Geçmiş Kavimlerle İlgili Dört Mesel

Kur’ân-ı Kerim, geçmiş kavimlerin başlarına gelen semavi azaplardan bütün muhataplarına dersler verdiği gibi, bazı mesellerle de onlara ilahi mesajlar sunar. Biz burada bunlara kısaca temas etmek istiyoruz:

1-Emin Belde

“Allah bir şehri mesel yaptı ki, emniyet ve asayiş içinde idi. Her yerden rızkı ona bol bol geliyordu. Derken Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Allah da onların bu yaptıklarına karşılık açlık ve korku libasını ona tattırdı.”1

Allah bir kavme nimette bulunmuş, fakat nimet onları şımartmış, nankörlük yapmışlar, yüz çevirmişler. Allah da onlara cezalarını vermiş, onları açlık ve korkuya müptela kılmıştır.2

Pek çok müfessir, bu şehrin “Mekke” olduğunu söyler. Fakat Râzî’nin de dediği gibi, Mekke için verilen meselin Mekke’den başka bir şehir olması gerekir. Bununla beraber, darb-ı meselde bulunulan şeyin illa mevcut olması da gerekmez. Farazi ve hayali de olması mümkündür.3

Ayet, ilk muhatapları nazara alındığında Mekke ahalisine ibretli mesajlar verir. Aynı mesajlar, kıyas yoluyla emsali için de söz konusudur. Bu meselle şöyle denilmiştir:

“Ey ehl-i Mekke! Emniyet ve asayiş içinde yaşamak, bol rızka mazhar olmak gibi büyük nimetler içindesiniz. Bu nimetlerin kıymetini bilin, Allah’a şükredin. Yoksa nankörlük ederseniz nimetler elinizden gider. Emniyet yerine korku, bolluk yerine kıtlık gelir. Nitekim sizden önce de aynı durumda bir şehir vardı. Fakat nankörlük ettiler, belalarını buldular!”

Ayette, “Allah da onların bu yaptıklarına karşılık açlık ve korku libasını ona tattırdı” denilmesinde istiare vardır. Bununla açlık ve korkunun bir elbise gibi onları kuşattığı tasvir edilmiştir.4

Malumdur ki, elbise bütün bedeni örter. Açlık ve korku da şiddetli olunca bütün bedene hâkim olur. Keza, elbise cisme yapışıktır, ondan ayrılmaz. Bunların korku ve açlığı da kendilerinden ayrılmaz bir parça haline gelmiştir.5

Ayrıca şunu da söylemek mümkündür: Birisine bakınca onun elbisesini görürüz. Bunlar bu ilahi cezanın sonunda o hale gelmişlerdir ki, kendilerine bakıldığında sanki sadece açlık ve korku görülmektedir.

2-Bağ Sahipleri

“Biz onları (Mekke ahalisini), o ashab-ı cenneti (bağ sahiplerini) denediğimiz gibi denedik. Onlar sabah olunca (o bağın mahsullerini) devşireceklerine yemin etmişlerdi. İstisna da yapmıyorlardı. (İnşaallah demiyorlardı.) Derken onlar uykuda iken Rabbinden bir dolaşan ona dolaşıvermişti de, o bahçe kapkara kesildi. Derken sabaha yakın birbirlerine seslendiler: ‘Haydi devşirecekseniz ürününüzü toplamaya erkenden koşun!’ dediler. Hemen fırladılar. Aralarında fısıldaşıyorlar, ‘sakın bugün bağınıza bir yoksul sokulmasın’ diyorlardı. Zanlarınca mahrum etmeye güçleri yeterek erkenden gittiler. Bağı gördüklerinde ‘biz, dediler, herhalde yanlış gelmişiz. Hayır, hayır, mahrum edilmişiz.’ En mu’tedilleri ‘demedim mi size tesbih etseydiniz’ dedi. ‘Sübhansın ya Rabbena, dediler. Bizler doğrusu zalimlermişiz.’ Sonra birbirlerini kınamaya başladılar. ‘Yazıklar olsun bizlere, bizler doğrusu azgınlarmışız. Ola ki Rabbimiz bize onun yerine daha iyisini verir. Biz bütün rağbetimizi Rabbimize çeviriyoruz.’ İşte böyledir azap ve elbette ahiret azabı daha büyüktür, şayet bilselerdi.”6

Rivayete göre, kıssada anlatılan bağın sahibi salih bir zat idi. Mahsul zamanı fakirleri çağırır, bolca verirdi. Bu zat ölünce oğulları “babamız gibi yaparsak geçimimiz zor olur” diye düşündüler. Mahsul toplama zamanı gelince, fakirlere duyurmadan bir sabah gizlice toplamaya karar verdiler. Fakat bağa gittiklerinde o gece bağın semavi bir afetle simsiyah kesildiğini gördüler.7

Bu kıssanın sonunda “işte böyledir azap ve elbette ahiret azabı daha büyüktür” denilmesi, nazarları birden dünyevî cezadan uhrevî cezaya çevirmektedir. Bu kıssada görüldüğü gibi, dünyada da azap vardır. Semavi afetler, haddini aşanlara her devirde haddini bildirmektedir. Dünya ahiretin tarlası olması ve dünyadakilerin ahirettekilere bir numune teşkil etmesi noktalarından, diğer âlemdeki büyük azabın da numunesi şu dünyada vardır. Bu azap, ehl-i küfre zecr tokadı olarak inerken, ehl-i imana şefkat tokadı şeklinde tecelli etmekte, onları intibaha ve gafletten uyanışa sevketmektedir. Nitekim anlatılan bu kıssanın kahramanları ehl-i küfür değildir, belki ehl-i gaflettir. Böyle bir cezayla karşılaşınca hemen kendilerine gelmişler “Sübhansın ya Rabbena! Bizler doğrusu zalimlermişiz… Yazıklar olsun bizlere, bizler doğrusu azgınlarmışız. Ola ki Rabbimiz bize onun yerine daha iyisini verir. Biz bütün rağbetimizi Rabbimize çeviriyoruz” demişlerdir.

Rivayete göre, bunlar ihlaslarına binaen kurtulurlar. Kıssanın başında bunlara “ashab-ı cennet” denilmesinin sebebi de bu hüsn-ü hatimeleri olsa gerektir.8

Hamdi Yazır, ayetin sonuç kısmını şöyle yorumlar:

“İşte böyledir azap.” Bilenleri, bilmek – anlamak kabiliyetinde olanları böyle dünyada uyandırır, yola getirir, hakka teslim ettirir. Daha büyük tehlikeden korunmasına ve daha büyük hayra ermesine sebep olur. Allahu Teâlâ’nın bela vermesinin, acı azap ile cezalandırmasının hikmeti de budur. “Ve elbette ahiret azabı daha büyüktür.” Mala değil, canadır. Geçici değil, ebedidir. O bir kere başa geldikten sonra intibahın faydası olmaz. İntibah arttıkça şiddeti artar… Ahiret azabı sonsuzdur. O tecrübeye gelmez, artık bütün tecrübeler onda tükenmiş, neticesini vermiş bulunur.”9

3-Son Bulan Servet

“Onlara iki adamı mesel olarak getir: Birine her türlü üzümden iki bağ verdik ve ikisinin de etrafını hurmalarla donattık. İkisinin arasına da bir ekinlik yaptık. Her iki bağ yemişlerini verdi, hiçbir şey noksan bırakmadı. Ayrıca iki bahçenin ortasından bir de nehir akıttık. O adamın başka geliri de var. Derken bu adam arkadaşıyla muhavere ederken dedi: Ben senden malca daha servetli, toplulukça daha kuvvetliyim.

Nefsine zulmeder bir halde bağına girdi ve dedi: Bunun helak olacağını asla zannetmiyorum. Kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Bununla beraber şayet Rabbime döndürülecek olursam, herhalde bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum.

Arkadaşı onunla muhavere ederek dedi: Seni bir topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, sonra da seni düzgün bir adam kılığına getirene küfür mü ediyorsun? (O’nu inkâr veya nimetlerine nankörlük mü yapıyorsun?) Lakin ben (diyorum ki), o Allah Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir kimseyi ortak koşmam. Eğer malca, evlatça beni kendinden az görüyorsan bağına girdiğinde ‘Maşaallah La kuvvete illa billah’ desen olmaz mıydı? Ola ki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir, seninkinin üzerine de semadan bir afet indirir de, yalçın bir toprak haline gelir. Yahut bağının suyu çekilir de, bir daha onu aramakla bulamazsın.

Derken bütün serveti istila edildi. Bunun üzerine, ona yaptığı masraflara karşı avuçlarını ovuşturdu kaldı. Bağ ise, çardakları üzere çöküp kalmıştı. ‘Ah, diyordu, n’olaydım Rabbime hiçbir ortak koşmamış olaydım.’ Allah’tan başka yardım edecek bir topluluğu da yoktu. Kendi kendini de kurtaramadı. İşte burada velayet, elhak Allah’ındır. O sevapça da daha hayırlı, sonuç bakımından da daha hayırlıdır.”10

Ayet, mü’min ve kâfir için bir temsil olarak değerlendirilmiştir.11 Kâfir, malıyla ve topluluğuyla mağrurdur. Mü’min ise, mütevazı, halim selimdir. Ehl-i küfür, mal ve kuvvetlerine dayanarak ehl-i imana karşı gururlanmak isterler. Fakat genelde şu dünyada bile bunun cezasını görürler. Güvendikleri mal, dayandıkları kuvvet ellerinden gidiverir. Bunun üzerine şaşkınlıktan ellerini ovuştururlar. Fakat artık yapacak bir şey kalmamış, malları bitmiş, kuvvetleri tükenmiştir.

Kehf suresi Mekkî surelerden olmak itibariyle,12 temsildeki iki adamın mağrur Mekke müşrikleriyle, onlarla aynı toplumda yaşayan bir avuç ehl-i imanı temsil etmesi de mümkündür. Nitekim ayetin sebeb-i nüzulünde bu manayı te’yit eder bir surette, “kâfirler mal ve kuvvetleriyle yoksul Müslümanlara karşı iftihar edince bu ayetler nazil oldu” denilmiştir.13

4-Ashab- ı Karye

“Onlara ashab-ı karyeyi (o şehir halkını) temsil getir. Hani oraya elçiler gelmişti. Onlara iki kişi göndermiştik, bunları yalanladılar. Biz de bir üçüncü ile kuvvet verdik de, varıp ‘biz size gönderilmiş elçileriz’ dediler.

Onlar dediler: Siz, ancak bizim gibi beşersiniz. Rahman hiçbir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.

Elçiler dedi: Rabbimiz biliyor, inanın biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Bize düşen ancak açık bir tebliğdir.

Onlar dediler: Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz sizi çekinmeden taşlarız ve elbette bizden size pek acıklı bir azap dokunur.

Elçiler dedi: Sizin uğursuzluğunuz kendinizden. Nasihat edildiniz diye mi böyle oldu? Doğrusu siz müsrif (aşırı giden) bir kavimsiniz.

Derken şehrin aksa’sından (ileri ucundan veya ileri gelenlerinden) bir adam koşarak geldi, şöyle dedi: Ey kavmim, uyun o elçilere! Uyun hidayet üzere olup sizden bir ücret istemeyenlere. Hem bana ne oluyor ki, beni yaratana ibadet etmeyeyim. Ve siz de O’na döndürüleceksiniz. Hiç ben O’ndan başka ilahlar mı edinirim? Eğer o Rahman bana bir keder dilerse onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve beni kurtaramazlar. Şüphesiz ben, o vakit apaçık bir dalalette olurum. Haberiniz olsun ki, ben Rabbinize iman ettim, gelin beni dinleyin!

(Şehit edildi) de, kendisine denildi: ‘Haydi gir cennete!’ Dedi: No’lurdu kavmim bilselerdi, Rabbimin beni bağışladığını, beni ikrama mazhar kıldığını.

Arkasından kavminin üzerine semadan bir ordu indirmedik, indirecek de değildik. Ancak bir sayha ile onları helak ettik, derhal sönüverdiler. Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine her gelen elçi ile istihza ediyorlardı. Görmediler mi, kendilerinden evvel ne kadar milletler helak etmişiz. Onlar hiç onlara dönüp gelmiyorlar. Hepsi ancak bizim huzurumuzda toplanıyorlar.”14

Ashab-ı Karye kıssası, Hz. Peygamberi tanımayan ve Müslümanlara her türlü ezayı reva gören Mekke müşriklerine karşı getirilen bir temsildir. Ekser müfessirlere göre, kıssada bahsedilen şehir Antakya, elçiler ise Hz. İsa’nın havarileridir. Bunların üçüncüsü olan Şem’un daha hikmetli hareket eden biridir.15

Hamdi Yazır iki elçiyi Hz. Musa ve Hz. İsa, bunların davalarını te’yid ve takviye eden üçüncü elçiyi Hz. Peygamber olarak değerlendirir.16

Bu mesel, gerek üzerlerine azap hak olanları uyarmak ve gerek bir öğüt olan Kur’ân’a uyanları müjdelemek sadedinde, peygambere vadedilen inkılapların mühim bir misalini vermektedir. Yani, Hristiyanlığın karşısında müşrik Romalılar nasıl söndüyse, İslamiyet’in karşısında da öyle devletler sukut edecek, “O’dur ki Rasulünü hidayet rehberi ve hak dinle gönderdi. O’nu her dinin üstüne çıkaracak. Şahit olarak da Allah yeter!”17 ayetinin sırrı zahir olacaktır.”18

1 Nahl, 112

2 Zemahşeri, II, 431; Ebussuud, V, 145

3 Râzî, XX, 127

4 Zemahşeri, II, 431; Alûsî, XIV, 243

5 Ebu Zehra, s. 260

6 Kalem, 17-33

7 Zemahşeri, IV, 143-144; Beydâvî, II, 515

8 Yazır, VIII, 5284-5285

9 Yazır, VIII, 5284-5285

10 Kehf, 32-44

11 Zemahşeri, II, 483; Beydâvî, II, 11; Kurtubi, X, 259

12 Süyûti, I, 30

13 Râzî, XXI, 124

14 Yasin, 13-32

15 Zemahşeri, III, 317; Beydâvî, II, 279; Kurtubi, XV,12

16 Yazır, VI, 4016

17 Fetih, 28

18 Yazır, VI, 4015

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir