Beşeri bilgimizin farklı boyutları vardır. Kimi eşya ile kimi fenler ile, kimi dinler ile ilgilidir. Kimi, enfüsîdir, kimi afâkî. Bu farklı bilgi boyutları içinde, herkesi ilgilendiren bir başka bilgi türü vardır: Allah’ı bilmek. Terim ifadesiyle: Marifetullah. Marifetullah, “gayetü’l-gâyât”,1 “kâbe-i kemâ-lâttır.”2 Yani, Allah’ı bilmek, bütün gayelerin gayesi (gayeler ötesi gaye), her türlü kemâlâtın kâbesidir. Her bir ilim ve fen, Allah’ı tanımaya vesile olunca kemâlini bulur, marifete dönüşür. Yoksa kuru bir bilgi olarak kalır.
İşte, Allah’ı tanıma noktasında, insandaki “Ene” çok önemli bir vazife görür. İnsan, benlik duygusuyla Allah’ı tanıma nimetine kavuşur. “Nefsini bilen Rabbini bilir”3 ifadesinin mühim bir ciheti de, buraya baksa gerektir.
Cenab-ı Hak, kendi sıfatlarından küçük birer numune insanın mahiyetine derç etmiştir. İnsan, ilim, irade, kudret gibi sıfatlarıyla, Cenab-ı Hakkın ilim, irade ve kudretinden haberdar olur. Meselâ, “Yaratan bilmez mi?”4 gerçeğini, kendi ilminden hareketle daha iyi anlar. Der ki: “Ben kendi yazdığım kitabımın her tarafını bilirim. Allah da, yarattığı her şeyi elbette bilir.” Böylece, kendindeki cüz’î ölçücüklerle, İlâhî hakikatlere muhatap olur.5
Meseleyi, şu örnekle daha iyi anlayabiliriz: Âmâ bir insana sormuşlar:
“Hayatta en hayret ettiğin şey nedir?”
Şu cevabı vermiş: “Diğer insanlar, birisinin sesini duymadan kimin geldiğini haber veriyorlar. Bunu nasıl yapıyorlar, bir türlü anlayamıyorum.”
İşte, eğer bize İlâhî sıfatlardan birer nümunecik verilmeseydi, bu sıfatların varlığından bile haberimiz olmayacaktı. Yaratmak nedir bilmeyecektik. Affetmedeki zevki anlamayacaktık. Faaliyetteki lezzetten haberdar olamayacaktık. Kabiliyetlerin tezahüründeki sırlardan gafil kalacaktık. Hülasa: Allah’ı tanımada yaya kalacaktık. Fakat bir kısım insanlar, mahiyetlerindeki benlik duygusunu “ben, ben” demek için kullanır. “Benim ilmim, benim kudretim, benim hünerim…” şeklinde havalara girer. Bilmez ki, “benim” deyip iftihar ettiği bu şeyler, kendisinin zâtî malı değildir; hepsi Allah tarafından verilmiştir. Ene’yi bu şekilde kullanıştan, Firavun gibi diktatör hükümdarlar, Karun gibi şımarık zenginler, Bel’am gibi mağrur bilginler zuhur etmiştir.
Başta peygamberler olmak üzere bütün kâmil insanlar ise, ene’yi Hakka bir ayna olarak bilmişler, tevazuun zirvelerine kanat açmışlardır. Bunlar, “Mülk Allah’ındır” esasından hareket etmişler, kendilerini bir emanetçi olarak görmüşlerdir.
1 Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 223.
2 Nursî, Muhakemat, s. 120.
3 Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, II, 262.
4 Mülk, 14.
5 Nursî, Sözler, s. 503-506.
