الٓمٓۚ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “İşte şu, o kâmil Kitap. Onda hiç bir şüphe yok. Müttakiler için bir hidayettir.” (Bakara, 2)
Bil ki: Kelâmın güzelliğinin kendisiyle parladığı belâğatın esaslarından biri, vadilerden akan suların orta bir yerde toplanması veya aynı havuza çok yerlerden suların dolması misali,
– O kelâmı meydana getiren unsurların birbirine cevap vermesi,
– kayıtların birbirini çağrıştırması,
– hepsinin asıl maksada destek olması
– ve her birinin kendi takati nisbetinde maksada medet vermesidir. Böylece şairin şu sözünün bir tasdiki ve timsali olmaktır.
عِبَاراتُنا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلَى ذَاكَ الْجَمَالِ يُشيرُ
“Senin hüsnün bir ama farklı farklı ibarelerimiz.
Her birimiz o cemale işaret ederiz.”
Mesela وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ “Rabbinin azabından bir kokucuk onlara dokunacak olsa…” (Enbiya, 46) ayetine dikkatle bak.
Bu ayet “zıddı zıddından yansıtmak” sırrıyla, azabın azını göstererek dehşetini bildirmek için sevk olunmuştur.
إِنْ “Eğer”
Görmez misin, şek bildiren “eğer” ifadesi nasıl da azlığa medet veriyor!
مَسَّ “Dokunsa”
“İsabet” yerine “dokunmak” kelimesi nasıl da azlığa ve sadece kokusunu duyurmaya işaret ediyor!
نَفْحَةٌ “Bir kokucuk”
Bir defa dokunmayı ve küçüklüğü ifade eden bu kelime, nasıl da manasıyla, sığasıyla ve sonundaki tenviniyle azlığa telvihte bulunuyor!
مِنْ “…den”
Bu ifade, baziyet ile nasıl da azlığa ima ediyor!1
عَذَابِ “Azab”
“Nekal” gibi daha şiddetli azap kelimeleri yerine, bu kelime nasıl da azlığa remzediyor!
رَبِّ “Rabb”
Rab isminden anlaşılan şefkat nasıl da azlığa işaret ediyor! Ve hakeza kıyas et!
Böylece bunların her biri kendine has ciheti ile maksada medet veriyor.
Bu ayete, kardeşlerini kıyas et ve özellikle الٓمٓۚ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “İşte şu, o kâmil Kitap. Onda hiç bir şüphe yok. Müttakiler için bir hidayettir” ayetine bak. Çünkü bu ayet, Kur’ân’ı medhetmek ve kemâlini isbat etmek için zikredilmiştir.
d الٓمٓۚ eki bir görüşe göre olan kasem,2
ذٰلِكَ “İşte şu” ifadesindeki işaret, mahsusiyet ve uzaklık,
الْكِتَابُ deki elif-lam,
لاَرَيْبَ ف۪يهِۚ “Onda hiç bir şüphe yok” ifadesiyle isbatta bulunmasının tamamı bu maksat için birbirine cevap verir ve birbirinin elini tutar. Bunların her biri asıl maksadı desteklediği ve ona kendi hissesini verdiği gibi -velev ince de olsa- dayandığı delile de remizde bulunur.
İstersen الٓمٓۚ deki yemine dikkat et.3 Maksadı te’kid ettiği gibi, tazim vasıtasıyla da kendisine remz edilen davaya delil olması için altında bulunan mezkûr letaifin ortaya çıkması yönünde bakılmasını işar eder.4
Sıfatlarla beraber zâta rücu için kullanılan ذٰلِكَ ‘deki işarete bak. Bu,
– Ya الٓمٓۚile işaret edilene,
– Veya Tevrat ve İncil’de müjdelenene bir işarettir.
İşte bu ذٰلِكَ tazimi ifade ettiği gibi, deliline de telvihte bulunur. Çünkü kendisi ile yemin edilen şey ne büyüktür! Tevrat ve İncil’in müjdelediği (bir kitap) ne kadar mükemmeldir!
Sonra, akıl ile anlaşılan bir meseleye göz ile görülen bir şey gibi işaret edilmesine dikkat et. Ta ki, bununla tazim ve ehemmiyet ifade ettiği gibi, Kur’ân’ın zihinleri cezp eden bir mıknatıs gibi olduğuna, nazarların ona yöneldiğine, her hayali kendisi ile meşgul olmaya zorladığına işaret ettiğini göresin. Binaenaleyh, gözler hayale müracaat ettiğinde gerisinden O’nun azametini görecek derecede tezahür etmesiyle, doğruluğuna olan güvenine ve gözlerden ırak kalmaya sebep olan zaaf ve hile gibi hâllerden müberra olduğuna lisan-ı hâlle remzeder.
Sonra ذٰلِكَ den anlaşılan uzaklık manasını tefekkür et. Çünkü o uzaklık, Kur’ân’ın kemâlini ifade eden yüce rütbesini gösterdiği gibi, bunun deliline de ima eder. Yani, o Kur’ân, beşerî kitapların gittiği yolu takip etmekten uzaktır. Bu durumda, ya hepsinin altındadır, bu ise bilittifak batıldır. Öyleyse hepsinin fevkindedir.
Sonra الْكِتَابُ daki elif-lam hakkında düşün. Çünkü o, kemâli gösteren hasr-ı örfiyi5 ifade ettiği gibi, muvazene kapısını açar. Bununla telmihte bulunur ki: Kur’ân bütün kitapların güzelliklerini cem etmekle beraber, onlara ziyade gelmiştir, öyleyse hepsinin en mükemmelidir.
Sonra الْكِتَابُ tabiri üzerinde dur. “Kitap” ifadesi, kıraat ve kitabet ehli olmayan bir ümminin san’atı olamayacağına nasıl telvihte bulunuyor?
لَا رَيْبَ فِيهِ “Onda hiç bir şüphe yok.”
Bunda iki cihet var:
Zamirin mercii, ya hükme veya Kitaba bakar.6
Birinciye göre -ki Miftah sahibi Sekkaki bu görüştedir- “yakînî olarak, şeksiz bir şekilde” demektir. Bu da O’nun kemâlini isbat için bir cihet ve tahkik olur.
İkinciye göre -ki Keşşaf sahibi Zemahşeri bu görüştedir- kemâlinin sübûtu için bir te’kid olur.
Her ikisine göre de لَا رَيْبَ فِيهِ َ “Onda hiç bir şüphe yok.” ifadesinin altından “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin.” (Bakara, 23) sesi gelir ve onun has deliline remzeder.7
لَا “Hiç bir”
Bu ifadedeki istiğrak, var olan şüpheleri idam ettiği sebebiyle, şu şiiri inşad eder:8
وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلاً صَحِيحاً وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقِيمِ
“Sahih sözü ayıplayan nice kimse vardır.
Bunun sebebi, hasta anlayıştandır.”9
Ayrıca, mahallin tereddütlerin tevellüdüne kabil olmadığına işaret eder. Çünkü siperlere öyle emareler bırakmıştır ki her taraftan birbirlerine seslenirler ve hücum eden şüpheleri tardederler.10
فِيهِ “Onda”
Bu ifadedeki zarfiyete gelince, diğer harf-i cerlerden biriyle değil de, bununla ifade edilmesi, nazarı Kur’ân’ın içine nüfuz ettirmeye;11 onun içindeki hakîkatlerin sathi nazarla yüzeyine konan evham tozlarını tardedip uçurmasına bir işarettir.
Ey tahlil yoluyla terkibin kıymetine ünsiyet eden, bütünle parça arasındaki farkı anlayan kişi! Bütün bu kayıt ve hey’etlere birden bak! Ta ki her birinin has delili ile beraber müşterek maksada nasıl hissesini bıraktığını, her tarafından nasıl belâğat nuru fışkırdığını göresin.
Bil ki: Bahsinde bulunduğumuz “İşte şu, o kâmil Kitap. Onda hiç bir şüphe yok. Müttakiler için bir hidayettir” ayetlerinin cümleleri arasında atıf halkalarıyla bir bağ yoktur. Çünkü aralarında tam bir ittisal ve teanuk vardır. Tamamı önceki ve sonraki ile birbirine sımsıkı tutunmuştur. Dolayısıyla, bunlardan her biri, bir cihetle bütününe delil olduğu gibi, diğer cihetle de her birinin neticesidir.
Gerçekten de i’câz, bu ayet üzerinde birbiriyle kenetlenmiş, iç içe girmiş on iki münasebet çizgisinin nesciyle nakışlanmıştır.
Tafsil istiyorsan şuna dikkat et:
الٓمٓۚ mana olarak şuna ima eder: “İşte bu, kendisiyle meydan okunan kitap! Var mı meydana çıkan!” Sonra, O’nun mu’cize olduğuna telvih eder.
ذٰلِكَ الْكِتَابُ “İşte şu, o kâmil Kitap” ibaresini tefekkür et. Çünkü o, sarahaten şunu bildirir: O, kardeşi olan diğer kitaplara ziyade gelmiş ve onlara galebe etmiştir. Sonra, müstesna, mümtaz ve misli getirilmez olduğuna telmih eder.
لَا رَيْبَ فِيهِ “Onda hiç bir şüphe yok” manasını tedebbür et. Bu ifade, Kur’ân’ın şekke mahal olmadığını ifade ettiği gibi, yakîn nuruyla münevver olduğunu da ilan eder.
Sonra هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Müttakiler için bir hidayettir” ifadesine bak. Çünkü bu, Kur’ân’ın doğru yolu gösterdiğini sana anlattığı gibi, onun hidayet nurundan tecessüm etmiş olduğunu da ifade eder.
İşte, bunların her biri, birinci mana itibarıyla arkadaşlarına bir delil ve ikinci mana itibarıyla da onlardan her birine bir netice olur.
Oniki rabıtadan üç tanesini misal olarak zikredeceğiz, diğerlerini sen kıyas edebilirsin.
1- الٓمٓۚ Bu Kur’ân her muarıza meydan okuyor. Öyleyse en mükemmel kitaptır. Öyleyse yakînîdir. Çünkü kitabın kemâli yakîn iledir. Öyleyse beşer için mücessem hidayettir.
2- ذٰلِكَ الْكِتَابُ Kur’ân emsaline üstün geldi. Öyleyse mu’cizdir veya mümtaz ve müstesnadır. Çünkü O’nda hiç bir şekk yoktur. Çünkü o müttakilere doğru yolu gösterir.
3-هُدًى لِلْمُتَّقِينَ İstikametli yola irşad eder. Öyleyse yakînîdir. Öyleyse mümtazdır. Öyleyse mu’cizdir.
Diğerlerini sen istinbat edebilirsin.
Hidayet kitabı
هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Müttakiler için bir hidayettir” kısmına gelince:
Bil ki: Bu kelâmın güzellik kaynağı dört noktadandır:
1-Mübtedanın hazfı. Çünkü bunda ittihad hükmünün müsellem olduğuna bir işaret vardır. Sanki mübtedanın zatı, haberin kendisi içindedir. Hatta öyle ki sanki aralarında zihinde bir farklılık yoktur.
2-İsm-i failin masdar ile değiştirilmesi. Çünkü bunda hidayet nurunun tecessüm edip bizzât Kur’ân cevherinin kendisi olduğuna bir remiz vardır. Kırmızı rengin kıpkırmızı bir cisimde tecessüm etmesi gibi…12
3- هُدًى deki nekralık.13 Bunda Kur’ân hidayetinin son derece dakik olup künhüne tam erilemediğine, son derece geniş olup ilmen tam kuşatılamadığına bir ima vardır. Çünkü bir şeyin nekra gelişi ya dakiklik ve gizlilikten veya ihata edilemeyecek kadar geniş olmasındandır. Bundan dolayıdır ki, bir kelimeyi nekra olarak getirmek bazen tahkir için olur, bazen de tazim için olur.
4- لِلْمُتَّقِينَ deki vecizlik. Müttakiler yerine “O Kur’ân’la müttaki olacak kimseler” denilebilirdi. Mecaz-ı evl14 ile hidayetin meyvesine ve tesirine işaret için veciz ifade etti, ayrıca hidayetin vücuduna burhan-ı inni’de bulundu.15 Çünkü bir asırdaki muhatap, öncekilerle istidlalde bulunur, ondan sonra gelecekler de onunla istidlalde bulunurlar.
Eğer desen: Bu az, sayılı noktalar sebebiyle beşer takatinden hariç olan belâğat nasıl meydana gelir?
El-cevap: Teavün ve içtimada acip bir sır vardır. Çünkü inikâs sırrıyla üç şeyin güzelliği bir araya geldiğinde beş gibi olur, beşin güzelliği on gibi olur, onun güzelliği kırk gibi olur. Çünkü her bir şeyde bir nevi in’ikas (yansıma) ve bir derece temessül vardır. Nasıl ki iki aynayı karşı karşıya getirdiğinde, o ikisinde çok aynalar görülür veya onları lambayla aydınlattığında her birinin ziyası, şuaların yansımasıyla artar. Nükteler ve noktaların içtimaı da bunun gibidir. Bu sır ve hikmetten dolayı, her cemal sahibi ve her kemâl sahibinin güzelliğine güzellik katmak için kendi emsaline katılmaya ve nazirinin elinden tutmaya nefsinde bir meyil taşıdığını görürsün. Hatta taş, taşlığıyla beraber kubbeli binada ustasının elinden çıkınca, düşmekten kurtulmaları için kardeşinin başıyla temas halinde olup meyleder, başını eğer. Öyleyse teavün sırrını idrak etmeyen insan taştan daha camiddir! Çünkü taşlardan öylesi var ki, kardeşiyle muavenet için başını eğer!
Eğer desen: Hidayet ve belâğatin gereği; beyan, vuzuh ve zihinleri teşettütten korumaktır. Peki, bu gibi ayetlerin açıklamasında zihinleri karıştırıcı ihtilafları olan, çok çeşitli ihtimaller ortaya koyan, birbirine aykırı terkip cihetleri beyan eden müfessirlere ne diyeceğiz? Bunlar arasında hak nasıl tanınır?
El-cevap: Bunların tamamı her bir muhataba göre hak olabilir. Çünkü Kur’ân sadece bir asrın insanlarına değil, bütün asırların insanlarına, bir tabakaya değil, bütün tabakalara, bir sınıfa değil, bütün beşer sınıflarına nazil oldu. Bunlardan her birinin fehimden bir hissesi ve nasibi vardır. Hâlbuki nev-i beşerin fehmi derece derece farklılık arzeder. Zevki, cihet cihet tefavüt eder. Meyli, farklı farklı olur. İstihsan ettiği şey, vecih vecih ayrılır. Lezzeti, nev’ nev’ çeşitli olur. Tabiatı, kısım kısım değişir. Nice şey vardır ki bir taifenin nazarı onu beğenirken diğer taife beğenmez. Bir tabaka insan bir şeyden lezzet alırken bir başka tabaka ona tenezzül etmez. Ve hakeza kıyas et…
İşte bu sır ve hikmetten dolayı Kur’ân çoğu yerde tamim için hassı hazfetmiştir, ta ki her bir muhatabı zevk ve istihsanının muktezasını takdir etsin.16
Kur’ân, cümlelerini nazmetti ve onları öyle yerleştirdi ki, pek çok muhtemel cihetler bunlardan açılır. Bunun hikmeti, Kur’ân’ın muhtelif fehimleri müraat etmesidir, ta ki her fehim kendi hissesini alsın. Ve hakeza kıyas et…
Öyleyse,
– Arabi ilimler onu reddetmemek,
– Belâğata uygun olmak,
– Makasıdu’ş-şeria Usûlü ilminin kabul etmesi şartıyla, bu vecihlerin tamamı murad olabilir.17
Bu nükteden anlaşıldı ki, Kur’ân’ın i’câz vecihlerinden birisi onun nazmı, bir diğeri de her bir asrın ve her bir insan tabakasının fehmine uygun olacak bir üslûbla ifade etmesidir.
1 Baziyet: Bir şeyin bir kısmı. Mesela, “kitabı okudum” dediğimizde tamamını okuduğumuz anlaşılır. Ama “kitaptan okudum” dediğimizde tamamını değil, bir kısmını okuduğumuz anlaşılır.
