Yiğit, tarihiyle barışıktır.
Merhum Mehmed Akif, tarihle ilgili şöyle der:
“Geçmişten adam hisse kaparmış, ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
Tarihi, tekerrür diye tarif ediyorlar.
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”1
Tarih, insanlığın tecrübe birikimidir, onların hafızasıdır. Nasıl ki, küçük bir çocuk yanan sobaya ilk defa elini değdirse, sonraki hayatında bunu asla unutmaz. “Demek ki, soba yanarken elimi dokundurmamalıyım, yoksa elim yanar. Nitekim bir zaman bilmeden değdirmiştim de yanmıştı” der. Onun gibi, insanoğlu dahi geçmiş milletlerin tarihlerini incelemek suretiyle, tarihte yapılan hatalardan ders alır, onları tekrar etmemeye çalışır. Keza, tarihteki şanlı günleri okur, o güzellikleri şimdi de yaşamaya gayret gösterir.
Hz. Peygamber, İslam ümmeti içinde kargaşaya, çöküntüye, bozulmaya yol açacak hususlardan birini “tarih düşmanlığı” olarak görür, “Sonra gelenler, önce gelenleri lanetlediğinde…” bir kısım felaketlerin geleceğini haber verir.2
Hamdi Yazır, insanın tarihle bağlantısını şöyle bir yaklaşımla ele alır:
“İnsanlar daha ziyade ileriyi görsün diye gözleri öne nazır olarak yaratılmışlardır… Boyunları ise, ihtiyaç olduğunda öndeki gözleri arkaya çevirip baktırabilecek hareketli bir mihver halindedir… Bir istikbal yolcusu için bu yaratılış şeklinin büyük bir uyarıcı önemi vardır.”3
Tarih, bir mezar kazıcılığı değil, geleceğe açılan bir kapıdır.4 “İnsan ne kadar geriye bakarsa o kadar ileriyi görür” denilir.
Yahya Kemâl’in ifadesiyle bu insan “kökü mazide olan âti” olmak zorundadır.5 Çünkü milletler ağaçlara benzer. Tarih, bir milletin kökü mesabesindedir. Köksüz bir ağaç kurumaya mahkûm olduğu gibi, tarihine sahip çıkmayan milletlerin de kuruyup yok olmaya maruz kalmaları kaçınılmazdır. İstikbalin semasına giden yol, köklerin sağlamlığıyla tahakkuk eder. Zira geleceğin çiçekleri geçmişin kökleriyle beslenir.
Amerika, beş yüz yıllık geçmişini tarih olarak sunabilmek için olağanüstü bir gayretin içindedir. Mesela “sığır çobanı” anlamındaki “cowboy”ları birer kahraman olarak sunmakta; “Rambo” gibi hayali kahramanlar üretmektedir.
Hâlbuki bizim tarihimiz baştan sona bir “kahramanlar resm-i geçidi” gibidir. Yeni neslimizin tarih şuuruyla yetişmesi için hayali kahramanlar uydurmaya ihtiyacımız yoktur. Tarihimizin onda birini bile doğru dürüst anlatabilsek, yeni yetişen nesillerimiz tarih şuurunu kazanacak, kahraman ecdadına layık evlat olmaya çalışacaktır.
Böyle bir tarih şuuru vermediğimizde ise, yeni nesiller şahsiyetsiz, kimliksiz yetişecek, Batının hayali kahramanlarına özenecek veya bütün bütün hedefsiz, gayesiz hale gelecektir.
Namık Kemâl, Osmanlı’nın son dönemini “yaralı bir aslana” benzetir ve şöyle seslenir:
“Kilab-ı zulme kaldı gezdiğin nazende sahralar.
Uyan ey yareli şir–i jiyan bu hab–ı gafletten.”6
Yani, senin gezdiğin nazenin sahralarda şimdi zulüm köpekleri dolaşıyor. Ey yaralı aslan, uyan artık bu gaflet uykusundan.
1 Ersoy, Safahat, s. 477
2 Bkz. Tirmizi, Fiten, 38
3 Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, I, 58
4 Bkz. Mustafa Armağan, Osmanlı: İnsanlığın Son Adası, Ufuk Kitapları, İst. 2009, s. 33
5 Yahya Kemal Beyatlı, Siyâsî ve Edebî Portreler, İstanbul Fetih Cemiyeti Yay. İst. 2010, s. 16
6 Namık Kemal, Namık Kemal Antolojisi, s. 32
