İnsan, günaha meyyal bir varlıktır. Bu huy ve tabiatı, atamız Hz. Âdem ve eşi Havva’da da görmekteyiz. Şöyle ki: Cenab-ı Hak, onlara şöyle emreder. “Ey Âdem, sen ve eşin Cennete yerleşin. Onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde bolca yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.”1
Bu ağacın hangi ağaç olduğu âyette belirtilmemiştir; buğday, üzüm, incir… şeklinde bazı rivayetler varsa da, âyetin lâfzında bunların hiçbirine delâlet yoktur.
Bu ağaç, Hz. Âdem için belli bir ağaç olmakla beraber, Âdemoğullarına bakan yönüyle herhalde günah ağacı… Seyyid Kutub’un ifadesiyle, “bu ağaç belki de dünya hayatında sakınılması gereken şeylere işaret etmekte… Sakınılacak bir şey olmazsa, irade büyüyemez; irade sahibi insanla, güdülen hayvan arasında fark kalmaz. İnsanın ahde vefa ve şarta riayetteki sabrı ölçülemez. İşte, irade bir yol ayrımıdır. İradesiz yaşayanlar, şeklen insan görülseler de, hayvanlar âlemine mensup sayılırlar.”2
Hz. Âdem, yasak ağaçla imtihan edilmiş. Evlâtları ise, günah ağacıyla imtihan ediyor. Günah ağacının kökü kalpte, dalları insanın organlarındadır. Kalbinde küfür tohumu sümbüllenen bir insanın, bütün azaları günah meyvesi veren birer dal haline gelir. Böyle bir insanın hayali, hep boş şeylerle oyalanır. Gözü, harama bakar. Aklı, dalaverelerle meşguldür. Dili, kötü sözler söyler. Midesi, haram gıdalarla beslenir…
Hz. Âdem’e verilen talimatta, “şu ağaçtan yemeyin” yerine “şu ağaca yaklaşmayın” denilmesi dikkat çekicidir. Bu tarz bir yasaklama, “yemeyin” demekten daha tesirlidir.3 Bu ifade bize, günahların çekim alanını ihtar eder. Mıknatısın çekim alanı olduğu gibi, günahların da bir çekim alanı vardır. Çekilme özelliği gösteren maddeler, mıknatısa yaklaşınca, çekilmekten kurtulamazlar. Günaha meyyal nefisler de, günahın çekim alanına girince, artık dönemezler.
Kur’an’ın “zinaya yaklaşmayın!”4 yasağında da aynı nükte vardır.5 Bu ifade “değil zinayı işlemek, ona sebep olacak şeyleri bile yapmayın” mânâsını bildirmektedir.6 Bununla; bakmak, dokunmak gibi zinanın öncüleri yasaklanmıştır.7
Zina, hırsızlık gibi günahlar, Allah’ın koyduğu haddi aşmaktır. Haddi aşanlara, hadlerini bildirmek için had cezaları vardır. Cenab-ı Hak, zinayla ilgili had cezasını bildirirken, “zina eden kadın ve erkek…”8 diye önce kadınla başlar. Hırsızlıkla ilgili had cezasını bildirirken ise, “hırsızlık eden erkek ve kadın…”9 diye önce erkekle başlar. Şüphesiz bu şekilde bir ayırım, ince bir nüktedir. Zira zinada birinci unsur kadın, hırsızlıkta ise birinci unsur erkektir. Çoğu kere zina, kadının kendini erkeğe arzetmesinden kaynaklanır. Hırsızlık ise, büyük bir cesaret ister. Kadına nisbetle erkeğin cesareti daha fazladır.10
Hırsızlık suçunun cezasını anlatan âyetle ilgili olarak, şu nükte de kaydedilmeye değer:
Meşhur luğat âlimi Esmaî anlatıyor:
Bir gün, “Hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini kesin…”11 âyetini okuyordum. Yanımda bir bedevi vardı. Âyetin sonunu, yanılgıyla “Allah, Ğafûr’dur, Rahîm’dir” şeklinde bitirdim.
Bedevi dedi: Bu kimin kelâmı?
Dedim: Allah’ın kelâmı.
Dedi: Bu Allah’ın kelâmı değil. Tekrar oku!
Doğrusu aklıma geldi. “Allah Aziz’dir, Hakîm’dir” şeklinde okudum.
Dedi: İşte bu Allah’ın kelâmı.
Kendisine sordum: Kur’an’ın hâfızı mısın?
Dedi: Hayır.
Dedim: Öyleyse hata ettiğimi nereden anladın?
Dedi: Allah Azîz’dir, hükmeder ve eli keser. Şayet bağışlasa, merhamet etse elin kesilmesine hükmetmezdi.12
Hırsız elinin idamı, kangren olmuş bir uzvun kesilmesi gibidir. O ele yersiz merhamet etmek, hastalığın bütün vücuda yayılmasına izin vermek demektir. Onun gibi, hırsızlığı meslek haline getirenlere verilecek hafif cezalar, hırsızlığı teşvik anlamına gelir.
İslâm hukukunda had cezalarının şiddeti, suçtan sakındırma gayesine yöneliktir. Hırsızlık yaptığında elinin kesileceğini bilen bir kişi, kolay kolay bu işe cesaret edemez. Cesaret edenin de eli kesildiğinde, ikinci bir hırsızlığa yanaşamaz. Ayrıca, toplumda dolaştığında, onun kesik eli, hırsızlığa niyetlenenlere bir ders olur; “Sakın hırsızlık yapmayın, yoksa benim gibi olursunuz” mesajını verir. Nitekim İlâhî hükmün tatbik edildiği dönemlerde, hırsızlık, adam öldürme, zina gibi suçlar son derece az işlenmiştir.
İslâmiyet’te hırsızın elinin kesilmesi, hırsızlığın önünü kesmek içindir. Masum insanı öldürenin kısas yoluyla öldürülmesi, canları korumak içindir. Nâmus konularındaki şiddetli cezalar, nâmusları muhafaza içindir.
Kur’an-ı Kerim, Allah’ın emir ve yasaklarını “hududullah” şeklinde bildirdir:
“İşte bunlar Allah’ın koyduğu sınırlar. Kim, Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, nefsine zulmetmiş olur.”13
Haram sahalar, mayınlı araziler gibidir. Böyle arazilerin yakınında “Dikkat! Girilmez!” levhası olduğu gibi, haramların yanında da “Yasak!” levhası vardır. Mayınlı araziye giren, paramparça olmaya mahkûmdur.
Şeytan, Allah’ın emrine ilk karşı gelen varlık. Fakat gurur ve kibrinden dolayı tevbe etmemiş, “Hata ettim, affet ya Rabbi” demek yerine günahını savunmaya kalkmış. Bundan dolayı huzurdan kovulmuş, lânetlenmiş ve ebediyyen İlâhî rahmetten mahrum kalmış.14
İlk insan Hz. Âdem de, İlâhî emre karşı gelmiş; yasak ağaçtan yemiş. Fakat onun bu günahı, gurur ve kibrinden değil, unutmasından kaynaklanmış.15 Hem Hz. Âdem, hem de Hz. Havva, şeytanın sözlerine kanmışlar. Onun, “bu ağaçtan yerseniz iki melek olacaksınız yahut ebedi cennette kalacaksınız” deyişine aldanmışlar. “Yemin ederim ki, ben sizin iyiliğinizi istiyorum” sözüne inanmışlar. Yasak ağaçtan yeme neticesinde üzerleri açılınca ise, hemen tevbe etmişler, “Yâ Rabbena, nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, hüsrana düşenlerden oluruz” demişler.16
Atamız Âdem’le uğraşan şeytan, bugün de bizlerle uğraşmaktadır. Cennete giden yolda, şeytan en büyük engeldir. İnsanın nefsi, şeytandan gelen vesveselere hassas bir alıcıdır. Şeytan, daima suret-i haktan görünmeye çalışarak insanları saptırmaya çalışır. Kur’an, şeytanı “adüvv-ü mübîn” (apaçık bir düşman) olarak tavsif eder.17 Bizim de ona düşman olmamızı emreder.18 Şeytanın dediklerini yapanların ona kul; emrettiklerini yerine getirenlerin ona memur olduklarına dikkat çeker.19
Şeytan, adım adım hedefine varmaya çalışır. Buna karşı Kur’an, şu uyarıyı yapar: “Şeytanın adımlarına uymayın.“20
Fakat şu da unutulmamalıdır ki, şeytanın insan üzerinde mutlak bir otoritesi, zorla yaptırım gücü yoktur. Şayet olsaydı, insan mükellef olmazdı, günahlarından hesaba çekilmezdi. O sadece, “haydi peşimden gel” der, çağırır. İnsan ise, gider veya gitmez. Giden, nefsine uyarak gider. Gitmeyen, nefsini aşarak gitmez.
Kur’anın bildirdiğine göre, Ehl-i cennet cennete, ehl-i cehennem cehenneme alınıp, cehennemdekiler “senin yüzünden buraya girdik” dediklerinde, şeytan şöyle cevap verecektir: “Benim sizler üzerinde bir hâkimiyetim yoktu. Ancak sizi davet ettim, siz de geldiniz. Artık beni kınamayın, kendinizi kınayın…”.21
Âdemoğullarına, Âdem’in yolundan gitmek yaraşır. Hz. Âdem’in yolu, tevbe yoludur, rücu’ yoludur. Cennetten gelmiş, yine cennete gidecektir. Asıl vatanı cennet olan evlâtlarını, cennete beklemektedir.
İnsan, cennet için yaratılmıştır. “Allah sizi cennete davet eder”22 âyeti bu mânâya işaret eder. Davete icabet sünnettir. Fakat davet Allah’tan gelince, icabet farz olur. Cehenneme ise, davet yoktur. Ama o da boş kalmayacaktır. Kendilerine verilen kabiliyetleri kötü kullanan ve ömür sermayelerini boşa tüketenler, orada ceza çekeceklerdir.
1 Bakara, 35
2 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’ân, Daru’ş- Şuruk, 1980, I, 58
3 Alûsî, I, 234
4 İsra, 32
5 Râzî, XX, 197
6 Beydâvî, I, 570
7 Muhammed Ali Sâbûni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Yay. İst. 1987, II, 159
8 Nur, 2
9 Mâide, 38
10 Ebu’l-Berekat Nesefî, Medariku’t-Tenzil ve Hakaiku’t- Te’vil, Kahraman Yay. İst. 1984, I, 282
11 Maide, 38
12 Sabûnî I, 342
13 Talâk, 1
14 Bkz. A’raf, 11-13
15 Bkz. Tâhâ, 115
16 A’raf, 20-23
17 Yâsin, 60
18 Fâtır, 6
19 Bkz. Yâsin, 60; Bakara 169
20 Bakara, 168
21 İbrahim, 22
22 Bakara, 221
