Çocuk İsimleri

Görev yaptığım yerlerden birinde ilk defa “Aksal” isimli biriyle karşılaştım. “Aksal”ın ne anlama geldiğini sordum. Yasin suresinde geçen “Aksa’l- Medine” ifadesinden alındığını söyledi. Dedim: “Yanlış yapmışlar. Çünkü orada iki ayrı kelime var. “Aksa ve Medine” Senin ismin “Aksa” olabilirdi, ama “Aksal” olamaz. Oradaki “L” harfi “Medine” kelimesine ait.”

Çocuğun anne-babası üzerinde bazı hakları vardır. Bunlardan biri kendisine güzel bir isim verilmesidir. Peygamber efendimiz bu konuya çok önem verirdi. O dönemlerde toplumda putlara tapılıyordu. “Lat-uzza-menat” bunlardan bazıları idi. Bazı anne babalar çocuklarına “abdüllat, abdüluzza” gibi isimler vermişti. Peygamber efendimiz bu tür isimleri “Abdullah, Abdülaziz” şeklinde değiştirdi.

Put ismi olmadığı halde değiştirdiği başka isimler de vardır. Mesela, Asi ismini Muti, Asiye ismini Cemile yapmıştır. (Asi ve Asiye “isyan eden” anlamındadır. Muti ise, “İtaat eden” demektir.) Ve bu meyanda “savaş” anlamındaki “Harp” ismini, “Barış” anlamındaki “Silm”e çevirmiştir.

Günümüzde bazı ailelerin yabancı dizilerden etkilenerek dizide geçen bazı isimleri çocuklarına vermeleri kültürel bir erozyonu gösterir. O kadar kendi mili ve manevi kahramanlarımız varken bunları bırakıp yabancı hayranlığı yapmak köklerimizden, bizi biz yapan değerlerden uzaklaşmaktır. Çünkü her çocuk taşıdığı ismi merak eder, onun gibi olmak ister. Dolayısıyla, isim çok önemli bir kimlik ve kültür aracıdır, ihmal edilmemesi gerekir.

M. Niyazi Özdemir’in nazara verdiği şu olay isimlerin bir milletin hayatında ne derece önemli olduğuna çarpıcı bir örnektir:

Çanakkale savaşının son günlerinde Avrupalı pek çok gazeteci Türkiye’ye gelir. Bunlar evvela karşıki cepheyi gezer. Valantin, Humanitat gazetesinin muhabiri, Türkçe de bilen bir Türkolog. Kendisi şöyle anlatır:

Karlı bir günde Çanakkale’ye çıktık. Biliyorsunuz denizin kenarında rıhtım var. Orada üç çocuk karda oynuyorlardı. Üzerlerinde sadece çuval var. Çuvalı tersinden, sağından solundan delip çocukların başına geçirmişler. Üçü de toprak renginde morarmışlar. 9-10 yaşlarında görünen biriyle aramızda şu konuşma geçti:

-“Baban ne iş yapıyor?”

-“Öldü”

-“Nerede öldü, niye öldü?”

-“Savaşta din için öldü.”

– Din için öldüğünü nerden biliyorsun?

– Camideki imam söyledi.

Diğerlerine de sordum. Onlardan da aynı cevabı aldım. Konuşma şöyle devam etti:

–   Size analarınız mı bakıyor?.

–  Hayır bizim üçümüzün de anası öldü..

–  Peki size kim bakıyor?

–  Bize ninemiz bakıyor.

– Nerede oturuyorsunuz?

Derme çatma bir kulübeyi gösterdiler:

– Şu karşıki yerde.

Ben iyi kötü Türk tarihini biliyorum. Hayalimde canlandırıyorum Oğuz Han, Cengiz, Fatih, Kanuni. Bu kadar büyük muhteşem bir tarih, gelmiş bir torba kemik haline dönüşmüş, bu çuvallara girmiş. Artık bu iş bitmiş. Bu milletin bir daha dirilmesi mümkün değildir, diye düşünüyordum ki, o derme çatma kulübenin kapısı açıldı. İhtiyar bir kocakarı bastonuna tutunarak dışarıya çıktı, çağırmaya başladı:

– Gazanfer, Muzaffer, Mücahit koşun, çorba yaptım için.

Çocuklar kulübeye doğru koşarken tekrar düşünmeye başladım. En kara gününde çuvalların içindeki çocuklarına Gazanfer, Muzaffer, Mücahit adı takan bir milletin tekrar dirileceğine bütün insanlık şahit olacaktır.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir