“Medeniyet tekerleğin bulunmasıyla başlar” denir. O tekerlek bugün arabalarda, fabrikalarda dönmektedir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Bugünkü ulaşılan bilgi seviyesi, binlerce yıllık insanlık tarihinin birikiminden ibarettir. Bu bilgi birikiminde, Müslümanların da büyük payı vardır. Emeviler, Abbasiler, Osmanlılar kendi devirlerinde en ileri medenî ülkeler durumundaydılar. Bugünkü İspanya’da 700 yıl hüküm süren Endülüs Emevi Devleti, Avrupa’ya ilimde öncülük etmiştir. Avrupa’nın çeşitli yerlerinden gelen talebeler Endülüs medreselerinde eğitim görmüştür. İbni Sina’nın tıpla ilgili eserleri, birkaç yüzyıl öncesine kadar Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Fakat birkaç asırdır İslâm âlemi, bilgiden uzak kaldı. Medreseler ihtiyaca cevap vermedi. Mektep-medrese birbirine yabancı hale geldi. Mektepte okuyan ve fen ilimleriyle meşgul olan talebeler, medresede din ilimleriyle meşgul olan talebeleri cahillikle suçladı. Medrese talebeleri de, mektep talebelerini dinsizlikle itham etti. Her nedense, sentez cihetine gidilmedi. Hızla ilerleyen ilmî gelişmelere ayak uydurulmadı.
“Muasır medeniyeti yakalayacağız” parolasıyla kurulan Cumhuriyet Türkiyesi’nde de, bilgi noktasından istenilen seviyeye ulaştığımız söylenemez. Şu esaslara riayet edilmesiyle, dünya çapında otorite olacak münevver ilim adamlarımızın yetişeceğine inanıyoruz.
“Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. Bu iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile ve şüphe tevellüd eder.”1
Yani, vicdanı aydınlatan dinî ilimlerdir. Aklı nurlandıran medeniyet fenleridir. Bu ikisinin birleşmesiyle gerçek ortaya çıkar. Bu iki kanat ile talebenin himmeti harekete geçer, uçar. Ayrıldıkları vakit, birincisinden taassup, ikincisinden hile ve şüphe meydana gelir. Öğrenciye hem din ilimleri, hem de fen ilimleri verilmelidir. Tek kanatlı kuş uçamadığı gibi, tek yönlü bilgilendirilen talebe de gerçeğe uçamaz. Sadece din ilimleriyle yetişenler, fennî ilerlemeye ayak uyduramaz. Başkaları aya çıkarken, o hâlâ “acaba dünya düz mü, yuvarlak mı” meselesiyle uğraşır. “Allah, ayı bir nur kıldı”2 âyetinden hareketle, “ay bir nurdur, aya çıkılmaz” iddiasında bulunur. Bilmez ki, ay için “nur” denilmesi, güneşten gelen ışığı yansıttığından dolayıdır.
Sadece fen ilimleriyle uğraşanlar ise, dinin yönlendirici mesajlarından mahrum kalır. Fazilet duygularını geliştiremez. Kâinatın niçin yaratıldığını anlayamaz. Dünyadaki görevlerini bilemez. Şüpheler içinde kıvranır, tereddütler içinde bocalar. Çalışma hayatında, işin hileli şeklini yapar. Kısa zamanda zengin olmanın yollarını ararken, her türlü gayr-ı meşruluğu mubah kabul eder. Dinden nasibini almamış bir kısım üst düzey yöneticilerin, zaman zaman su yüzüne çıkan yolsuzlukları bu gerçeği gözler önüne sermektedir. Fen ilimlerini öğrenen talebe, din ilimleriyle bunlara bir ruh verecektir. Savaş uçaklarını masumları bombalamak için değil, mazlumları kurtarmak için kullanacak; medyayı faziletlerin neşir organı haline getirecek; fenlerin penceresinden Rabbini daha iyi tanıyacaktır.
1 Nursî, Münazarat, s. 127.
2 Nuh, 16.
