Kur’an’ın Üslûbu

Hemen her insanın farklı bir üslûbu vardır. Üslûp, mütekellimin konuşma tarzıdır.1 Üslûptaki farklılık, aynı malzemeyi kullanan terziler arasındaki san’at farkı; aynı maddeleri kullanıp ilâç yapan eczacıların eserlerindeki kalite farkı veya başka bir benzetmeyle, aynı malzemeyi kullanan usta bir ressam ile acemi bir ressamın ellerinden çıkan eserlerdeki resim farkı gibidir.

Kelâm, sahibinin fikrî bir suretinden ibarettir. “Üslûbu beyan, aynıyla insan” vecizesi, büyük ölçüde bu gerçeği dile getirmektedir. “Ağzınızı her açışta, başkaları oradan içinizi seyreder” sözü de, üstteki mânâyı teyid etmektedir.

Fıtrî bir kelâm, sahibinin iç dünyasından izler taşır. Kendisinin nerelerde terbiye olunduğunu söyler. Kelâma aşina olanlar, ifadelerden sahibinin ruh dünyasına bakmakta pek zorlanmazlar.

İşte, Kur’an’ın ifade tarzına dikkatle bakıldığında, ondaki “semâvîlik”, “ilâhîlik” özelliği hemen kendini hissettirecektir. İnsanların edipleri arasında derece farkları vardır. Fakat Kur’an üslûbu ile beşer üslûbu arasında derece değil, mahiyet farkı söz konusudur. Öyle ki, insanların en güzel konuşanı olan Hz. Peygamberin üslûbuyla, Kur’an’ın üslûbunu mukayese edersek, bu gerçek bütün haşmetiyle ortaya çıkacaktır. 2

Mevlânâ Celâleddin Rûmî, bu gerçeği şöyle dile getirir:

“Kur’an, lisan-ı Peygamberîden sudur etmekle beraber; her kim ‘Onu Hak söylemedi. Allah kelâmı değildir’ diyecek olursa, kâfirdir.”3

Ağacın dalı rahmet eserleri olan meyvelere vesile olduğu gibi, Rasulûllah’ın dili de, aynı rahmetin tecellisine vasıta olmuştur.

İnsanlar, topraktan çanak çömlek yaparlar. Allah ise, aynı topraktan canlıları yaratmaktadır. “Kur’ân ile beşer kelâmı arasında fıtrat- san’at farkı vardır.”4

Bu İlâhî kelâmı, bütün fıtrîliğiyle bir başka dile aktarabilmek elbette mümkün değildir. Kur’an, vücud bahçesinde açılmış hakîkî ve misalsiz bir gül farz edilirse, en güzel tercümesi, nihayet onun dest-i maharetle yapılmış bir resmine benzetilebilir.5

Kur’an’ın meâli, okyanusun derinliğine nisbetle üstte görülen maviliği gibidir.

Kâinattaki sırların çokluğu yanında, insanlığın bilgisinin azlığına dikkat çeken Newton, şöyle der:

“Ben kendimi sahilde oynayan ve parlak, güzel çakıl taşları arayan bir çocuğa benzetiyorum. Öte tarafta, büyük hakîkat okyanusu keşfedilmemiş olarak duruyor.”6

Herhalde aynı benzetme, Kur’an’ın sırları hakkında da geçerli olsa gerektir.

Kur’an, sözlerin en güzelidir. “Beyanın bir kısmında sihir vardır”7 hadisinden hareketle, en büyüleyici ifadelerin Kur’an’da yer aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Pek çok inatçı edibin, Kur’an üslûbu karşısında ona teslim olmalarında bu sır vardır. Günümüzde de, İslâm’ı seçen pek çok araştırmacı, Müslümanların hayat tarzından hareketle değil, Kur’an’ın esaslarından hareketle Müslüman olmaktadır.

Gelecek sayfalarda, Kur’an’ın beşer ötesi büyüleyici ifadelerinden bir kısmı ele alınacak; bu ifadelerdeki lâtif mânâlara, dakîk ve ince sırlara işaret edilecektir.

1 Abdülazim Zerkânî, Menahilu’l-İrfan, Mısır 1360 h, II,302-303

2 Subhi Salih, Mebahis fi Ulumi’l-Kur’ân, Daru’l-İlm, Beyrut 1368 h. s. 34

3 Celaleddin Rûmî, Mesnevi, Tercüme ve şerh: Tahiru’l- Mevlevi Ahmet Said Matb. İst. 1963, VII, 553

4 Yazır, I, 12

5 Yazır, I, 14

6 Taşkın Tuna, Uzayın Sırları, Boğaziçi Yay., İst., 1992. s. 41

7 Müslim, Cum’a, 47

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir