6. DERS: HURUF-U MUKATTAA

الٓمٓۚ “Elif – Lâm – Mim” (Bakara, 1)

Burada dört mebhas vardır.

Birinci Mebhas

İ’caz, الٓمٓۚ ufkundan teneffüs etmiştir.1 Çünkü i’câz, belâğat letaifi parıltılarının imtizacından tecelli eden bir nurdur.

Bu mebhaste bir kısım letaif var. Bunların her biri ince olsa bile, tamamı bir fecr-i sadıktır.

الٓمٓۚ sûre başlarındaki diğer kardeşleriyle beraber, bütün kelimelerin unsurları olan hece harflerinin yarısını teşkil eder, dikkat et!2

-Alınan bu harfler, alınmayanlara nisbetle daha çok kullanılmaktadır.

-Kur’ân, almış olduğu bu harflerden “elif ve lâm” gibi dile kolay olanları tekrar etti.

-Kur’ân mukattaat harflerini hece harflerinin sayısınca yirmidokuz sûre başında zikretti.

-Kur’ân bu harfleri alırken mehmuse, mechure, şedide, rihve, müsta’liye, münhafida, münfetiha gibi çift olan harf guruplarından yarısını; tek olanlardan ise, kalkale gibi ağır olanlardan azını, zellaka gibi hafif olanlardan çoğunu almıştır.3

-Alınan harflerin tabiatları, seciye olarak daha latîftir.

-Kur’ân bu harfleri alırken beş yüz dört ihtimal arasından bu tarzı seçmiştir. Öyle ki, harflerin tabiatlarına göre yarısını almak, ancak bu şekilde mümkün olmaktadır. Çünkü çoğunun taksimatı iç içedir, birbirine girmiştir ve farklı farklıdır. Her birinin bu şekilde yarısının alınmasında acip bir garabet (dikkat çekicilik) vardır.

Bu lem’aların mezcinden i’câz nuru derleyemeyen kimse, başka değil ancak kendi zevkini kınasın!

İkinci Mebhas

Bil ki: الٓمٓۚses veren bir şeye vurup dikkat çekmek gibi, muhatabı uyarır, dikkatini toplar. Çünkü garabetiyle garip ve acip bir şeyin öncüsüdür.

Bu mebhasda de bazı letaif var:

-Harfleri hecelemek ve isimdeki harfleri parça parça söylemek, müsemmanın nereden doğduğuna bir işarettir.4

-Harfleri böyle birer birer söylemek, müsemmanın vahid-i itibari olup mürekkeb-i mezci olmadığına bir işarettir.

-Harfleri kesik kesik hecelemek, san’atın maddesini göstermeye bir işarettir. Seninle yazı hususunda yarışmak isteyen kimseye kâğıt ve kalemi önüne bırakman gibi, sanki Kur’ân şöyle diyor: “Ey söz sultanları olduğunu iddia eden inatçılar! İşte önünüzde harfler. Ben yaptığımı onlarla yapıyorum.”

-Mananın ihmalini remzeden harfleri tek tek söylemek, “Biz hakîkatleri, kıssaları ve dinî hükümleri bilmiyoruz ki sana mukabele edelim.” şeklindeki mazeretlerini kesmeye işaret eder. Sanki Kur’ân şöyle der: “Ben sizden ancak belâğatin nazmını istiyorum, öyleyse uydurma şeyler türünden de olsa Kur’ân’ın mislini getirin.”

-Harfleri isimleriyle söylemek, kıraat ve kitabet ehlinin âdetindendir. Kelamullahı kendisinden dinledikleri zât ise, çevresiyle beraber ümmîdir. Dolayısıyla -insan seciyesine nazaran onların ilk telakkileri beklenenin aksi olmakla beraber- şu manaya bir remiz vardır: “Bu kelâm O’ndan meydana gelmiyor, aksine O’na ilka ediliyor.”

-Harfleri hecelemek kıraatin esası ve başlangıcıdır. Bu durum ima eder ki: Kur’ân özel bir yolun müessisidir ve ümmî insanlara bir muallimdir.5

Her ne kadar bazıları ince de olsa, bu iplerin nescinden âli bir nakış görmeyen kimse belâğat san’atına yabancıdır, belâğat ehlinin fetvalarını taklit etsin.

Üçüncü Mebhas

الٓمٓۚ son derece vecizliğe işarettir. Vecizlik ise Kur’ân’ın i’câzının iki esasından biridir.6

Bu mebhasta bazı letaif vardır:

الٓمٓۚ müteselsil kıyas-ı temsiliyle şu manaya remz eder, işaret eder, ima eder, telvih ve telmihte bulunur: “Bu Kur’ân Allah’ın ezeli kelâmıdır. Cebrail Onu Muhammed’e (asm) getirmiştir.”

Çünkü nasıl ki Kur’ân’ın tamamındaki ayrıntılı hükümler, bazen uzun bir sûrede icmalen irtisam eder. Bazen uzun bir sûre, işaret olarak kısa bir sûrede temessül eder. Bazen kısa bir sûre, remzen bir ayette münderic olur. Bazen bir ayet, telvihen bir kelâmda mündemiç olur. Bazen bir kelâm telmihen bir kelimeye girer. Bazen bu câmi kelime “sîn-lâm-mîm” gibi huruf-u mukattaada görülür.

Kur’ân’ın Bakara sûresinde, Bakara’nın Fatiha’da, Fatiha’nın Bismillahirrahmanirrahîmde, Bismillahirrahmanirrahîm’in Besmelede bulunması gibi…7 Aynı şekilde الٓمٓۚ de de böyle olması caizdir.

İşte bu müteselsil temsilî kıyasa istinad ile ve ذٰلِكَ الْكِتَابُ işaretiyle الٓمٓۚ den şu mana tecelli eder: “Bu Kitab, Allah’ın ezeli kelâmıdır. Cebrail onu Hz. Muhammed’e (asm) indirdi.”

– Huruf-u mukattaa İlâhî şifreler gibidir. Allah bu harfleri, şifre anahtarları yanında olan peygamberine göstermiş, ama fikr-i beşer eli henüz buna uzanamamıştır.

الٓمٓۚ Kur’ân’ın indiği zâtın zekâsının şiddetine bir işarettir. Öyle ki, remiz O’na açıktan ifade gibidir.

– Harfleri birer birer söylemek, bunların kıymetinin sadece manalarında olmadığına, “Esrâr-ı huruf” yani “harflerin sırları” ilminin keşfettiği üzere, sayıların münasebeti tarzında harfler arasında fıtrî münasebetler olduğuna bir işarettir.

الٓمٓۚ birer birer okunmasıyla halk, vasat ve şefe mahreçlerine işaret eder.8 Bu işaret, zihni dikkate zorlamaya ve ülfet perdesini yırtmaya remzeder. Ta ki harflerin hilkatindeki (yaratılışındaki) renk renk nakışların acaibini mütalaaya sevk etsin.

Ey elini belâğat san’atına bulaştırmış kişi! Bu letaifin parçalarını bir araya getir, hepsine bir bütün olarak bak, kulak ver. Ta ki bu letaif sana, “bu Allah’ın kelâmıdır” manasını okusun.

Dördüncü Mebhas

الٓمٓۚ kardeşleri olan diğer mukattaat harfleriyle beraber arz-ı endam ettiklerinde sanki şöyle nida ediyorlar:

Biz önderleriz. Kimseyi taklit etmeyiz, bir imama tabi olmadık. Üslûbumuz bedi’dir, tarzımız gariptir.”

Bunda da bazı letaif vardır:

– Hatipler ve fasihler bir modeli örnek alırlar, o minval üzere nescederler, gidilmiş bir yolda giderler. Ama bu tarza “daha önce hiçbir insan ve cinn el sürememiştir.”

– Kur’ân, fevatih ve mekatıı ile (başlarıyla ve sonlarıyla) olduğu gibi kaldı.9 Dostlarının benzeme şevki ve düşmanlarının muaraza isteği gibi sebepler varken misli getirilemedi, taklid edilemedi. Şahit istersen, işte milyonlar Arabî kitaplar! Bunlardan Kur’ân’a denk veya O’na yakın bir kitap görebilir misin? Kella! Hatta sıradan, cahil bir insan bile o kitapları Kur’ân’la kıyasladığında, birbiriyle karşılaştırdığında, nazarı ona şöyle nida edecektir: “Bu, onların mertebesinde değildir. Bu durumda ya hepsinin altındadır, bu ise bizzarure muhaldir. Öyleyse -matlup olduğu üzere- hepsinin üstündedir.”

İşte, âmi bir insan da Kur’ân’ın i’câzından bu şekilde nasibini almaktadır.

-İnsan san’atı ilk çıktığında çok cihetlerle kaba ve noksan, zarafetten mahrum oluyor, sonra tekemmül edip tatlılaşıyor. Ama Kur’ân’ın üslûbu daha ilk çıktığında zarafet, taravet ve gençliğiyle zuhur etti. Telahuk-u efkâr (fikirlerin birbirine eklenip ilâve edilmesi) ve birbirinden çalmakla ömür süren fikirlere meydan okudu ve onlara galip geldi. Bu galebe ile “Kur’ân, güçlerin ve kuvvetlerin yaratıcısı olan Allah’ın san’atındandır.” diye ilan etti.

Ey belâğat nesimini koklayan kişi! Senin arı misal olan zihnin bu dört mebhasın çiçeklerinden “şehadet ederim ki bu Allah’ın kelâmıdır” balını toplamıyor mu?

1 Kur’anda “nefes alan sabaha” yemin edilir. (Tekvir, 18). Güneşin doğmasıyla karanlık bitmekte, âdeta dünya rahat bir nefes almaktadır.

2 Sûre başlarında gelen huruf-u mukattaada, 28 harften 14 ü kullanılmıştır.

3 Bunlar harf gruplarıdır. Kıraat ilminde bunlarla ilgili ayrıntılı bilgiler verilir. Yumuşak veya sert olmak gibi benzeri ortak özellikleri olanlar belli bir grupta toplanır. Bazı harfler birden fazla grupta yer aldıklarından bunların bu tarz seçimi ayrı bir letafet olarak arz-ı endam eder.

4 Burada müsemmadan murat, Bakara sûresidir veya Kur’ân-ı Kerimdir. Yani gerek bu sûre, gerekse Kur’ân-ı Kerim bu harflerden meydana gelmiştir. Bunda “siz de bu harfleri kullanmaktasınız. Haydi, bu harflerle Kur’an gibi bir kelam meydana getirin!” mesajı vardır. Mesela mahir bir ressam, “istesem ben de senin gibi resim yapabilirim” diyen birine resim malzemelerini gösterip “ben şunlarla bu resimleri yapıyorum, haydi sen de yap görelim” diyerek meydan okur.

5 Ümmî, dünyevî bir tahsil görmeyen, okuma ve yazması olmayan anlamındadır. Peygamberimiz için Kur’ân’da “Nebiyy-i Ümmî” denilir. (A’raf, 157) Vahiy, “ümmiyet” denilen bu sâfiyet aynasında tezahür etti. Âlemlerin Rabbi, o şanlı elçisini kimseye talebe etmedi. Bu okuma tâ “oku” emri gelinceye kadar tehir edildi. Bu emri alan Nebiyy-i Ümmî kâinat kitabını Rabbinin ismiyle okudu. Ondaki hikmetleri, ince manaları, gayeleri anlattı. İnsanın mahiyetini, hakîkatini, vazifesini öğretti. İnsanlık âlemine Kur’ân’ı tâlim etti.

6 Diğeri ise nazmıdır. Müellif, bu eserinin başında şöyle der: “İ’câz, Kur’ân’ın nazmından tecelli eder. O parlak i’câz, ancak nazmdaki nakıştandır.”

7 Besmele, Bismillahirrahmanirrahîm’in kısaltılmış şeklidir.

8 Bunlar sırasıyla boğaz, üst damağın ortası ve dudak mahreçleridir.

9 Bundan murat, sûre başlarıyla, ayetlerin ve sûrelerin sonları olabilir. Nitekim tahlili yapılan huruf-u mukattaa da sûre başlarıyla alâkalıdır. Müellif 25. Söz olan “Mu’cizât-ı Kur’aniye” isimli risalesinde, ayet sonlarında sıkça yer alan İlâhî isimlerin sırlarına da temas eder.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir