Bil ki: Bu ayetin nazmı da, diğer kardeşleri gibi üç cihetledir:
-Ayetin tamamının öncesiyle nazmı.
-Cümlelerin kendi aralarında nazmı.
-Her cümledeki kelimelerin nazmı.
Ayetin öncesiyle nazmı
Bil ki: Ayetin bildirdiği mananın önceki ayetlerle farklı irtibatları, onlara uzanmış çeşitli çizgileri vardır. Şöyle ki:
Görmez misin Kur’ân, bu sûrenin başında kendini medhetti, peşinden iman eden ve salih amel işleyen mü’minleri övdü, bu ayetle de imanın neticesi ve salih amelin meyvesine nasıl işaret etti.
Keza, önceki ayetlerde kâfirleri zemmedip münafıkların kötülüğünü ortaya koydu, onların ebedi azabı netice veren yollarını beyan etti, bu ayetle de ebedi saadet nuruna telvihte bulunup onlara gösterdi, ta ki bu büyük nimeti kaybetmekle pişmanlıkları kat kat olsun.
Sonra, “ey insanlar! Rabbinize ibadet ediniz” diye insanları mükellef kıldı. Mükellefiyette ise meşakkat, külfet ve bazı dünyevî hazır lezzetlerin terki vardır. İşte bu ayetle de, nefislerini hoşnut etmek ve kendilerine güven vermek için ilerde kavuşacakları nimetlerin kapılarını açıp onlara gösterdi.
Sonra, mükellefiyetin esası olan iman rükünlerinin en birincisi olan tevhidi öncesinde isbat etti, bu ayetle de,
-Tevhidin meyvesi,
-Rahmetin unvanı,
-Allah’ın rızasının mukaddimesi olan cenneti ve ebedi saadeti göstermek suretiyle sarih olarak beyan etti.
Sonra, “Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içinde iseniz…” ayetiyle Kur’ân’ın mu’cize olduğunu göstererek iman rükünlerinin ikincisi olan nübüvveti isbat etti. Bununla ve matvi bir şekilde önceki ayetle de nübüvvet vazifesine ve “Kur’ân lisanıyla uyarmak ve müjdelemek” şeklinde Peygamberin mükellefiyetine işaret etti.
Tezad da bir münasebet olduğu sırrıyla, hemen yakınındaki ayette uyardı, korkuttu, sakındırdı. Bu ayette de vaadde bulundu, teşvik etti, müjdeledi.
Nefsi boyun eğdiren, itaati devam ettiren ve vicdanı aklın hükmüne muti kılan şey, terğib ve terhibi cem’ ederek korku ve şevk hislerinin heyecana getirilmesidir. Çünkü aklın hükmü ve emri geçicidir, bundan dolayı vicdanda daimi bir muharrikin ve âmirin bulunması gerekir.
Ayrıca, önceki ayette ahiretin iki kısmından birine işaret etti, bu ayetle de ebedi saadetin menbaı olan diğer kısmı tamamladı.
Keza, orada ateş ile cehenneme telvihte bulundu, burada ise açıktan cenneti beyan etti.
Sonra bil ki: Cennet ve cehennem,
-hilkat şeceresinden (yaratılış ağacından) ebede doğru uzanıp giden bir dalın iki meyvesidir.
-Kâinat silsilesinin iki neticesidir.
-Kâinat mahsullerinin iki mahzenidir.
-Ebede doğru akıp giden kâinatın iki havuzudur.
Evet, kâinat çalkalanır, şiddetli bir hareketle birbirine karışır. Ardından cennet ve cehennem ortaya çıkar, her biri kendine münasip sakinlerle dolar.
Bunun izahı:
Allah (celle celaluh), akılların anlamaktan aciz kaldıkları pek çok hikmetlerle, ibtila ve imtihan için bir âlem yaratmayı murat etti ve nice hikmetler için bu âlemin tağyir ve tahavvülünü istedi. Şerri hayırla mezcetti, faydanın içine zarar kattı, güzelliğin içine çirkinlik bıraktı. Bunları (şerri, zararı ve çirkinliği) cehenneme ulaştırdı; hayrı, faydayı ve güzelliği cennette tecelli edecek şekilde sevketti.
Hem beşeri denemek, onları müsabakaya sevk etmek ve bu imtihan meydanında o beşerde farklılıklar ve değişikliklerin vücudunu murat etti, kötüleri iyilerle karıştırdı. Ardından tecrübe vakti tamamlanıp irade-i İlâhiye onların ebediliğine taalluk edince, eşrarı (kötü insanları), وَامْتَازُوا اْليَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ “Ey mücrimler, bugün ayrılın!” hitabına hedef kıldı. (Yasin, 59) Ebrarı (iyi kimseleri) ise, فَادْخُلُوهَا خَالِدينَ “Ebedî kalmak üzere girin cennete” hitabıyla taltif ve teşrif etti. (Zümer, 73)
Bu iki farklı insan grubu birbirlerinden ayrılınca kâinat tasaffi etti. Zarar ve şer maddesi; fayda, hayır ve kemâl unsurundan ayrılıp bir tarafa çekildi.
