Mehmed Akif Ersoy, geçmişimizi şöyle değerlendirir:
Bir zamanlar biz de millet, hem ne milletmişiz!
Gelmişiz dünyaya, medeniyet nedir öğretmişiz.”1
623 yıl devam eden şanlı Osmanlı Devleti, tarihin kaydettiği en büyük devletlerden biridir. Yükselme devrinde sınırları 18 milyon kilometre kareyi bulur. Bu, yaklaşık dört Avrupa büyüklüğü anlamına gelmektedir. Şimdi, Osmanlının o geniş sınırlarında otuzdan fazla müstakil devlet yer almaktadır.
Bu geniş sınırlarda, muhtelif milletlere ve farklı dinlere mensup insanlar asırlarca huzur içinde yaşamışlardır.
1453 yılında fethedilen İstanbul, Osmanlının çöküşüne kadar devletin başkenti olmuştur. Asya ile Avrupa’yı birleştiren bu şahane şehir, 1835 yılına kadar dünyanın en büyük şehri unvanına sahiptir.
Devlet, hantal bir yapıya sahip değildir. Birinci dünya savaşı öncesinde devletin memur sayısı 40.000 civarındadır.
Devletin yükünü büyük ölçüde vakıflar çekmektedir. Vakıflar, eğitim meselesinden tutun, ta leyleklerin bakımına varıncaya kadar hayatın hemen her sahasında kendini göstermektedir. Bir vakıf müessesesi olan Ayasofya Medreselerinin bütçesi, sarayın bütçesinden daha fazladır.
1921 yılında Prof. Dr. Conin başkanlığında bir Amerikan heyeti vakıflarımızı inceler. Sistemin mükemmelliğini görüp, kendilerine adapte ederler. Bugün Amerika’da 26 binden fazla vakıf müessesesi vardır. Mesela, eğitimin % 85’ini vakıflar yürütür. Biz de ise bu oran ancak %15 civarındadır. Hâlbuki 1926’ya kadar Osmanlı Devleti sınırları içinde 238 bin vakıf hizmet vermiştir.
Osmanlı toplumu, bir “huzur toplumu”dur. Mesela, Kanuni Sultan Süleyman’ın 46 yıllık idaresi döneminde, İstanbul’da yılda ortalama bir cinayet işlenmiştir. Diğer adli vakalar da son derece azdır.
Bazı sıkıntılı dönemler istisna edilirse, halkın refah seviyesi ve ekonomik gücü yüksektir. Enflasyon yok denecek kadar azdır. Birinci Dünya Savaşından bir hafta öncesinde, bir Osmanlı lirası 3,7 dolar değerindedir.2
Bu şanlı devlet, i’lay–ı kelimetullahı, yani Allah’ın dinini her tarafa yaymayı kendisine gaye edinmiştir. Mesela, Osman Gazi, Orhan Gazi’ye şöyle der:
“Oğlum, yolumuz Allah yoludur, kuru kavga değildir.”3
Avni mahlasıyla şiirler de yazan Fatih Sultan Mehmed, bir şiirinde şöyle der:
“İmtisalu cahidu fillah oluptur niyyetum.
Din-i İslâmın mücerred gayretidir gayretüm.”4
Yani, benim niyetim “Allah yolunda cihad edin!” emrine uymaktır. İslam dinine hizmet etmekten başka bir gayretim yoktur.
Kendisi, İstanbul’un fethine hazırlık olarak yaptırdığı Rumeli Hisarına, kûfi hatla Hz. Peygamberin adını nakşetmiştir. Bu hisara kuşbakışıyla üstten bakıldığında, “Muhammed” yazısı açık bir şekilde görülmektedir.
Osmanlı’nın “i’lay–ı kelimetullah” gayesi, bazılarının zannettiği gibi, başka devletlere hâkim olmak, o devletlerin halkını zorla Müslüman yapmak demek değildir. Osmanlı, kuvvetle değil, davetle yayılmıştır.
Osmanlı, hükmettiği ülkeleri sömürmemiş, aksine oralara hizmet götürmüştür. Mesela, Macaristan’a hâkim olduğu yıllarda, yılda ortalama 7 milyon akçe vergi toplamış, 21 milyon akçe yatırım yapmıştır.
Kaldı ki, özellikle İslâm ülkeleri, savaş olmaksızın Osmanlı idaresini istemişlerdir. Mesela, Oruç Reis ve Hızır Reis, Cezayirli Müslümanlar adına Yavuz Sultan Selim’e mektup yazmış, “Osmanlının bir vilayeti” olmak istediklerini belirtmişlerdir. Doğu Anadolu’nun Osmanlıya iltihakı, İdris-i Bitlisi tarafından sağlanmıştır. Bu zat, aşiret reislerinin biatını Yavuz Sultan Selim’e takdim etmiştir.5
Cemil Meriç, tarihin o eski muhteşem günlerini şöyle tasvir eder:
Kıt’aları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar…
Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalıyım” demeğe başladı, “Asya bir cüzzamlılar diyarıdır.”
Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “Hayır delikanlı”, diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.” “Ve Hıristiyan Batı’nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir ‘nişân-i zîşân’ gibi gururla benimsedi aydınlarımız.”6
Said Nursi, dünümüzün gayet şanlı, bugünümüzün ise geçmişe nisbeten geri olmasının psikolojik bir ezikliğe sebep olmaması gerektiğine dikkat çeker ve şöyle der:
“Ey Müslüman!
Aldanma! Başını indirme!
Paslanmış bîhemta bir elmas, daima mücella cama müreccahtır.”7
Yani, paslanmış eşsiz bir elmas, daima cilalanmış cama tercih edilir.
1 Ersoy, Safahat, s. 213
2 Yılmaz Öztuna, Tarih Sohbetleri, s. 147
3 Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, s. 253- 263
4 http://www.kardelendergisi.com/yazi.php?yazi=184
5 Bkz. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, s. 134
6 Cemil Meriç, Bu Ülke, s. 96
7 Nursi, Asar-ı Bediiyye, s. 207