2 Müfessirler, bu harflerin yemin manasını ifade ettiğine de dikkat çekmişlerdir.
3 “Bu böyledir” demekle “Vallahi bu böyledir” demek arasında büyük bir vurgu farkı olması gibi, الٓمٓۚ deki yeminde de benzeri bir vurgu vardır.
4 Birisi bir meseleyi yeminle ifade edince muhataba “Allah Allah, acaba bunda ne var?” dedirtir.
5 Mesela “Hoca geldi” denildiğinde aslında hangi hocanın geldiği belli değildir. Ama böyle mutlak zikredilen bir ifade kemâline masruf olduğundan, orada bulunan hocalar içinde en kâmil olanın geldiğine delâlet eder.
6 Yani, Kur’ân’ın en kâmil kitap olmasında veya bizzât kendisinde asla şüphe yoktur.
7 Kur’ân’ın mislinden bir sûre getirilemeyişi, O’nda asla bir şüphe olmadığının has delilidir.
8 İstiğrak: Dâhil olduğu bütün fertleri içine alan. “Onda hiç bir şüphe yok” ifadesi, her türlü şüpheyi reddeder. İnşad: Şiir okuma. Şiiri kaidesine uygun ahenk ile okuma.
9 Bu şiir, şair Mütenebbi’nin divanında yer alır.
10 Bu ifadelerde, kaleyi ele geçirmek üzere yapılan saldırının, el birliğiyle püskürtülmesi tablosu çizilmektedir.
11 Harf-i cer: “Kitaba, kitabı, kitaptan…” örneklerinde olduğu gibi, Türkçede isme bitişik olarak gelen eklerin Arapçada karşılığı olan مِنْ – فِي gibi harflere denilir.
12 Mesela, siyah kömür iyice tutuştuğunda, kıpkırmızı bir hâl kesbeder. Ona bakan kimse, onu kömür olarak değil renk olarak görür. “Ömer adildir” yerine “Ömer adalettir” denildiğinde mana çok daha kuvvetli ifade edilmiş olur. Bu ifadede, “O, her şeyiyle adalettir. Adalet onda tecessüm etmiştir” gibi manalar hissedilir.
13 Nekra: Belirsiz olan. Başında elif-lam olmayan harf-i tarifsiz isim. Mesela, “bir çocuk gördüm” dediğimizde bu çocuğun kim olduğu bilinmemektedir. Ama “çocuğu gördüm” dersek bilinen bir çocuktan bahsetmiş oluruz.
14 Mecaz-ı evl: Bir şeyi ilerde ulaşacağı durum ile ifade etmek. Tıbta okuyan talebeye “doktor” denilmesi gibi… Hâlbuki henüz doktor değildir, ama ilerde olacaktır. Kur’ân’ın “müttakilere hidayet olması” da benzeri bir mecaz taşır. Çünkü ona muhatap olanlar, onun dersiyle ilerde müttaki kimseler olacaklardır.
15 Duman ateşe delalet ettiği gibi, Kur’an ile takva mertebesini elde eden müminler de Kur’an’ın hakkaniyetine delil olurlar.
16 Tamim için hassı hazfetmek: “Falan kitabı okur” dememiz tahsis olur. “Kitap okur” dediğimizde ise tamim etmiş oluruz. Mesela Bakara sûresinin 25. ayetinde “iman eden ve salih amel işleyenler için cennetler olduğu” müjdelenir. Burada salih amelin neler olduğu anlatılmamış, genel bir ifadeyle ifade edilmiştir. Çünkü “salih amel” kavramı şartlara göre farklılık arzedebilir. Mesela sağlıklı kimse için “şükür” salih amel iken, hasta biri için “sabır” salih amel olur. Bir amirin makamında vakur olması güzeldir. Ama aynı tavrı evinde devam ettirmesi tekebbür sayılır. Kişinin kendi malından cömertlik yapması takdire şayandır. Ama başkalarının malından vermesi hıyanet olur…
17 Makasıdu’ş – şeria: “Dinin temel maksatları” demektir. Bu temel maksatların başlıcaları şunlardır: Dinin korunması. Nefsin (canın) korunması. Aklın korunması. Neslin korunması. Malın korunması.
