ı perdeler arkasından tanımak durumundayız. Bu perdeler, şairin
“Perdeler, hep perdeler,
Her yerde, her yerdeler.”16
“Perdenin ardı perde, perdenin ardı perde,
Her siper aşıldıkça, gaye öbür siperde.”17
sözleriyle ifade ettiği gibi, hem her yerde, hem de iç içedirler. Açılan bir perde bizi yeni bir perdeyle karşı karşıya getirmektedir.
Mesela, hastalıklar Hz. Azrail’e, Hz. Azrail ise ruhların kabzedilmesine perdedir. Gerçekte ise ölümü takdir eden Allah’tır. Yoksa Hz. Azrail, canının istediği zaman can alan bir yetkili değil, aksine kendine verilen talimata göre hareket eden bir görevlidir.
Bir hadiste, Cenab-ı Hakk’ın nurdan yetmiş perde ile perdeli olduğu, şayet bu perdeleri kaldırsa, nurunun her göz sahibinin gözünü yakıp görmez hale getireceği ifade edilir.18 Bir başka hadiste ise, Cenab-ı Hak için nurdan ve zulmetten yetmiş bin perde olduğu bildirilir.19 Arapçada yedi, yetmiş, yedi yüz gibi ifadeler kesretten kinaye kullanıldığı gerçeğinden hareketle, bu farklı rakamların çokluk manasını taşıdığını söyleyebiliriz.
Said Nursi, bu zulmani ve nurani perdeleri, “maddî ve ekvanî, esmaî ve sıfati” perdeler şeklinde değerlendirir.20
Yüzlerce ilimde otorite bir zatın ilmine muhatap olan bir çocuk, her geçen gün o zatın ilmine daha iyi muhatap olur. Her yeni öğrendiği bilgi, âdeta bir perdeyi daha aşmaktır. Onun gibi, her insan aklıyla, kalbiyle, latifeleriyle Allaha muhatap olur. Kâinatın İlahî bir san’at eseri olduğunu anlamasıyla her varlığı O’na delalet eden işaretler olarak görür. Resimden ressama, nakıştan nakkaşa, eserden müessire intikal tarzında varlıklardan Allaha yollar bulur. Mevcudatta cilveleri tezahür eden İlahî isimlerin farkına varır, isimlerden sıfatlara, sıfatlardan şuunat ve zata ulaşır.
Said Nursi, marifetullahta şu üç büyük, külli tanıtıcıya dikkat çeker:
1- Kâinat kitabı.
2- Hz. Muhammed (a.s.m.)
3- Kur’an-ı Kerim.21
Kâinatı meydana getiren her bir varlık, Allah’a açılan bir pencere gibidir. Eser ustasını, sanat sanatkârını, nakış nakkaşını gösterdiği gibi, her bir varlık dahi Allah’ı gösterir, Onu tanıttırır, isim ve sıfatlarını bildirir.
Hz. Peygamber, hem kâinat kitabının manalarını anlatan, hem de Kur’an’ı bize açıklayan bir elçidir. “Cevşen” isimli meşhur münacatında, bin bir isimle Cenab-ı Hakk’a nida etmiş, O isimlerle Allah’ı bize tanıtmıştır.
Kur’an-ı Kerim ise, âlemlerin Rabbinin kendisine yakışan bir beyanla, kendisini insanlara tanıtması, fermanlarını bildirmesidir. Kendi idrakimizle baş başa kalsak, bazı felsefecilerde olduğu gibi, Allah’ı Sani olarak bilir, fakat Halık olarak tanımazdık. Veya O’na zevceler, oğullar, kızlar isnat ederdik. Veya ilmini, iradesini bilmezdik. Veya O’nu mahlûkata benzetirdik…
İşte, bütün bu tür dalaletlerden uzak kalış, Allah’ı gerçekte olduğu gibi tanıyış, ancak ve ancak O’nun kelamı olan Kur’an’ı anlamakla mümkündür.
Evet, Kur’an-ı Kerim Cenab-ı Hakkı, zat, sıfat, esma ve fiilleriyle bildirir, tanıttırır. Zatının hiçbir şeye benzemediğini,22 ilim- irade gibi sıfatları olduğunu,23 Semi-Basir gibi isimleri bulunduğunu,24 her an faaliyette olduğunu… anlatır.25
Fakat Kur’an’ın anlatmış olduğu ilahi gerçekler, farklı meşreplerde bulunan muhatapları tarafından farklı şekillerde algılanmıştır. Bu meşrepler, başlıca şunlardır:
1. Selefiye
2. Kelam
3. Tasavvuf.
Bunlardan selefiye nass’çıdır. Kelam, aklı ön planda tutar. Tasavvuf, keşfe dayanır. Süleyman Uludağın yorumuyla: “Herhangi bir şeyin var olması için üç boyuta ihtiyaç vardır: En, boy derinlik. Nass, akıl ve keşf, İslâm düşüncesinin üç boyutudur. Bunlar var olmadan İslâm düşüncesi var olamaz.
İslam düşüncesi için nass ve nakil bir insandaki hafıza; akıl ve istidlal muhakeme; ilham ve sezgi his gibidir. Hafıza olmazsa düşünmenin, muhakeme olmazsa hafızanın önemi yoktur.
Bir Müslüman, düşünüş ve duyuş dünyasını nass, akıl ve keşf unsurlarını değişik nisbetlerde kullanarak inşa eder. Eğer bu üç malzemeden meydana getirdiği fikir sisteminde nass ve nakil ağır basıyorsa biz ona selefî, akıl ağır basıyorsa ona mütekellim, keşif ve ilham ağır basıyorsa ona da mutasavvıf diyoruz.”26
Allah’ı tanıma noktasında, selefî ekol, Cenab-ı haktan bahseden müteşabih ayetleri te’vil etmeksizin kabul eder. Ayetlerde geçen “Allah’ın eli,27 Allah’ın gelmesi,28 Allah’ın vechi,29 arşı istivası …30 gibi müteşabihatı yoruma tabi tutmazlar. “Nassda böyle gelmiş, biz de böyle inanırız. İşin hakikatini Allah’a havale ederiz. Bunlardan muradın ne olduğunu Allah bilir” derler.31
Selefî ekolün bu yönüne dikkat çektikten sonra, kelam ve tasavvuf ilimleriyle elde edilen marifetullahın yorumuna geçmek istiyoruz.
Kelam ilmi, İslam’ın itikat yönünü ele alır. Akla dayanarak nass’ları yorumlar. Ancak, tarihi seyri içinde bu ilim değişik merhaleler geçirmiştir. Özellikle Abbasiler devrinde Yunan Felsefesinin Arapça’ya tercümesi Kelam ilmini de etkilemiş, bu ilim o dönemden gönümüze felsefe ile karışık olarak gelmiştir. Hatta kelama “İslam felsefesi” nazarıyla bakanlar vardır.
Kelam ilmi, özellikle imkân ve hudus delilleriyle Allah’’ı tanıttırmaya çalışır. Devir ve teselsülün imkânsız olduğunu nazara vererek, isbat-ı vacibe gayret eder.
Aynı zamanda iyi bir kelamcı olan Gazali, kelam ilmini şöyle değerlendirir:
“Kur’anın delilleri gıda gibidir, herkes ondan faydalanabilir. Kelamcıların delilleri ise ilaç gibidir. Bazı insanlar onlardan yarar görürken, çoğunluk zarar görür. Keza, Kur’an’ın delilleri hem süt emen çocuğun, hem de kuvvetli bir adamın istifade ettiği su gibidir. Kelamcıların delilleri ise, yemeklere benzer. Kimi onlarla kuvvetlenirken diğerleri de hasta olurlar.” 32
Said Nursi de, benzeri bir yaklaşımla, Kur’an’ı ve Kelamî metotları şöyle değerlendirir:
Bir su getirmek için bazıları su borusu ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz her bir yerde suyu buldukları gibi…, aynen öyle de, kelam âlimleri sebepleri âlemin nihayetinde teselsül ve devrin imkansızlığını göstererek kesip, sonra Vacibu’l- Vücud’un varlığını onunla isbat ediyorlar… Uzun bir yolda gidiliyor.
Amma Kur’an-ı Hakîm’in gerçek metodu ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir ayeti, birer Asay-ı Musa gibi nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. “Her şeyde O’nun birliğine delalet eden bir ayet var” düsturunu her şeye okutturuyor.33
Tasavvuf ise, kalben Allah’a yönelmenin adıdır. Tarikat, tasavvufun sistemleşmiş şeklidir.
Tarikat, mi’rac-ı Ahmedînin gölgesinde, kalp ayağıyla bir seyr u sülûk-i ruhanî neticesinde, zevkî, halî ve bir derece şuhudî hakaik-ı imaniye ve Kuraniyeye mazhariyettir.34 “Tarikatlar hakikatin yollarıdır.”35 “Cenab-ı Hakka vasıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kurandan alınmıştır. Fakat tarikatların bazısı bazısından daha kısa, daha selametli, daha umumiyetlidir.”36
Tasavvufta hedef, hakikate ulaşmak, marifete ermektir. Mürid bunun taliplisi, mürşid (şeyh) müridin rehberidir. Okulda hoca ne ise, dergâhta mürşit odur. Mürid, şeyhinde fani olarak “fena fir-rasul”, “fena fillah” denilen makamlara ulaşmaya çalışır. Fakat nice mürid seyr u süluk esnasında “fena fiş-şeyh”den ileri geçemez. Said Nursi, bu konuda şu hatırlatmayı yapar:
“Üstad ve mürşit, masdar ve menba telakki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve ma’kes olduklarını bilmek lazımdır. Mesela, hararet ve ziya sana bir ayine vasıtasıyla gelir. Sen de güneşe karşı minnettar olmaya bedel ayineyi masdar telakki edip güneşi unutup ona minnettar olmak divaneliktir. Evet, ayine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte, mürşidin ruhu ve kalbi bir ayinedir. Cenab-ı Haktan gelen feyze ma’kes olur. Müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla feyiz noktasında makam verilmemek lazımdır.”37
Tarikatın tarifinde geçtiği üzere, tarikat yolu zevkî bir yoldur. Bu yolda gidenler, zaman zaman zevke ve hale mağlup olabilirler. Bunun sonucunda, nakıs bir mertebede iken kendilerini çok yükseklerde, hatta zirvelerde sanabilirler. Said Nursi, bu konuda şöyle der:
“Nasıl ki bir mülazım, kendinde bulunan kumandanlık zevkiyle ve neşesiyle gururlansa, kendini bir müşir (mareşal) zanneder. Küçücük dairesini o küllî daire ile iltibas eder ve bir küçük ayinede görünen bir güneşi, denizin yüzünde haşmeti ile cilvesi görünen güneşle bir cihet-i müşabehetle iltibasa sebep olur. Öyle de, çok ehl-i velayet var ki, bir sineğin bir tavus kuşuna nisbeti gibi, kendinden o derece büyük olanlardan kendini büyük görür ve öyle de müşahede ediyor, kendini haklı buluyor… Bir sineğe bir kap su, bir küçük denizdir.”38
Şu temsil de aynı hakikati beyan eder:
“Nasıl ki bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyarelere kadar güneşin cilveleri var. Her birisi kabiliyetine göre güneşin aksini, misalini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine göre ‘güneşin bir aksi bende vardır’ der. Fakat ‘ben de deniz gibi bir ayineyim’ diyemez. Öyle de, Esmay-ı İlahiyyenin cilvesinin tenevvüüne göre, makamat-ı evliyada öyle meratip var. Esmay-ı İlahiyyenin her birisinin bir güneş gibi kalpten arşa kadar cilveleri var. Kalp de bir arştır. Fakat ‘ben de arş gibiyim’ diyemez.”39
Ehl-i tasavvuf, özellikle “vahdetü’l- vücud” mesleğinde gitmişler, “La mevcude illa Hu: Ancak O var” diyerek adeta kâinatın varlığını inkâr etmişlerdir. Hâlbuki ” mevcudat evham ve hayalat değil, görünen eşya dahi Cenab-ı Hakkın asarıdır. “Heme ost” değil, “heme ezost”tur. Yani her şey O değil, belki her şey O’ndandır.”40
Kuran-ı Hakîm’den alınan marifet ise, huzur-u daimiyi vermekle beraber, ne kainatı mahkum-u adem eder, ne de nisyan-ı mutlakta hapseder. Belki başıbozukluktan çıkarıp, Cenab-ı Hak namına istihdam eder. Her şey bir mir’at-ı marifet (marifet aynası) olur… Her şeyde Cenab-ı Hakkın marifetine bir pencere açar.”41
1Zümer, 3
2Bakara, 55
3Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, I, 359
4Taha, 83-97
5Bakara, 67-74
6Gökberk, s. 148; Mesela, Aristo’nun Tanrı’sı, âlemin yaratıcısı değil, sadece “ilk Muharrik”tir. M. Aydın, Din Felsefesi, s. 140
7Türker, s. 47
8Gökberk, s. 392; ayrıca bkz. M. Aydın, Din Felsefesi, s. 141
9Kısakürek, Batı Tefekkürü, s. 21-22
10Kısakürek, Batı Tefekkürü, s. 55
11Yusuf, 40
12Beydâvî, I, 484
13Kutub, IV, 1990
14Yusuf, 106
15Kurtubî, IX, 179
16Kısakürek, Çile, s. 256
17Kısakürek, Çile, s. 349
18Bkz. Gazali, Kavaidu’l- Akaid, Âlemu’l- Kütüb, Beyrut, 1985, s. 112; Râzî, XXIII, 230- 231
19Bkz, Râzî, XXIII, 230- 231
20Nursi, Sözler, s. 182
21Nursi, Sözler, s. 219
22Şûra, 11
23Mesela, Bakara, 29; Hud, 107
24Şûra, 11
25Rahman, 29
26Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, Dergâh Yay. İst. 1985, s. 273-274
27Fetih, 10
28Fecr, 22
29Rahman, 27
30Taha, 5
31Subhi Salih, Mebahis fi Ulumi’l-Kur’an, Daru’l-İlm, Beyrut, 1368 h., s. 284-285
32Gazali, İlcamu’l- Avam an İlmi’l- Kelam, Daru’l- Kütübi’l- Arabi, Beyrut, 1985, s. 81
33Nursi, Mektubat, s. 331
34Nursi, Mektubat, s. 443
35Nursi, Sözler, s. 464
36Nursi, Mektubat, s. 445
37Nursi, Lem’alar, s. 129-130
38Nursi, Mektubat, s. 446-447
39Nursi, Lem’alar, s. 127
40Nursi, Mektubat, s. 84
41Nursi, Mektubat, s. 330-331
