Eğitimde Telkin

Telkin, motive etmek, yönlendirmek, harekete ge­çirmek gibi mânâlar ifade eder. İnsan, hem kendi için­den, hem de dışından gelen telkinlere hassas bir alıcı­dır. “Mutlaka başarmalıyım, çalışırsam başarırım”, diyen birisi başarı yolunda mühim bir sırrı yakalamış­tır. Bu tarz bir telkin, enfüsîdir, kişinin kendi kendini motive etmesidir. Bir babanın oğluna, “oğlum, merak etme, başaracaksın. Büyük insan olacaksın” şeklindeki telkini ise, harici bir telkindir.

Müsbetinden örnek verdiğimiz telkin, menfî olarak da kullanılabilir. “Ben adam olamam, başaramam” di­yen birisi, kendi kendine kötü telkinde bulunur ve ger­çekten başaramaz. “Sen adam olamazsın. Senden ne köy olur, ne de kasaba” şeklinde, babasından veya öğ­retmeninden kötü telkine maruz birisi de, bütün enerji­sini kaybeder, ümitsizlik bataklığına saplanır.

Bu noktadan baktığımızda, başarının mühim sırla­rından birinin telkin olduğunu görürüz. İstikbalin fa­tihleri, fetih ninnileri ile büyütülmelidir. Bunlara bü­yük hedefler gösterilmeli, mutlaka başaracakları vur­gulanmalıdır. Kur’ân-ı Kerimin şu âyetlerini, bu nok­tadan değerlendirebiliriz:

İnanıyorsanız, elbette en üstün sizsiniz.”1

Siz, insanlar için çıkartılmış en hayırlı bir üm­metsiniz. İyiliği emreder kötülükten sakındırırsı­nız…”2

Bu âyetlere muhatap olan mü’min, elbette en üstün olmaya çalışacak, iyiliği emredecek ve kötülük­ten sakındıracaktır. Böylece, en hayırlı ümmet olma­nın gereğini yerine getirecektir.

Onlarla (kâfirlerle) fitne kalmayıncaya ve din, bü­tünüyle Allah’ın oluncaya kadar savaşın”3 direkti­fini alan bu en hayırlı ümmet, rahat döşeğinde yatmak yerine, mücadeleyi tercih edecektir. Bu mücadele, yeri geldiğinde sıcak savaş, yeri geldiğinde kültür savaşı şeklinde yapılacaktır.

Üstteki âyette, inananlara iki hedef gösterilmiştir:

1. Yeryüzünden fitnenin kökünü kazımak,

2. Allah’ın dinini her tarafa yaymak.

Bu iki hedef, her Müslümanın ideali olmalı, başka küçük hedefler, bu hedefe vasıta sayılmalıdır. Meselâ, doktor olmak, paşa olmak, başbakan olmak gibi hedef­ler, bu iki hedefe varmak için istenmelidir. Yeni nesle, şu tarz telkin yapılabilir:

Bak, ileride doktor olacaksın. İnsanların hem be­denini, hem ruhunu tedâvî edeceksin. Müslüman bir doktor olarak, Allah’ın dinine hizmet edeceksin.”

Bak oğlum, ileride paşa olacaksın. Kahraman ecda­dımızın yolundan gidecek, hak ve hakikati cihana haykıracaksın. Zalimin karşısında, mazlumun yanında yer alacaksın.”

Bak yavrum. Seni ilerde başbakan olarak görmek istiyoruz. Sende bu kabiliyet var. O makama çıktığında sakın insanlara üstten bakma. Peygamberimizin ‘Bir kavmin efendisi onlara hizmet edendir’4 sözünü unutma. Fatihler, Yavuzlar, Süleymanlar gibi ol. Gayr-ı müslimlerin bile imdadına yetiş…”

Bu tarz telkinle büyüyen yeni nesil, büyük hedeflerin insanı olacaktır. Gerçekten de insanı yaşatan, yönlendiren ve harekete geçiren yüksek ideallerdir. Böyle ideallerden mahrum bırakılan nesiller, “ene”lerinin yörüngesine girerler, kendi çıkarlarının takipçisi olurlar.

Her insan, telkinin müsbet ve menfî izlerini kendi hayatında görebilir. Sapasağlam birine, üç-beş kişi “hasta mısın, neyin var?” deseler, kendini hasta hisseder. Hasta birine, başta doktoru olmak üzere, çevresindekiler “maşallah, iyisin, rengin dü­zelmiş” şeklinde konuşsalar, hemen kendini gelir.

İyi motive edilmiş bir insanın yapamayacağı bir fe­dakârlık yoktur. Meselâ, zengin insanlara Allah yo­lunda vermenin fazileti iyi anlatılsa, servetlerinin mühim bir kısmını infak edebilirler. İlim yolunda mo­tive edilmiş gençler, her gün yüzlerce sayfa kitabı, bıkmadan okuyabilirler. Düşmanla savaşan askerlere, şehidliğin fazileti anlatıldığında, ölüme gülerek koşa­bilirler.

Bu son misali, Kur’ân âyetlerinin ışığında biraz aç­mak istiyoruz. Şöyle ki:

Kahraman milletimizi, asırlardır cihad meydanla­rında şevkle gezdiren, düğüne gider gibi ölüme koştu­ran, şu hakikattir: “Ölürsem şehidim, kalırsam gazi.” Kur’ân’da bu “Ihde’l-Husneyeyn (iki güzelden biri)” şek­linde ifadesini bulur.5 Bu iki güzel, “ya galip gelmek, ya şehid olmaktır.” Şehid olanların durumu Kur’anda şu şekilde anlatılır:

Sakın, Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Doğrusu onlar, Rableri indinde diridirler, rızık­landırılırlar. Allah’ın kendilerine verdiği ihsandan do­layı sevinçlidirler. Geride kalanlara şunu müjdelemek isterler: Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeye­ceklerdir.”6

Galibiyet için sayıca çokluk şart değildir. “Nice az topluluklar, sayıca çok olanlara galip gelmiştir.”7 Düşmanlar, derli-toplu da görülseler, kalpleri dağınık­tır.8 Hedefi menfaat olanların, hedefi şehadet olan­ları yenmesi mümkün değildir.

Fakat mü’minlerin de zaman zaman beşerî zaafları olabilir. O zaman, onlar da dağılır, mağlubiyet acısını tadarlar. Meselâ Uhud savaşının sonunda Müslüman­lar sarsılmıştır. Özellikle, karşı tarafın “Muhammed öldürüldü” yaygarası, Müslümanları adeta çökertmiştir. Bu münasebetle gelen âyetlerde şöyle buyurulur:

Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi, O ölür veya öldürülürse, gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim bu şe­kilde dönerse, Allah’a asla zarar veremez. Allah, şük­redenleri mükâfatlandıracaktır.

Hiçbir nefis, Allah’ın izni olmadan ölmez. Herke­sin eceli yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, ona ondan veririz. Kim de âhiret sevabını isterse, on­dan veririz. Şükredenleri mükâfatlandıracağız.

Nice peygamberler geldi, yanlarında pek çok Rabba­nîler (Rabba kul olanlar) savaştı. Allah yolunda başla­rına gelen musibetten dolayı gevşemediler, zaaf göster­mediler, miskinlik etmediler. Allah, sabredenleri se­ver.

Onların sözleri ancak şu oldu: Ey Rabbimiz, günah­larımızı ve işimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla. Ayak­larımıza sebat ver. Kâfirlere karşı bize yardım et!

Allah da onlara hem dünya menfaati verdi, hem de âhiret sevabının güzelliğini verdi. Allah, muhsinleri sever.”9

Bu âyetler, “bittik, mahvolduk” diyen bir topluluğu yeniden diriltecek, şevkle harekete geçirecek telkinler manzumesidir.

Bir de, Tebük Seferine katılmayanlarla ilgili şu uya­rılara bakalım.

Ey iman edenler! ‘Allah yolunda sefere çıkın!’ de­nildiği halde, size ne oldu ki yere çakılıp kaldınız. Yoksa âhireti bırakıp dünya hayatına razı mı oldunuz. Hâlbuki âhiretin yanında dünya metaı, çok az bir şey­dir…”10

Kur’ân-ı Kerim, cihada teşvik ederken, önceliklerden örnek de verir:

Mü’minlerden öyle rical (er kişiler) vardır ki, Allah’a verdikleri sözde sadık oldular. Kimi (şehid oldu da) adağını yerine getirdi, kimi de bekliyor. Verdikleri sözü değiştirmediler.”11

İşte, Allah yolunda cihad ve gerekirse bu yolda haya­tını feda etmekle ilgili âyetlerden bazıları…

Bu âyetlere muhatap bir mü’minin, cihad ve şehadet aşkıyla yanıp tutuşmaması mümkün değildir. Telki­nin, hayatı bile feda ettiren bu etkisini gördükten sonra, her türlü fedakârlığa iyi telkinlerle ulaşılaca­ğını rahatlıkla söyleyebiliriz.

1 Âl-i İmran, 139.

2 Âl-i İmran, 110.

3 Enfal, 39.

4 Aclûnî, 462.

5 Tevbe, 52.

6 Âl-i İmran, 169-170.

7 Bakara, 249.

8 Haşir, 14.

9 Âl-i İmran, 144-148.

10 Tevbe, 38.

11 Ahzab, 23.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir