“Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı.
Söz ola ağılı aşı,
Bal ile yağ ede bir söz.” 1
Yunus Emre
Bir kısım sözler büyüleyici bir etkiye sahiptir. Hz. Peygamber, “Beyanın bir kısmında sihir vardır”2 buyurarak bu tür sözlere dikkat çeker. Bülbülün nağmeleri kişiyi celbedip kendisini hayran hayran dinlettiği gibi, beyânda sihri yakalayanların da sözleri muhataplarını cezbeder, hayran bırakır. Kürsüde coşan bir hatibin ifadelerinde, milyonları peşinden sürükleyen bir liderin sözlerinde böyle bir sihri görmek mümkündür. Dersini güzel anlatan bir öğretmen, tatlı dille konuşan bir pazarlamacı… bu sahada başarılı kimselerdir.
Allah’ın sanatını anlatan iyi bir hatip, ifadeleriyle sizi bahar bahçelerinde gezdirir, Allah’ın rahmet eserlerini yakından temaşa ettirir. Sonra, semaya çıkartır, yıldızlar âleminde Onun kudret eserlerini gösterir. Sizi hayret ve muhabbetle dolu olarak secdeye götürür.
Tarihi iyi anlatan bir konuşmacı, büyüleyici sözleriyle sizi asırlarda dolaştırır. O asırların mühim olaylarını gösterir, olayın kahramanlarıyla tanıştırır. Pek çok ders ve ibret almış biri olarak, sizi tekrar yaşadığınız asra teslim eder.
Peyami Safa, kelimelerin sihirli dünyasını şöyle anlatır:
“İyi yazı, okuyanları kâğıdın beyazlığından, satırların siyahlığından uzaklaştırarak şekillerden ayrı bir muhteva âlemine götürür. Okuyana, elinde bir kâğıt tuttuğunu, gözlerinin önünde çizgiler olduğunu, bir yazı okuduğunu unutturur.”3
Kendisinin Tasvir-i Efkâr gazetesinde kürtajla ilgili olarak yayınlanan şu makalesi, üstteki ifadelerine çarpıcı bir örnek olabilir:
“Her gün Türkiye’nin büyük şehirlerinde, göze görünmeyen, sessiz ve mes’uliyetsiz bir cinayet işlenir: Yüzlerine beyaz maske, ellerine lâstik eldivenler geçirmiş olan beyaz gömlekli adamlar, birbirine Latince parolalar fısıldayarak, içinde madenî parıltılar savrulan aydınlık bir odada meş’um işlerini görürler. Yapılan işin teknik adı ‘kürtaj’dır, yani ameliyatla çocuk düşürmek.
Bu cinayetin meşhur mütehassısları vardır. Mahalle bekçisine sorunuz, onun evini; köşedeki eczahaneye sorunuz, onun muayenehanesini size gösterir. Bu cinayetin yeri ve tarifesi muayyendir. Diyana heykeline eş, narin sedef vücudunun ince çizgilerini, gebelik hâlinde karnının davlumbaz şişkinliğiyle bozmak istemeyen çıtıpıtı zarif bayan, meşhur kürtaj mütehassısının muayenehanesine gider, pey verir ve randevu alır. Günü ve saati gelince, tıpkı bir çürük diş çektirenlerin soğukkanlılığıyla, vücudunda teşekküle başlayan canlı insan mukaddemesini aldırır ve öldürtür. Maktul, yumuk yüzlü, şiş karınlı ve ince bacaklı, serçe parmak kadar küçümencik bir ğâfildir; doğmasıyla ölmesi bir olmuştur. Laboratuarın cam rafı üstünde duran içi alkol dolu kavanoz, onun hem beşiği, hem tabutudur…”
Peyami Safa’nın bu ifadelerini okuyan birinin, kürtaj olayına bakışında yazı paralelinde bir etkilenmeme olmaması düşünülemez.
Şu olay, kelimelerin sihirli etkisini güzel yansıtır:
Vejetaryen bir Kızılderili kabilesi sadece sebze ve meyveyle yaşamakta olup, balık etinden başka et yememektedir. Derken bu kabilede bir kıtlık yaşanır. Sebze ve meyve iyice azaldığından pek çok kişi kuraklıktan hayatını kaybeder. Dağlarda pek çok yabani geyik olduğu hâlde kimse onların etinden istifadeyi düşünmemektedir. Bir faciayı önlemek için sonunda yaban geyiğine şu ismi verirler: “Dağ Balığı.”
O günden sonra bu kabile, başka et yememeye devam ettiği hâlde, bu “dağ balıklarından” yemekte hiç de mahzur görmez.
Edebiyatın zirvelerine doğru tırmanan ecdadımız, soğuk bir mana çağrıştıran ölümü, nezaketli ifadelerle ünsiyetli bir hâle getirmişlerdir. Mesela, “Falanca öldü” demek yerine, “Hakk’ın rahmetine kavuştu”, “Vefat etti”, “Rahmetlik oldu”, “Dar-ı bekaya irtihal etti” gibi cümleler kullanmak, ince bir edebî zevkten haber vermektedir.
Aslında, sahasında başarılı olmak isteyen her meslek erbabı, beyandaki sihri yakalamak zorundadır. Bir edebiyat öğretmeni buna muhtaç olduğu gibi, bir matematik öğretmeni belki daha çok muhtaçtır. Çünkü matematiğin konuları, bir edebiyat dersinin konuları kadar öğrenciye cazip gelmeyebilir. Matematik öğretmeni, beyanın sırlarını yakalamak suretiyle, sahasında çok faydalı olabilir, geleceğin harika mühendislerini, mimarlarını yetiştirebilir.
Otuz yaşında saçları ağarmış veya dökülmüş birine, sıradan biri “Genç yaşta ihtiyarlamışsın” derken, beyandaki sihri yakalayan bir başkası, “Maşallah, yaşınıza göre daha olgun görülüyorsunuz” diyebilir. Böylece, muhatabını memnun eder, bir gönülde daha taht kurar.
Bir kısım vaizlerimiz, beş vakit namazı kılmayıp da sadece cuma ve bayram namazlarına gelenleri doğrudan tenkit eder. “Hâlbuki doğrudan tenkit, çoğu kere zarar verir. Bir berber bile sakalı doğrudan tıraş etmez. Önce sabunlar, sonra keser.”4
İşte, bu sırrı yakalamış vaizlerimizden biri, bayram vaazında şunu anlatır:
Efendim, geçen sene bayram namazından sonra, camide bir ceketin unutulduğunu fark ettik. “Herhâlde vakit namazına gelir, ceketini alır” diye düşündük. Vakit namazlarına gelmeyince, “herhâlde Cum’a namazına gelir” diye bekledik. Aradan aylar geçtiği hâlde ceketi soran olmayınca, zayi olmasın diye muhtaç birisine verdik. Ancak, diğer bayram namazında sahibi yanımıza geldi ve “ben geçen seneki bayram namazında ceketimi burada unutmuşum. Sizdeyse almaya geldim” dedi. Biz de durumu kendisine anlattık, geç kaldığını söyledik. Siz de şayet ceketinizi unutursanız, sakın diğer bayrama kadar beklemeyin, hemen gelin, ceketinizi alın.
1 Eyüpoğlu, Yunus Emre, s. 58
2 Buhâri, Nikâh, 47; Ebu Davud, Edeb, 87.
3 Peyami Safa, San’at- Edebiyat- Tenkit, s. 152
4 Carnegie, Dost Kazanmak, s. 130.
