Şiir, insandaki estetik duygunun ifadelere yansımış şeklidir.
Şiir, bir söz musikisidir. Kelimelerle çizilen bir resimdir.1 Derunumuzda hissedilen duyguların, heyecanların veya zihnimizde teşekkül eden fikirlerin manzum bir şekilde ifade edilmesidir. Şiir bir kelâmdır. Güzeli güzel, çirkini çirkindir. Hz. Peygamber, şiir hakkında şöyle der:
“Şiirin bir kısmında hikmet vardır.”2
Kur’an-ı Kerim’de şairlerin her vadide at oynattıkları, boş şeylere daldıkları, yapmayacakları şeyleri söyledikleri anlatılır. Ancak, iman ve sâlih amel sahibi olup, Allah’ı çokça anan şairlerin böyle olmadığına dikkat çekilir.3 Hassan Bin Sabit, Abdullah Bin Raveha gibi şairler, Hz. Peygamber devrinde şiirle İslâm’a hizmet etmişlerdir.
Şiir ve şuur aynı kökten gelir. Bu durumda şair, “hisseden kimse”dir. Mesela Fuzûlî, yalnızlık acısını şöyle dile getirir:
“Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge.
Ne açar kimse kapım, bâd-i sabâdan gayrı.”4
(Gönül ateşinden başka kimse halime yanmaz. Sabah rüzgârından başkası da kapımı açmaz.)
İzzetbegoviç’in ifadesiyle, şairler “insanlığın hassas antenleridir.”5
İnsanda ifade kabiliyeti fıtrî olmakla beraber, insanın bu kabiliyette tasarrufu söz konusudur. Şairler, bu kabiliyetlerini geliştirmiş kişilerdir. Bununla beraber hemen her şair, her hissedilenin ifade kalıbına girmediğinin farkındadır. Zira anlatmak, anlamanın daha ötesinde yer alır.
Şairler, bir cihette söz ustalarıdır. Bir ustanın taşı gediğe yerleştirmesi misali, kelimeleri bulunmaları gereken yerlere yerleştirirler. Malherbe, on yedinci yüzyıl Fransız şairlerinden olup, “Fransız şiirinin babası” olarak bilinir. Verdun Belediye Başkanının kızı genç yaşta ölünce, başkanın ricasıyla kıza mersiye yazmaya başlar. Fakat bu yazma süreci hayli uzun bir zaman alır. Bu arada belediye başkanı vefat eder. Malherbe’e “Sen bu şiiri başkanı teselli için yazmıştın. Hâlbuki artık ortada teselli edecek kimse kalmadı” dediklerinde şu cevabı verir:
“Kabahat, bir şiirin yazılacağı zaman kadar yaşamayan belediye başkanında…”6
Cemil Meriç, şiir ve şair hakkında şöyle der:
“Kelime, ormanda uyuyan dilber; şair uzaklardan gelen şehzade.”7
Şiirden ve edebî sözlerden istifade, zevk-i selim ister. Gözünde rahatsızlık olan biri, renklerden tam zevk alamaz. Ağzının tadı kaçmış kişi, en leziz yiyeceklerde bir tat bulamaz. Onun gibi, selim bir zevki olmayanlar edebî sözlerden istifade edemezler.
Anlatılır ki iki merkep kendi aralarında sohbet ederken biri diğerine “Şu insanları bir türlü anlayamıyorum, gülden ne zevk alırlar bilmem ki? Geçenlerde bir gül yedim, hiç de hoşuma gitmedi” der.
Bunun üzerine diğeri, “Haklısın, der. Ben de onların zevklerine bir anlam veremiyorum. Hayran hayran bülbülleri dinlerler. Hâlbuki geçenlerde bir bülbül sabaha kadar öttü, beni rahatsız etti. Bir türlü uyuyamadım.”
Şiir bilmek, insanın konuşma kabiliyetini ve kapasitesini artırır, yerinde kullanıldığında insanı zor durumlardan kurtarır.
Katıldığım panellerden birinde oturum başkanı idim. Değerli akademisyenlerimizden biri panelde son konuşmacı idi. Sözlerine başlarken bundan serzenişte bulununca, araya girip şöyle deme lüzumu hissettim:
Şair Nef’i diyor ki:
“Geldimse ne ola ben şuara bezmine âhir?
Âdet budur: Âhirde gelir bezme ekâbir.”
(Şairler meclisine en son ben gelmişsem ne olmuş ki? Âdet budur, meclise büyükler sonradan gelir.)
O anki halimize tam da uyan bu şiir, hem konuşmacıyı rahatlattı, hem de salonda tatlı bir tebessüme yol açtı.
Koca Ragıp Paşa “Eğer maksud eserse, mısra-ı berceste kâfidir!” der. Berceste, bir şairin gayet güzel olan ve kolayca hatırlanan ifadesidir. Mesela Erzurumlu İbrahim Hakkı denildiğinde hatırımıza ilk gelen şu beyittir:
“Mevlâ görelim neyler.
Neylerse güzel eyler.”
İbrahim Hakkı, başka şeyler yazmasa, sadece bu cümleleriyle bile zihinlerde yer bulur, rahmetle anılırdı.
İyi yazılmış bir şiir, bir bülbülün nağmesi gibi insana etki eder. Selim zevk sahibi olanlar bu tür şiirlerden büyük bir haz ve lezzet alırlar. Şiir, o sihirli kelimeleriyle, dinleyenleri âdeta başka iklimlere götürür. Misal olarak Yahya Kemal’in, İran’ın yetiştirdiği emsalsiz şairlerden Hafız-ı Şirâzî hakkındaki şu hoş ifadelerine kulak verelim:
“Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış,
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece bülbül, ağaran vakte kadar ağlarmış,
Eski Şirâz’ı hayal ettiren âhengiyle.
Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde,
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde,
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.”8
Bu son dörtlük Yahya Kemal’in mezar taşına da yazılmıştır. Denildiğine göre, bu dörtlükteki “serin serviler” ifadesini yakalayabilmek için on yıl beklemiştir.9 Aynı mana “siyah serviler” “yeşil serviler” veya “koyu serviler” şeklinde ifade edilebilirse de; onlarda “serin serviler”in letâfeti, asâleti, güzelliği yoktur.
Bir müzisyenin dünyasının notalardan örülü olması, bir ressamın dünyasında hep renkler ve şekiller bulunması, bir heykeltıraşın hayalen de hep yontması misali, bir şairin de dünyası seslerden, kelimelerden, manalardan meydana gelmiştir. Şair, latifelerinin duyarlılığı ölçüsünde ilhama mazhar olur. Duyduğu, gördüğü, hissettiği şeyler karşısında birden yoğunlaşır ve yeni bir eser vücuda getirebilir.
Fakat şunu unutmamak gerekir ki, ince ruhlu insanlar İlâhî ilhama mazhar oldukları gibi şeytanî ilhama da maruz kalabilirler. Bunun bir neticesi olarak, kimi şairler ilhamını Şeytan’dan alırlar, “sanat sanat içindir” felsefesi adı altında, “şiir inkâr içindir, küfre hizmet içindir” esasıyla hareket edebilirler.
Sözün burasında “Sanat ne içindir?” meselesine kısaca temasta yarar görüyoruz. Şöyle ki:
“Sanat sanat için midir, yoksa cemiyet için midir?” sorusu, zaman zaman tartışılır. Bazıları, onu bizatihi bir gaye olarak görürler; “cemiyete faydalı olmak bir sanat eserinin herhangi neticelerinden biri olabilir. Fakat gayesi asla olamaz” derler. Peyami Safa, bu görüşte olanlardan Bautier’in şu sözünü nakleder:
“Güllerden vazgeçmektense patateslerden vazgeçmeyi tercih ederim ve dünyada lâleleri söküp de yerine şalgam dikecek bir fert tasavvur edemem.”10
Bazıları ise, sanatı topluma bir hizmet vasıtası olarak ele alıp, “fayda vermeyen sanat ne kıymet ifade eder?” derler. Herhâlde, “Biz Allaha içiniz (Ona aidiz)”11 ayetinden mülhem olarak “Sanat, Hakk’ın rızası içindir” diyebiliriz. Zira Onun rızası olmayan bir şeye bazı insanların “sanat” adını vermeleri, o sanatı kabul etmemizi gerektirmez. Hem sanat yapmak, hem de Hakka hizmet etmenin mümkün olduğu inancındayız.
Yahya Kemal, Mehmet Âkif, Arif Nihat Asya, Necip Fazıl gibi değerli şairlerimizin, şiirleriyle İslâm’a ve manevi değerlerimize yaptıkları hizmet ortadadır. Onlar, güzel şiirleriyle hem sanat yapmışlar, hem de hizmet etmişlerdir. Eserleri dün olduğu gibi bugün de nesillere bir meş’ale olmakta, onları yönlendirmekte ve yetiştirmektedir.
1 Banarlı, Türkçenin Sırları, s. 88-89.
2 Buhâri, Edeb, 90; Tirmizi, Edeb, 69; İbn Mace. Edeb, 41.
3 Şuara, 224-227.
4 Tarlan, Fuzûli Divanı Şerhi, Akçağ Yay. Ankara, 1981, s. 650
5 İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam (İslam Izmetu Istoka zapada ireca Alternativa), Ter. Salih Şaban, Nehir Yay. İst. 1987, s. 130
6 Banarlı, age. s. 36-37.
7 Meriç, Bu Ülke, s. 180.
8 Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti, İst. 1987. s. 93
9 Ayhan Songar, Türk Edebiyatı Dergisi, Aralık 1984, s. 10.
10 Safa, San’at- Edebiyat- Tenkit, s. 145.
11 Bakara, 156.
