Laik – anti laik ayırımı

Ülkemizde gündemde olan meselelerden biri, laik – anti laik ayırımıdır. Bazı insanımız laik iken, bazısı da laik olmayabilir. Bu, fikir bazında tartışma konusu olabilir, ama asla bir sürtüşme veya bir çatışma sebebi olmamalıdır. Ali Fuad Başgil, laiklikle ilgili şöyle der:

“Laik” ifadesi Latince “laicus”tan alınmış Fransızca bir kelime olup lügat manasıyla “ruhani sınıfından olmayan kimse; dinî olmayan şey, fikir, müessese, sistem, prensip” anlamındadır. Katolik mezhebinde insanlar “ruhbanlar ve ruhban olmayanlar” olarak iki grupta ele alınır. Ruhban sınıfından olmayanlara “laik” denirdi. Zamanla bu kelime dine dayanmayan şeylerde geniş bir kullanım alanı bulmuştur. Mesela, “laik hukuk“, dinî olmayan, esaslarını dinden almayan hukuk; “laik devlet”, dinî akide ve esaslara dayanmayan devlet demektir.

“Laik” kelimesi, hukuk ıstılahına Fransız ihtilali ile girer. İhtilalde Fransa Devleti ve hukuku kiliseden ayrılıp dinîlikten çıkınca, yeni doğan çocuğa bu ad verilir. Laiklik tabiri ülkemize meşrutiyet yıllarında “la dinîlik” şeklinde geçer.1

Laikliğin doğuşu, Ortaçağ Hristiyanlığına ve onların felsefi sistemi olan skolastiğe bir isyan, bir başkaldırıdır. Ortaçağda eğitim, kilisenin elindeydi. Kilise yanında kurulan okullarda Hristiyanlığın esasları dikte ettiriliyordu. Hristiyanlık zamanla asliyetini kaybetmiş bir din olduğundan, dikte ettirilen bu esaslarda bilime aykırı bazı şeyler vardı. Sözgelimi, kiliseye göre dünya düz ve hareketsizdi. Rönesans ve reformla kilisenin yanlışlarına tepkiler gittikçe şiddetlendi. Bilim adamları, buldukları ilmî gerçeklerin kilisenin dikte ettirdiklerinden farklı olduğunu görüyor, bunları etrafa neşredince de mahkemeye veriliyordu. Engizisyon adı verilen bu mahkemelerde Galile (ö. 1642), Giardino Bruno (ö. 1600) gibi hür düşünen nice insan yargılandı. Galile gibi suçunu(!) itiraf edenler sürgüne gönderildi. Bruno gibiler ise, böyle bir itirafa(!) tenezzül etmediklerinden idam edildi.

İşte, böyle bir vasatta 18. yy.da ortaya çıkan “Aydınlanma Felsefesi” akımı, hür düşünmek isteyen insanlarca genel bir kabul gördü. “Din ayrı, bilim ayrıdır” denildi. Bu düşünce devletlerin idarî mekanizmalarına yansıyınca, “laik devletler dönemi” başladı.

Laikliğin bu kısa tarihçesine bakıldığında, laikliğin çıkışında dine değil, Hristiyanlık dininin yanlışlarına bir başkaldırı görürüz. Avrupa’da ve Amerika’daki laiklik uygulamalarında da, laiklik dinsizlik şeklinde yorumlanmamıştır. Mesela, “demokrasinin beşiği” denilen İngiltere’de kral veya kraliçe Anglikan kilisesinin tabii başkanıdır. İsveç, Norveç ve Danimarka’da Luteryen mezhebi, bu devletlerin resmi dinidir. Pek çok Avrupa ülkesinde ve Amerika’da, devlet başkanları İncil’e el basarak görevlerine başlarlar. Buralarda Hristiyanlığı yaşamak isteyenler için devletin bir baskısı olmadığı gibi, aksine gösterdiği kolaylıklar vardır.

Ülkemizde laikliğin durumuna geçmezden önce, olayları, müesseseleri yere, zamana ve toplum yapılarına göre değerlendirmek gerektiği hususunda şu ifadelere yer vermek istiyoruz:

“Basit ve kolay genellemeler bizi çelişkili sonuçlara götürebilir. Batı toplumlarının yapı özelliklerinin ve yapıda görülen değişmelerin bütün toplumlar için geçerli olacağını zanneden görüşler, çoğu sosyal ilimciyi yanlış yola sokmuştur. Kendi toplumunu tanımayan, sadece kitabî genellemelerden medet umanlar, sosyal gerçeğin dışına düşmüşlerdir. Batıda var diye Osmanlıda feodalite, karanlık ortaçağ ve batı tipi teokratik düzen arayanlar, itibariliği kavrayamayanlardır.”2

Avrupa’da haklı sebeplerle çıkan ve onları fen ve teknolojide ilerleten laiklik, ülkemizde genelde yanlış yorumlanmış, körü körüne taklit edilmiştir. Hâlbuki Avrupa’daki şartlarla bizdeki şartlar aynı değildi. İslam’ı Hristiyanlıkla aynı görmek, yanlış bir kıyastı. Çünkü İslam Dini hür düşünceye ve bilime karşı değildi, bilakis teşvik ediyordu.

Durum böyleyken, “Avrupa dini terketti, ilerledi. Biz de terkedelim, ilerleyelim” şeklindeki bir kanaat bazı devlet adamlarına hâkim olur. 1928’de İsmet İnönü ve 120 arkadaşının teklifiyle, ilk anayasanın 2. maddesinde yer alan “Türkiye Devletinin dini, Din-i İslamdır” ibaresi ve 26. maddede yer alan “Meclis dini hükümleri yerine getirir” hükmü kaldırılır. 1937’de laiklik anayasanın bir maddesi olur.

Fakat laikliğin tarifi pek net yapılmadığından, özellikle 1950’ye kadar olan dönemde “din düşmanlığı” şeklinde uygulamalar görülür. 1950’den günümüze kadar devlet yine laik olmakla birlikte, bu yeni dönemde devlet Kur’an Kursları, İmam Hatip Liseleri, İlahiyat Fakülteleri açar. 1982 anayasası ile ilk ve orta öğretimde “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersleri zorunlu olur.

Din ve vicdan hürriyetini esas alan bir laiklik anlayışı kabul görmekle birlikte, bazılarının dinsizliğe mütemayil bir laiklik anlayışı, ülkemizde bir takım tartışmalara yol açmaktadır. Mesela bu kimselerin, inancının gereği olarak başını örten Müslüman bayanlarla uğraşmayı “laiklik” olarak takdim etmeleri, dindar kesimde laikliğe karşı bir antipatiye sebebiyet vermektedir. Fakat bu antipati, hiçbir zaman çatışmayı sonuç verecek bir görünüm de sergilememiştir. Laik çevreye mensup bazı kişilerin öldürülmesi, laik-anti laik çatışmasını bekleyenlerce Müslümanlara mal edilmek istenmişse de, işin arka planında uluslararası bir takım örgütlerin yer aldığı görülmüştür.

Aynı dili konuşan, aynı vatanda yaşayan, hatta aynı dini paylaşan insanımızın laik-antilaik ayrımına gitmeden kardeşçe beraber yaşamaya devam edeceğine inanıyoruz. Zira din ve vicdan hürriyeti, en temel hürriyetlerden olup, Anayasa’nın da teminatı altındadır. Kimse inancından dolayı sorgulanamaz, hesaba çekilemez. Karşılıklı hoşgörü ve güven atmosferi içinde, toplumumuzun bu ayırımdan da yara almadan, hatta daha da güçlenerek, kuvvetlenerek çıkmasını bekliyoruz. Milletler yarışında iyi bir ivme kazandığımız şu günlerde, bu tür ayırımlara son verip, millet olarak hep birden ülkemizi en modern, en çağdaş, en ileri seviyelere çıkarmanın yollarını araştırmak zorunda olduğumuzu düşünüyoruz.

1 Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, Yağmur Yay. İst. 1977, s. 151-152, 161

2 Mustafa E. Erkal, Sosyoloji, Der Yay. İst. 1993, s. 25

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir