Müslümanlarla Barış

Bu tasnîf, ilk bakışta insana garip gelebilir. “Müslüman, diğer Müslümanlarla zaten barış halindedir. Bu birinci başlığa ne lüzum var?” denilebilir. Fakat realiteye baktığımızda, Müslümanın Müslümanla, Müslüman cemaatlerin diğer Müslüman cemaatlerle, Müslüman devletlerin diğer Müslüman devletlerle zaman zaman problemleri olduğunu görürüz. Cihan barışını hedefleyen Müslümanların, kendi aralarında barışı sağlamadan hedefleri yolunda ilerleyebilmeleri düşünülemez. Asr-ı Saadetin hemen peşinden, Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle başlayan dâhili fitnenin faturası, Müslümanlara çok pahalıya mal olmuştur. Cemel ve Sıffin Savaşları’nda on binlerce Müslüman hayatını kaybetmiştir. Ancak, Hz. Hasan’ın hilafetten belli şartlarla ferağat etmesi neticesi fitne yatışmış, o zaman İslâm orduları tekrar dışarıya açılarak, İstanbul önlerine kadar gelmişlerdir.

1980-1988 yıllarında sekiz yıl devam eden Irak-İran Savaşı, Müslümanlar arasındaki mücadelenin zararlarının günümüzdeki canlı örneklerindendir. Irak ve İran savaşmış, bir milyondan fazla kişi hayatını kaybetmiş, her iki devlet kendi sınırlarında kalmış, savaşı silah satan ülkeler kazanmıştır.

Hâlbuki İslâmiyet, dâhilde çekişme ve ihtilaf istemiyor. “Ey iman edenler! Hepiniz toptan barışa girin” diyor.1 Müslümanları bir vücudun azaları gibi görüyor.2 Onları, birbirine kenetlenmiş, sağlam bir binaya benzetiyor.3 Durum böyleyken, günümüzde âlem-i İslâm’ın bir araya gelememesi, Kur’an’ın açık bir emrine muhalefetten başka bir şey değildir. Mükemmel bir reçete yazıldığı halde, hasta reçeteyi okumuyor, ilaçları kullanmıyorsa, kusuru reçetede değil, hastada aramak gerekir. Kur’an eczanesinde bütün dertlerimizin reçetesi ve ilaçları vardır. İhtilafın reçetesi ise, şunlar gibi ayetlerdir:

(Ey iman edenler) Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin…”4

“Mü’minler ancak kardeştirler…”5

“Dinlerini ayrı ayrı fırkalara bölüp de, parçalananlara gelince: Senin onlarla hiçbir alakan yoktur…”6

“Dinlerini ayrı ayrı fırkalara bölen ve gruplar haline gelip, her bir grup kendilerinde olanla öğünen müşrikler gibi olmayın.”7

“Dini dosdoğru tutun ve onda tefrikaya düşmeyin!”8

(Ey iman edenler!) Kendilerine apaçık beyanat geldikten sonra, bölünen ve ihtilafa düşenler gibi olmayın.”9

Bu noktada şunu da belirtmekte yarar görüyoruz: İslâm Dininde farklı mezheplerin ve cemaatlerin ortaya çıkışı, bölünmek ve parçalanmak değildir. Kur’an ve sünnete dayanan bütün mezhep ve cemaatler, hak yolun yolcularıdır. Bu mezhep ve cemaatler, geniş bir caddede aynı istikamette giden araçlara benzerler. Birbirlerine çarpmadıkları müddetçe, araçların farklı olması o derece mühim değildir. Bütün İslâmî cemaatler, gayede ve hedefte bir olmalı, birbiriyle uğraşmak yerine, ehl-i küfürle mücadele etmelidirler.

Bir başka teşbihle, bu farklı cemaatler bir orduya benzer. Orduda farklı bölümlere ve birimlere ihtiyaç olduğu gibi, İslâm ordusunda da farklı cemaatlere ihtiyaç vardır. Hz. Peygamber’in “ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisine bu noktadan bakmak gerektir.10

Tehlikeli ve yasak olan, bu ordunun birbirine girmesi, birbiriyle boğuşmasıdır. Hristiyanlıktaki farklı mezhepler zamanla âdeta farklı birer din haline gelmiş; Hristiyanlık dünyası, asırlar süren kanlı mezhep çatışmalarına sahne olmuştur. Birkaç olay dışında, İslâmî mezhepler arasında bu tür çatışmalar olmamıştır. Bir kaç asırdır zor dönemler yaşayan İslâm âlemi, günümüzde her zamankinden çok daha fazla bir ihtiyaçla ittihada mecburdur. Bunun da yolu İslam Birliğini kurmaktan geçer. Bediüzzaman’ın dediği gibi, “Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır.”11

Müslümanlar, İslâm Birliği için bütün himmetlerini sarfetmeli ve birkaç yüzyıldır sergiledikleri dağınık manzaradan artık kurtulmalıdır. İslâm Birliği, İslâm Devletlerinin tek bir devlet olması anlamına gelmez. Zira bu kadar geniş bir coğrafyaya dağılmış, iki milyara yaklaşan Müslümanın bir tek devlet çatısı altında toplanmaları mümkün değildir. İslâm Birliği, Müslüman ülkelerin ortak hareket etmesi ve aynı hedefe birlikte yürümeleri demektir. Askeri, siyasi, ekonomik, kültürel… sahalarda işbirliği yapmaları, birbirlerine destek olmaları anlamındadır.

Bu birlik sağlandığında, Müslümanlar dünyada en büyük caydırıcı güç olacak, sözgelimi Bosna faciası gibi bir olayla karşılaşıldığında “niye Batı müdahale etmiyor?” denilmeyecek, gereken müdahale, tarafımızdan yapılacaktır.

Ayrıca, Irak’ın Kuveyt’i ilhakı meselesinde olduğu gibi durumlarda, başka din mensuplarının “müttefik kuvvetleri” gelmeyecek, İslâm ordusu problemi halledecektir. Nitekim şu ayet-i kerîme, bunu bize emreder:

“Eğer mü’minlerden iki taife birbiriyle savaşırsa, hemen aralarını düzeltin. Eğer onlardan biri diğerine saldırırsa, o vakit Allah’ın emrine gelinceye kadar saldırganla savaşın. Allah’ın emrine geldiğinde, aralarında âdil bir şekilde barış yapın ve adaletli olun. Şüphesiz Allah, âdil olanları sever.”12

1 Bakara, 208

2 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66

3 Buhârî, Zebâih, 10; Cihâd, 88; Müslim, Hac, 57; 78, Birr, 65

4 Âl-i İmran, 103

5 Hucurat, 10

6 En’am, 159

7 Rum, 31-32

8 Şûra, 13

9 Âl-i İmran, 105

10 Aclûnî, I, 64

11 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s, 580

12 Hucurat, 9

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir