Üçüncü Bölüm BELÂĞAT BAHÇESİ, Sihr-i beyani

Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı.
Söz ola ağılı aşı,

Bal ile yağ ede bir söz.” 1

Yunus Emre

Bir kısım sözler büyüleyici bir etkiye sahiptir. Hz. Pey­gamber, “Beyanın bir kısmında sihir var­dır”2 bu­yurarak bu tür sözlere dikkat çeker. Bülbülün nağmeleri kişiyi celbedip kendisini hayran hayran din­let­tiği gibi, beyânda sihri yakalayanların da sözleri mu­ha­taplarını cezbeder, hayran bırakır. Kürsüde coşan bir hatibin ifadelerinde, milyonları peşinden sürükleyen bir liderin sözlerinde böyle bir sihri görmek müm­kün­dür. Dersini güzel anlatan bir öğ­retmen, tatlı dille ko­nuşan bir pazarlamacı… bu sahada ba­şarılı kimseler­dir.

Allah’ın sanatını anlatan iyi bir hatip, ifadeleriyle sizi bahar bahçelerinde gezdirir, Allah’ın rahmet eser­le­rini yakından temaşa ettirir. Sonra, semaya çıkartır, yıldızlar âleminde Onun kudret eserlerini gösterir. Sizi hayret ve muhabbetle dolu olarak secdeye götürür.

Tarihi iyi anlatan bir konuşmacı, büyüleyici sözle­riyle sizi asırlarda dolaştırır. O asırların mühim olayla­rını gös­terir, olayın kahramanlarıyla tanıştırır. Pek çok ders ve ib­ret almış biri olarak, sizi tekrar yaşadığınız asra teslim eder.

Peyami Safa, kelimelerin sihirli dünyasını şöyle an­la­tır:

İyi yazı, okuyanları kâğıdın beyazlığından, satır­ların si­yahlığından uzaklaştırarak şekillerden ayrı bir muh­teva âlemine götürür. Okuyana, elinde bir kâğıt tuttu­ğunu, gözle­rinin önünde çizgiler olduğunu, bir yazı okuduğunu unuttu­rur.”3

Kendisinin Tasvir-i Efkâr gazetesinde kürtajla il­gili olarak yayınlanan şu makalesi, üstteki ifadelerine çarpıcı bir örnek olabilir:

Her gün Türkiye’nin büyük şehirlerinde, göze gö­rünmeyen, sessiz ve mes’uliyetsiz bir cinayet işlenir: Yüzlerine beyaz maske, ellerine lâstik eldivenler ge­çir­miş olan beyaz göm­lekli adamlar, birbirine Latince pa­ro­lalar fısıldayarak, içinde madenî parıltılar savrulan ay­dınlık bir odada meş­’um işlerini görürler. Yapılan işin teknik adı ‘kürtaj’dır, yani ameliyatla çocuk dü­şürmek.

Bu cinayetin meşhur mütehassısları vardır. Mahalle bekçisine sorunuz, onun evini; köşedeki ecza­haneye sorunuz, onun muayenehanesini size gösterir. Bu cinayetin yeri ve ta­rifesi muayyendir. Diyana hey­ke­line eş, narin sedef vücu­dunun ince çizgilerini, ge­belik hâlinde karnının davlumbaz şişkinliğiyle bozmak is­temeyen çıtıpıtı zarif bayan, meşhur kürtaj mütehas­sı­sının muayenehanesine gider, pey verir ve randevu alır. Günü ve saati gelince, tıpkı bir çürük diş çek­tiren­lerin soğukkanlılığıyla, vücudunda teşekküle başlayan canlı insan mukaddemesini aldırır ve öldürtür. Maktul, yu­muk yüzlü, şiş karınlı ve ince bacaklı, serçe parmak kadar küçümencik bir ğâfildir; doğmasıyla öl­mesi bir olmuştur. Laboratuarın cam rafı üstünde du­ran içi alkol dolu kavanoz, onun hem beşiği, hem tabu­tudur…”

Peyami Safa’nın bu ifadelerini okuyan birinin, kürtaj olayına bakışında yazı paralelinde bir etkilenmeme olmaması düşünülemez.

Şu olay, kelimelerin sihirli etkisini güzel yansıtır:

Vejetaryen bir Kızılderili kabilesi sadece sebze ve mey­veyle yaşamakta olup, balık etinden başka et ye­memek­te­dir. Derken bu kabilede bir kıtlık yaşanır. Sebze ve meyve iyice azaldığından pek çok kişi kurak­lıktan haya­tını kay­beder. Dağlarda pek çok yabani geyik olduğu hâlde kimse onların etinden istifadeyi düşün­memekte­dir. Bir faciayı ön­lemek için sonunda yaban geyiğine şu ismi verirler: “Dağ Balığı.”

O günden sonra bu kabile, başka et yememeye de­vam ettiği hâlde, bu “dağ balıklarından” yemekte hiç de mahzur görmez.

Edebiyatın zirvelerine doğru tırmanan ecdadımız, soğuk bir mana çağrıştıran ölümü, nezaketli ifadelerle ünsiyetli bir hâle getirmişlerdir. Mesela, “Falanca öldü” demek ye­rine, “Hakk’ın rahmetine kavuştu”, “Vefat etti”, “Rahmetlik oldu”, “Dar-ı bekaya irtihal etti” gibi cüm­leler kullanmak, ince bir edebî zevkten haber ver­mektedir.

Aslında, sahasında başarılı olmak isteyen her meslek er­babı, beyandaki sihri yakalamak zorundadır. Bir ede­biyat öğretmeni buna muhtaç olduğu gibi, bir matema­tik öğretmeni belki daha çok muhtaçtır. Çünkü mate­matiğin konuları, bir edebiyat dersinin konuları kadar öğrenciye cazip gelmeye­bilir. Matematik öğretmeni, be­yanın sırlarını yakalamak suretiyle, sahasında çok fay­dalı olabilir, geleceğin harika mühendislerini, mimar­la­rını yetiştirebilir.

Otuz yaşında saçları ağarmış veya dökülmüş birine, sıradan biri “Genç yaşta ihtiyarlamışsın” derken, beyandaki sihri ya­kalayan bir başkası, “Maşallah, yaşınıza göre daha ol­gun görülü­yorsunuz” diyebilir. Böylece, muhatabını mem­nun eder, bir gönülde daha taht kurar.

Bir kısım vaizlerimiz, beş vakit namazı kılmayıp da sadece cuma ve bayram na­maz­la­rına gelenleri doğrudan tenkit eder. “Hâlbuki doğrudan tenkit, çoğu kere zarar verir. Bir berber bile sakalı doğrudan tıraş etmez. Önce sabunlar, sonra ke­ser.”4

İşte, bu sırrı yakalamış vaizlerimizden biri, bay­ram vaazında şunu anlatır:

Efendim, geçen sene bayram namazından sonra, camide bir ceketin unutulduğunu fark ettik. “Herhâlde vakit na­ma­zına gelir, ceketini alır” diye düşündük. Vakit namaz­larına gelmeyince, “herhâlde Cum’a na­ma­zına gelir” diye bekle­dik. Aradan aylar geçtiği hâlde ce­keti soran ol­mayınca, zayi olmasın diye muhtaç biri­sine verdik. Ancak, diğer bayram namazında sahibi yanı­mıza geldi ve “ben ge­çen se­neki bayram namazında ce­ketimi burada unutmuşum. Siz­deyse almaya geldim” dedi. Biz de durumu kendisine an­lat­tık, geç kaldığını söyledik. Siz de şayet ceketinizi unu­tur­sanız, sakın di­ğer bayrama kadar beklemeyin, hemen ge­lin, ceketinizi alın.

1 Eyüpoğlu, Yunus Emre, s. 58

2 Buhâri, Nikâh, 47; Ebu Davud, Edeb, 87.

3 Peyami Safa, San’at- Edebiyat- Tenkit, s. 152

4 Carnegie, Dost Kazanmak, s. 130.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir