Dua, Allaha verilen bir dilekçedir.
Dua, arzdan arşa bir yükseliştir.
Dua, kişinin halini arzetmesi, taleplerini Ona iletmesidir. Fani ve aciz bir varlığın, bâki ve kudretli olana yönelmesidir.
İnsan dua ederken genelde ellerini açar. Bu, Allah’tan istemenin bedensel tezahürüdür. Bu tavır ile âdeta şunlar söylenmektedir:
“Ya Rabbi, sen Ğanisin, verensin. Ben ise fakirim, muhtacım. Senin her şeye gücün yeter, benim ise elimden bir şey gelmez. Lütuf ve ihsanda bulunmak senin şanındır, beni lütfuna ve ihsanına mazhar eyle!”
Kime dua ettiğini bilen şuurlu bir kul, dua esnasında Allaha karşı tam bir rabt-ı kalp tavrı içindedir. Etrafta olup bitenler, o esnada bu kimseyi meşgul etmez. Çünkü tam bir teveccühle Allaha yönelmiştir.
Namazın sonunda âdeten dua eden gafil kimse, bir tören olarak dua eder. Kimin huzurunda olduğunun fakında değildir. Neler istediğinin de farkında değildir. Bundan dolayı elleri aslında Allah’a açılmış iken bakışlarıyla sağa sola yönelir, hatta gafletinin bir tezahürü olarak zaman zaman esnemekten kurtulamaz. Peygamber Efendimiz böyle kimseleri şöyle anlatır:
“Gafil, boş bir kalbin duasını Allah kabul etmez.”1
Duanın altın ikliminde Rabbine yönelen kimse, dua esnasında tam bir haşyet ve huzur hâli yaşar. Bu haşyet ve huzur, zaman zaman onun gözlerini yaşartır. İlahî nimetler karşısında derin bir şükür, hakkıyla kul olamamaktan meydana gelen büyük bir mahcubiyet, kendisinden sadır alan günahlara karşı şiddetli bir pişmanlık duyar. Vazifelerini gereğince yapamamaktan meydana gelen utanma duygusu, iç dünyasında halecan ve heyecanlara yol açar. Bu halecan ve heyecanlar onu ağlamaya sevk eder.
1 Tirmizi, Daavât, 65
