Çevre bizi şekillendirir, biz de çevreyi…
Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:
“Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.”1
Üstteki hadiste davranışlarımızın iki önemli esası görülmektedir:
1-Doğuştan getirdiklerimiz.
2-Sonradan öğrendiklerimiz.
Doğuştan getirdiklerimize “fıtrat” adı verilir. Sonradan öğrendiklerimizde ise, en önemli etken, çevre unsurudur.
Başta anne-baba olmak üzere, insanın akraba ve arkadaş çevresi, hatta toplumun örf ve âdetleri onu şekillendirir. “Sosyalleşme süreci” içerisinde her insan çevresinden çok şeyler alır. Bunların bir kısmını özümseyerek ve benimseyerek alırken, önemli bir kısmını da farkına varmadan alır. Âdeta, kalemtıraş içine giren kalemin ona göre yontulması, kalıba giren alçının o kalıba göre şekillenmesi gibi, her insan kendi yaşadığı toplumun örf ve âdetlerine, din ve törelerine göre “yontulur” ve şekillenir.
Ancak verilen örnekten hareketle, fertleri tümüyle toplumun bir kopyası olarak görmek de yanlıştır. Çünkü her insan ayrı bir âlemdir. Ayrıca, insan hür bir varlıktır, kendine sunulanları aynen kabullenmek zorunda değildir. Hatta kendine sunulanlarla yetinmek zorunda da değildir. Her insanın engin bir iç dünyası vardır. İnsan, iç dünyasında değerlendirmeler yapar, ölçer, biçer ve kendi kanaatine göre harekete geçer, özgün davranışlar sergiler. Özellikle şahsiyeti netleşmiş kimseler, toplumun gidişatının yanlış olduğunu gördüklerinde -akıntıya karşı yüzmek misali- zor olana talip olurlar, “toplumla şekillenmek” yerine “toplumu şekillendirirler.” Çoğu insan “böyle gelmiş, böyle gidecek” şarkısını okurken, bunlar “böyle gelmiş, ama böyle gitmez” diyerek yola çıkarlar.
1 Buhâri, Cenâiz, 80