Elhasıl: Kâinata dikkatle bakılsa onda iki esas unsur ve uzanmış iki damar görülür. Bunlar ayrılıp ebedilik kazanınca, cennet ve cehennem olurlar.
Mukaddime
Bu ayet, öncesiyle beraber kıyamet ve haşre işarettir. Bu meselede medar-ı nazar dört noktadır:
1-Âlemin harabının imkânı ve ölmesi
2-Bunun vukuu
3-İmar ve ihyası
4-Bunun vukuu
1- Kâinatın ölümünün imkânı
Bil ki: Tekâmül kanunu altına giren şeyde neşv ü nema vardır. Neşv ü neması olanın tabiî bir ömrü vardır. Tabiî ömrü olanın fıtrî bir eceli olur, ölümün hükmünden kurtulamaz. İstikra (tüme varım) yoluyla ekser nev’ilerin fertlerinin ölümleri buna delildir.1 Nasıl ki insan küçük bir âlemdir, harabiyetten kurtulamaz. Öyle de âlem dahi büyük bir insandır, elbette o da ölümden kurtulamaz. Nasıl ki ağaç kâinattan bir nüshadır, tahribe ve çözülmeye maruzdur; onun gibi şecere-i hilkatten gelen silsile-i kâinat, tamir için tahribe maruz kalacaktır. Şayet fıtrî ömründen önce irade-i ezeliye ile bir fırtına veya harici bir maraz ona arız olmazsa ve onun Sanii daha önce onu harap etmezse, bizzarure ve alâ külli hâl, hatta fennî bir hesapla bir gün gelecek, o günde,
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْۙ “Güneş dürüldüğünde…”
وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْۙ “Yıldızlar saçılıp döküldüğünde…” (Tekvîr, 1-2)
اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْۙ “Sema yarıldığında” (İnşikak, 1) manaları görülecek, fezada acip bir hırıltı ve dehşetli bir sesle büyük insanın sekeratı tezahür edecek.
2-Bunun vukuu,
-Bütün semavi dinlerin icmaı,
-Her bir selim fıtratın şehadeti,
-Kâinatın tağayyür, tebeddül ve tahavvülünün işareti ile sabittir.
Şayet âlemin sekeratını ve can çekişmesini tasavvur etmek istersen, bil ki:
Kâinat dakik, ulvî bir nizamla birbirine bağlanmış ve hayret verici bağlarla birbiriyle bütünleşmiş hâldedir. Gökteki yıldızlardan biri “kün” emri veya “mihverinden çık!” hitabına mazhar olunca, âlemin can çekişmeye başladığını görürsün. Bakarsın ki sonsuz fezada yıldızlar çarpışıyor, gök cisimleri birbirine vuruyor, bunun sonucu olarak gök gürler gibi dehşetli sesler yükseliyor, birbirinin yüzüne çarpıyor, yıldızlar bu arzımız büyüklüğünde, belki daha büyük kıvılcımlar atıyorlar. En küçük kurşunu arzımızdan daha büyük milyonlar top güllesinin patlamasının sonucunda meydana gelen bir ölüm hırıltısını hayal edebilirsen et…!
İşte bu ölümle hilkat çalkalanır, kâinat birbirinden ayrılır, cehennem kendi aşiretini ve maddesini alarak bir tarafa çekilir; cennet, taifesini toplayıp kendini meydana getiren unsurlardan medet alarak tecelli eder.
Eğer desen: Kâinat niçin değişken, geçici, tahribe müheyya, ardından da kıyamet günü ebedi, muhkem, sabit olacak şekilde yaratıldı?
El-cevap: Hikmet ve inayet-i ezeliye, tecrübe ve ibtilayı, istidatlardaki neşv ü nemayı, kabiliyetlerin zuhurunu, ahirette hakiki gerçekler olacak nisbî hakîkatlerin ortaya çıkmasını, nisbi mertebelerin vücudunu ve akılların idrak edemeyeceği çok hikmetleri iktiza etti.2 Sani (celle celaluh), farklı tabiatları birbirine kattı, zararları menfaatlerle mezcetti, şerleri hayırlar arasına yerleştirdi, çirkinlikleri güzelliklerle bir araya cem’ etti. Kudret eli zıtları hamur gibi yoğurdu ve kâinatı tebeddül, tağayyür, tahavvül ve tekâmül kanununa tabi kıldı. Ne zaman ki imtihan meydanı kapandı, ibtila zamanı sona erdi, hasad vakti geldi, Sani (celle celaluh) birbirine karışmış zıt şeylerin bir daha değişmemek üzere tasfiyesini, tağayyür sebeplerinin temyizini, ihtilaf meydana getiren maddelerin ayrılmasını inayetiyle murat etti.
“Birbirine uygunluk intizamın şartıdır, nizam ise devamın sebebidir” sırrı ile, cehennem, zevali olmayan muhkem bir cisimle, وَامْتَازُوا اْليَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ “Ey mücrimler, bugün ayrılın!” hitabına mazhar oldu. (Yasin, 59) Cennet, esasatıyla beraber müebbet, müşeyyet bir cisimle tecelli etti.
Sonra Allah Teâla kâmil kudretiyle bu iki ebedi diyarın sakinlerine asla bozulup dağılmayacak muhkem bir vücut verdi. Bu dünyada çökmeye sebep olan değişme, bünyeye giren ve çıkan maddelerin farklı nisbette olmasındandır. Ahirette ise, nisbetler istikrarlı olduğu için çözülmeye ve dağılmaya yol açmayan bir tağayyür söz konusu olabilir.
3-4- Bozulan âlemin imar ve haşrinin imkân dâhilinde olması ve vukuu
Bil ki: Tevhid ve nübüvvetin, sadece naklî delille isbatı sahih olmaz.3 Zira bu, devri gerektiren bir durumdur.4 Buna binaen Kur’ân onlarla ilgili aklî delillere de işaret etmiştir.
Haşre gelince, onun isbatı hem akılla, hem de nakille yapılabilir.
Aklî delil ise, “onlar ahirete yakînen inanırlar” ayetinin tefsirinde elden geldiğince beyan ettik, ona müracaat et.
Özü şudur: Nizamı nizam, rahmeti rahmet ve nimeti nimet eden ancak haşrin gelmesidir…
Naklî delil ise, Kur’ân -ı Mu’cizül- Beyan ile beraber, bütün peygamberlerin vukuuna dair beyanlarıdır.
Aklî delile de remzeden naklî delil ise: Fahreddin Razinin bu ayeti tefsirindeki açıklamalarına müracaat et. Çünkü O, haşri isbat eden ayetleri birer birer saymıştır.
Elhasıl: Nev’ilerin pek çoğunda haşrin nazirelerine, benzerlerine ve emsallerine dikkat eden herkes, çeşitli emarelerden hareketle cismanî haşrin ve ebedi saadetin vücuduna süratle intikal eder.
Cümlelerin birbiriyle nazmına gelince:
Bil ki: Bu ayetin cevher misal cümlelerinin ve silsilesinin kendisine dizilmiş olduğu ip şudur:
Saadet-i ebediye iki kısımdır.
Birincisi ve en önemlisi: Allah’ın rızası, taltifi, tecellisi ve kurbiyeti.
İkincisi: Cismanî saadet. Bu da mesken, yiyecek ve aile hayatıyla olur. Bu nimetleri tamamlayan ve mükemmel kılan şey ise, devam ve sürekliliktir.
Birincisinin kısımları, tafsilden müstağnidir veya tafsili gayr-ı kabildir.
İkincisinin kısımları ise:
Bunlardan meskenin en latîfi, nebatatı arasında suların aktığı meskenlerdir. Görmez misin, şiire ilham veren, kalplerde aşkı coşturan ancak köşklerinin altında ve bostanları arasında suyun şırıltı ve şıpıltıları olması ve nehirlerin ıslık çalarak akmalarıdır.
Yiyecekten murat rızktır. Rızkın lezzetinin kemâli, kût olması yönüyle kendisine ülfet ve ünsiyet olmasında; meyve olması yönüyle ise lezzetinin kemâli, bir cihette yenilenmesindedir. Çünkü ülfet edilmiş olması hükmüyle, nimetin yüksek derecesi ve emsallerine üstünlüğü bilinir.
Keza, lezzeti tamamlayan hususlardan biri de, onun kendi amelinin karşılığı olduğunu bilmektir.
Bir başka husus ise, itminan lezzetinin meydana gelmesi için o nimetin menba ve mahzeninin göz önünde hazır olmasıdır.
Aile hayatına gelince: Bil ki, insanın en şiddetli ihtiyaçlarından biri, müdavele-i muhabbet ve mübadele-i aşkta bulunmak, birbirine ünsiyet etmek, lezzette ortak olmak, hatta hayret ve tefekkür gibi durumlarda birbirine yardımcı olmak için kalbine mukabil bir kalbin bulunmasıdır. Görmez misin, hayrette kaldığı bir şeyi gören veya acip bir şeyde tefekküre dalan kişi, velev zihnen de olsa hayretini paylaşmada kendisine ortak olacak birini arar. Sonra, kalplerin en latîfi, en şefkatlisi ve en hararetli olanı kısm-ı sani, yani kadın kalbidir.
Sonra, ruhî imtizacı tamamlayan, kalbî ünsiyeti tekmil eden ve surî beraberliği safileştiren, kısm-ı saninin kötü huylardan ve nefret ettirici arızalardan uzak ve tertemiz olmasıdır.
Eğer desen: Yemek, şahsın hayatının devamı içindir. Çünkü bununla vücuttan ayrılan şeylerin tamiri gerçekleşir. Aile hayatı ise, insan neslinin devamı içindir. Hâlbuki ahirette şahıslar ebedidirler, onlarda tahvil ve çözülme söz konusu olamaz. Keza, ahirette tenasül de yoktur?
El-cevap: Ekl ve nikâhın (yemenin ve aile hayatının) faydaları, hayatın ve neslin devamına münhasır değildir. Hatta elemlerle dolu bu âlemde bile onlarda büyük bir lezzet varken, saadet ve lezzet âlemi olan cennette, bu ikisinde yüce ve nezih lezzetler nasıl olmaz?
Eğer desen: Burada lezzet, elemin def’inden ibarettir?5
El-cevap: Elemin defi lezzet sebeplerinden sadece bir tanesidir…6
Keza, ebedi âlemi bu âleme kıyas etmek, kıyas-ı maal- fârıktır. Hatta bu Horhor bahçesiyle o yüksek cennet arasındaki nisbet, ahiret lezzetleriyle onların şu dünyadaki benzerleri arasındaki aynı nisbettir.7 O cennet bu bahçeden sonsuz derece üstün olması gibi, ikisinin lezzetleri de o derece farklıdır. Bu büyük farklılığa İbni Abbas (r.a) şöyle işaret eder: “Cennette, dünya nimetlerinin sadece isimleri vardır.”
Cennette ebedilik ve lezzetin devamına gelince:
Bil ki: Lezzeti hakîkî lezzet yapan, ona zevalin ârız olmamasıdır. Çünkü nasıl ki elemin def’i lezzettir veya ona bir sebeptir, aynı şekilde lezzetin zevâli elemdir, hatta lezzetin zevâlinin tasavvuru da elemdir. Mecazi âşıkların şiirlerinin tamamı, bu elemden bir enin ve feryad u figandır. Hakiki aşka ulaşamayan her aşıkın divanı, ancak mahbubun zevalini tasavvurundan neşet eden bu elemden bir ağlama ve gözyaşıdır.
Evet, geçici lezzetlerin çoğu, bittiğinde daimî elemleri netice verir. Kişi ne zaman bunların zevalini hatırlarsa, bu ruhanî eleme tercüman olan “eyvah, vâ esefa” sözleri ağzından feveran eder.
Elemlerin çoğu ise sona erdiğinde daimî lezzetler kazandırır. Kişi bunları hatırladıkça, bunlardan kurtulduğu için manevî bir nimete işaret eden “oh, elhamdülillah” der.
Evet, insan ebed için yaratılmıştır. Onun hakiki lezzeti, ancak marifetullah, muhabbetullah, kemâl, ilim gibi ebedi şeylerde husule gelir.
Elhasıl: Lezzet ve nimet, ancak ve ancak daimi olduklarında lezzet ve nimet olurlar.
Bu dizilişi gördükten sonra, şimdi ayetin cümlelerini onda yerleştirebilirsin.
وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “İman eden ve salih amel işleyenleri müjdele!”
Bil ki: Allah Teâla insanları mükellef kıldı, nübüvveti isbat etti, peygamberi müjde ile ilgili emrini tebliğe mükellef yaptı, ta ki teklifin imtisalini sağlasın. Çünkü teklifte bir derece meşakkat ve dünyevî lezzetlerin terki vardır. Böylece Peygamber, Allah’ın azabını hatırlatmakla me’mur olduğu gibi, Allah’ın rızası, taltîfi ve kurbiyetini ve ebedi saadeti müjdelemekle de me’murdur.
أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ “Onlar için altlarından nehirler akan cennetler var.”
Bil ki: Daha önce geçtiği gibi, -cismanî bir varlık olması hasebiyle- insanın zaruri ihtiyaçlarının birincisi, mekân ve meskendir. Mekânın en güzeli, içinde bitkiler ve ağaçlar olanıdır. Bunun en latîfi, yeşillikleri arasında suyun aktığı yerlerdir. Bunun da en mükemmeli, ağaçların arasından ve köşklerin altından kesretle nehirlerin aktığı mekânlardır. Bundan dolayı ayette, “altlarından nehirler akar” denilmiştir.
Az önce işittiğin gibi, mekândan sonra insanın en şiddetli ihtiyacı ve cismanî lezzetlerin en mükemmeli yeme ve içmedir. Ayette “cennet ve nehir” kelimeleriyle bu ikisine işaret edilmiştir.
Rızkın en mükemmeli, benzerlerine üstünlük derecesinin bilinmesi için, me’luf ve me’nus olan, yani kendisine ülfet ve ünsiyet edilendir. Meyvenin en lezizi, daima yenilenmesidir. Lezzetin en safisi, elde edildiği yerin malûm ve yakın olmasıdır. Bunların en lezzetlisi, kendi amelinin karşılığı olduğunun bilinmesidir. Bundan dolayı ayette كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ “Her ne zaman o cennetlerden bir meyve ile rızıklandırılsalar, ‘bu daha önce de rızıklandığımız şeydir’ derler” denilmiştir.
Yani “dünyada bunlarla rızıklandırılmıştık veya şimdikinden daha önce benzeri rızıklar bize verilmişti.”
وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا “Rızıkları onlara benzer olarak verilir.”
Bil ki: Hadiste “cennet nimetlerinin şeklen dünyadakilere benzeyeceği, ama tatlarının farklı olacağı” ifade edilmiştir. İşte bu ayet, meyvedeki teceddüt lezzetine işaret eder. Lezzetin kemâli, şahsa hizmet edilmesi ve nimetlerin kendisine sunulmasıdır.
وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ “Onlar için orada tertemiz eşler vardır.”
Bil ki: Daha önce gördüğün gibi, insan kendisiyle sükûnete ereceği, birbirlerinin gözleriyle bakacağı, rahmetin en latîf lem’alarından olan muhabbetten istifade edeceği bir yakına, bir hayat arkadaşına muhtaçtır. Görmez misin, bu dünyada tam bir ünsiyet onlarladır.
وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Onlar orada ebedidirler.”
Bil ki: İnsan bir nimete rastlasa veya bir lezzete ulaşsa, zihnine ilk gelen şey “acaba bu devam edecek mi, yoksa zeval ile bizi elem içinde mi bırakacak” sorusudur. İşte bundan dolayı Kur’ân, “Onlar orada ebedidirler.” diyerek nimetin tekmiline işaret etmiştir. Bununla cennetin daimiliğini, onların ve eşlerinin orada devam etmelerini, lezzetlerin devamını ve istifadenin sürekli oluşunu anlatmıştır.
Her bir cümlenin kelimelerinin nazmı
وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “İman eden ve salih amel işleyenleri müjdele!”
وَ Bu atıf harfi, atfedilen iki şey arasında münasebet bulunması sırrıyla, önceki ayetin burnundan takattur eden “uyar” manasına bir işarettir.8
بَشِّرْ “Müjdele”
Bu ifade, remzeder ki:
-Cennet Allah’ın lütfu olup O’na vâcib değildir.9
-Yapılan amel, cennet için yapılmamalıdır.
“Müjdele” ifadesindeki emir şekli ise, “müjdeleyerek tebliğ et” manasına bir îmadır. Çünkü peygamber, tebliğ ile mükelleftir.
اَلَّذِينَ آمَنُوا “İman edenleri”
“Mü’minleri” demesi daha kısa iken bu ifadenin tercihi, sûrenin başında اَلَّذِينَ ile anlatılan mü’minlerin özelliklerine bir telvihtir. Bu, orada tafsilatıyla anlatılanın burada mücmel olanı beyan etmesi içindir. Burada onların iman etmeleri ve salih amel işlemeleri, اٰمَنُوا وَعَمِلُوا şeklinde geçmiş zaman sığasıyla ifade edilmiş, sûrenin başında ise يُؤْمِنُونَ “iman ederler” ve يُنْفِقُونَ “infak ederler” şeklinde geniş zaman sığasıyla anlatılmıştır. Bu, medih ve hizmete teşvik makamının şanının geniş zaman sığası olduğuna işarettir. Ama mükâfat ve karşılık verme makamına uygun olan, geçmiş zaman sığasıdır. Çünkü ücret, hizmetten sonradır.
وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Ve salih amel işleyenleri”
Buradaki وَ harfi “mugayeret” sırrıyla Mu’tezilenin dediğinden farklı olarak, amelin imana dâhil olmadığına ve amelsiz imanın da yetmediğine bir işarettir.10
Ayetteki “amel” lafzı, müjdelenen şeyin ücret gibi olduğuna bir remizdir.11
اَلصَّالِحَاتِ “Salih ameller” ifadesi mübhem ve mücmeldir. Mısırlı Şeyh Muhammed Abduh,12 “salih amellerin burada belirlenmeyip mutlak bırakılması, insanlar arasında malûm ve meşhur olmalarındandır” der. Ben de derim: “Bu mana ile beraber, sûrenin başına itimaden burada mutlak bırakılmıştır.”
أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ “Onlar için altlarından nehirler akan cennetler var.”
Bil ki: Burada ele alınacak olanlar:
– أَنَّ deki tahkik,
–ل (lâm) daki tahsis,
– لَهُمْ deki takdim,
– جَنَّاتٍ cennet kelimesinin çoğul ve elif lâmsız gelmesi,
– تَجْرِي cereyanın zikri
– مِنْ harfinin تَحْتِ ile beraber gelmesi.
– اَلْأَنْهَارُ “nehir” kelimesinin tahsisen kullanılması ve elif-lâmlı gelmesi.
Bütün bunlar, nemli, suyu çeken toprağın merkezî bir havuzu suyla beslemesi misali, ayetin sevkinden esas maksat olan “sürur ve mükâfatın lezzeti” manasına yardım eder, destek verirler.
أَنّ “Gerçekten”
Tahkîk için olan bu harfin gelmesi, bu derece azametli bir müjdede akıl tereddüt ettiğinden te’kide ihtiyaç olduğuna; ayrıca sürur makamının vehimlerden uzak olması gerektiğine bir işarettir. Çünkü (böyle bir makamda arız olabilecek) küçük bir vehim hayali kırar, süruru uçurur.
Keza, bunun sırf bir vaat olmayıp hakaiktan bir hakîkat olduğuna bir imadır.
لَهُمْ “Onlar için”
ل (Lâm) “İçin” anlamındaki bu harf, cennetin onlar için olmasına, onların buna malik olmalarına ve bir lütuf olarak buna liyakatlarına işaret eder. Bu ise, lezzeti tekmil ve süruru artırmak içindir. Yoksa çoğu kere bir hükümdar, bir zavallıyı misafir edebilir.13
لَهُمْ ün öne alınması, insanlar arasında cennetin onlara has kılındığına bir işarettir. Çünkü cehennem ehlinin hâlini düşünmek, cennet lezzetinin kıymetinin zuhuruna bir sebeptir.
جَنَّاتٍ “Cennetler”
“Cennet” kelimesinin çoğul gelmesi, cennetlerin birden fazla olduğuna, ayrıca amellerin mertebelerinin farklılığı nisbetinde mertebelerinin çeşit çeşit olduklarına bir işarettir.
Keza, cennetin her bir cüz’ünün yine bir cennet olduğuna bir remizdir.
Ayrıca, her bir insana cennetten düşen hissenin, cennetin genişliği sebebiyle cennetin tamamı gibi olduğuna, yoksa cemaat hâlinde bir yere sevk edilmeyeceklerine bir îmadır.14
Cennet kelimesinin elif-lâmsız gelişi, muhatabın zihnine “o cennette öyle şeyler var ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insan kalbine gelmiştir” manasını okur.15
Hem, cenneti muhatapların zihinlerine havale eder, ta ki her biri beğendiği, hoşlandığı tarz üzere hayâl etsin.
Keza, elif-lâmsız oluşu, sanki وَف۪يهَا مَاتَشْتَه۪يهِ اْلاَنْفُسُ وَتَلَذُّ اْلاَعْيُنُۚ “orada nefislerin hoşuna giden ve gözlerin lezzet aldığı her şey vardır” (Zuhruf, 71) ayetinden bedel gibidir.
تَجْرِي “Akar”
Bil ki: Bahçelerin en güzeli kendisinde su olandır. Bunların en güzeli, suları akandır. Bunların da en güzeli, akışı devamlı olandır. Bu lafızla, cennet nehirlerinin devamlı aktığına işaret etti.
مِنْ تَحْتِهَا “Altlarından”
Bil ki: Yeşillikler içinde akan suyun en güzeli, bu bahçeden safi olarak çıkması ve köşklerin altından şırıl şırıl akması ve ağaçların arasında münteşir olarak seyelanıdır. “Altlarından” diyerek bu üçüne işaret etti.
اَلْأَنْهَارُ “Nehirler”
Bil ki: Bahçelerde akan suyun en güzeli, çok olmasıdır. Sonra bunun da en güzeli, su arklarından benzeri suların peş peşe gelmesidir. Çünkü birbirine benzeyen şeylerin tenazur (birbirine bakma) durumlarıyla, parçaların kıymetinden çok daha ziyade güzellikler husûle gelir. Bunun da en güzeli, suyun tatlı, hoş leziz olmasıdır. مِنْ مَٓاءٍ غَيْرِ اٰسِنٍۚ “bozulmayan temiz sudan nehirler” (Muhammed, 15) ayeti buna dikkat çeker.16
İşte Kur’ân “nehir” lafzını kullanarak, bunu çoğul olarak ifade ederek ve elif-lâmlı kılarak bütün bunlara işaret etmiştir.
كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ “Her ne zaman o cennetlerden bir meyve ile rızıklandırılsalar, ‘bu daha önce de rızıklandığımız şeydir’ derler.”
Bil ki: Ayetin bu kısmının parçaları pek çok zımnî cümleler tazammun eder.
İstinaf cümlesi olması, mukadder bir suale cevap olduğundandır. Bu sual ise, müteselsil sekiz sualden memzuçtur. Şöyle ki:
Kur’ân’ın muhatapları böyle âli bir meskenle müjdelenince, muhatabın zihnine şu sorular gelir:
-Acaba orada rızık var mı, yoksa yok mu?
-Rızık varsa nereden geliyor ve ortaya çıkıyor?
-Bu cennetin kendisinden çıkıyorsa, ondaki hangi şeydendir?
-Cennet meyvelerinden ise, acaba bunlar dünya meyvelerine benziyorlar mı?
-Şayet benziyorlarsa, acaba birbirlerine de benziyorlar mı?
-Aralarında benzerlik varsa, acaba tatları farklı mı?
-Tatları farklı ise, acaba meyve koparıldığında yeri boş mu kalıyor, yoksa dolduruluyor mu?
-Yerine başkası geliyorsa, acaba ondan yenilmesi devam ediyor mu?
-Devam ediyorsa, acaba yiyenlerin hâli nasıldır? Sevinmiyorlar mı?
-Seviniyorlarsa, acaba ne diyorlar?
Bu soruları anladınsa şimdi bak, Kur’ân bu müteselsil sorulara bu cümlenin parçalarıyla nasıl cevap verdi:
كُلَّمَا “Her ne zaman”
Bu lafız devam ve tahkîke bir işarettir.
رُزِقُوا “Rızıklandırıldılar”
Bunun geçmiş zaman sığasıyla gelişi, vukuunun muhakkak olduğuna işarettir.
Keza, onların zihnine bu rızkın dünyadaki benzerini hatırlatmaya bir îmadır.
Meçhul sığa ile olması, meşakkatin olmayışına ve rızkın onlara getirilmesiyle hizmet edilen kimseler olduklarına işarettir.
مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ “Oradan herhangi bir meyve ile”
مِنْ ثَمَرَاتِهَا Yani “onun meyvelerinden” demek yerine tercihen böyle ifade edilmesi, mezkûr suallerdeki iki soruya cevap olması içindir.17
ثَمَرَةٍ “Meyve”
Bu kelimenin tamim ifade eden elif-lâmsız gelişi, hangi meyve olursa olsun rızık olduğuna bir işarettir.
رِزْقًا “Rızık olarak”
Bu kelimenin elif-lâmsız gelişi, bunun sizin bildiğiniz türden açlığı gidermek için yenilen bir rızık olmadığına bir işarettir.
قَالُوا “Dediler”
Bu lafız, hükmün bir lâzımı olarak onların kendi aralarında sevinçle ve hayretle konuştuklarına bir imadır.
هٰذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ “Bu daha önce rızıklandırıldığımız şey.”
Bil ki: Burada ıtlak, dört manayı tazammun eder:
1-“Bu, dünyada rızıklandırıldığımız salih ameldir.”
Amel ve amelin karşılığı arasındaki şiddetli irtibat sebebiyle, sanki amel ahirette sevap olarak tecessüm etti.
Sevinmeleri bundandır.
2-“Bu, tatları arasında büyük farklılık olmakla beraber dünyada rızıklandırıldığımız yiyeceklerdir.”
Hayretleri bundandır.
3-“Bu, biraz önce yediğimizin misli. Ülfet ve teceddüd lezzetini cem’ etmek için, şeklen benzerlik var, ama lezzeti farklı.”
Mutlulukları bundandır.
4-“Şu ağacın dalları üzerindeki meyve, aslında biraz önce yediğimiz meyve iken, ona bedel birden orda meydana geliyor. Sanki, o oluyor.”
Buradan da cennet meyvelerinin eksilmeyeceği anlaşılır.
وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا “Rızıkları müteşabih olarak getirilir.”
Bil ki: Bu cümle, önceki hükmü tasdik ve talîl için bir fezleke, bir tezyîl ve itiraziyedir.18
أُتُوا “Getirilir.”
Meçhul sığa ile rızıklarının getirildiğinin söylenmesi, onlar için cennette hizmetçiler olduğuna bir işarettir.
مُتَشَابِهًا “Müteşabih olarak”
Müteşabih kelimesi ise, biraz önceki işarette bahsedilen iki lezzetin cem’ine işarettir.19
وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ “Onlar için orada tertemiz eşler vardır.”
وَ Atıf münasebeti sırrıyla “onlar cisimleri için meskene ihtiyaçları olduğu gibi, ruhları için de sükûnete muhtaçtırlar” manasına işarettir.
لَهُمْ “Onlar için”
Bu zevcelerin onlar için ve onlara ait olduğuna bir işarettir. Tahsis ve hasra bir remizdir. Ayrıca, dünya kadınlarından başka kendileri için yaratılmış huriler olduğuna bir îmadır.
فِيهَا أَزْوَاجٌ “Orada eşler var”
Bu zevcelerin bu cennete layık olduklarına işarettir. Derecelerinin yüksekliği nisbetinde, onların da güzellikleri artar. Ayrıca bunda cennetin bunlarla süslendiğine, güzelleştiğine gizli bir ima vardır.
مُطَهَّرَةٌ “Tertemiz”
Bu kelime, bir Mutahhir’in onları tertemiz kıldığına bir işarettir. Kudret elinin tertemiz kıldığı ve kusurlardan uzak hâle getirdiği zevceleri nasıl olurlar sanıyorsun?
Keza, müteaddi, yani geçişli fiilden olmasıyla, dünya kadınlarının temizleme ve arındırmadan sonra, doğrudan temiz olarak yaratılan huriler gibi güzel hâle geldiklerine bir îmâdır.
وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ “Ve onlar orada ebedidirler.”
Hem onlar, hem eşleri, hem cennetin lezzetleri, keza cennetin tamamı ebedi olduğuna bir işarettir.
1 İstikra (Tüme varım): Fertlerden yola çıkarak genel bir sonuca ulaşmak. Çevremizdeki insanların birer birer ölümlerini görünce, “Bütün insanlar ölümlüdür.” sonucuna varmak gibi…
2 Nisbî hakîkatler: Sabit olmayan, başkalarına göre değişebilen gerçekler. Mesela, aynı su, yeni su içmiş birisiyle, susuzluktan ölme derecesine gelen bir kimse için farklı kıymetler taşır. Keza, yüz lira gibi bir para, zengin ve fakir için farklı şeyler ifade eder. Koyun, karıncaya göre büyük, file göre ise küçüktür. Orta seviyede bir âlim, kendisinden alt düzeyde olanlara göre “büyük âlim” kabul edilir. Ama kendisinden üst düzeyde olanların yanında “küçük” kalır. İlme; ibadet, zenginlik, cömertlik, cesaret gibi diğer değerleri kıyas edebiliriz. Kâinat ve insanlık âlemi, bu nisbi gerçeklerle renklenir, anlam kazanır. Bir de sabit gerçeklerin şahıslar tarafından farklı algılanmaları vardır.
3 Naklî delil: Kur’ân ve hadis-i şeriften getirilen delil. Herhangi bir mesele hakkında ayet veya hadis varsa, mü’min bir kimse buna böyle inanmakla mükelleftir. Mesela melekleri görmedik ama Kur’ân onların varlığını bize anlatıyor, Peygamber Efendimiz (asm), onları gören biri olarak onlardan söz ediyor. Dinin her meselesinde aklî delil aranmayabilir. Gerçi İslâm’ın meseleleri makûldür, akıl onları kabulde zorlanmaz. Ama -sayıları az da olsa- bazı meseleler aklı aşabilir. Şu var ki, “aklın fevkinde olmak”, akıl dışı olmak demek değildir.
4 Mesela, “Allah vardır, çünkü peygamber haber vermiştir.” “O peygamberdir, çünkü Allah O’nu göndermiştir” dediğimizde her iki hüküm de birbirine dayandırıldığı için devr-i batıl “kısır döngü” olur ve böyle bir delillendirme muteber sayılmaz.
5 Mesela, açlık bir elemdir, yemekle bu elem giderilir. İnsan tok iken yemek istemez.
6 Mesela, insanın hiçbir sıkıntısı olmasa da, bağ ve bahçede dolaşmak, tenezzühte bulunmak o insana lezzet verir.
7 Horhor, müellifin Vandaki medresesinin bulunduğu bahçenin adıdır.
8 Önceki ayette kâfirler için cehennem hazırlandığı bildirilmişti. Bunun haber verilmesi, “inanmadıkları takdirde onları böyle bir cehennemle uyar” manasını tazammun eder. Peygamberimiz hem beşir, hem de nezir olarak gönderilmiştir. Yani hem cennetle müjdeler, hem de cehennemle uyarır. “Burnundan” denilmesi istiare yoluyladır.
9 Yani kimsenin Allahtan bir cennet alacağı yoktur, ama O bir lütuf olarak cenneti ihsan edecektir.
10 Âlimlerin çoğunun değerlendirmesine göre iman ve amel ayrı ayrı şeylerdir. Amel, imandan bir cüz değil, onun kemâlinden bir cüzdür. Yani bir insan iman ettiğinde salih amelle bunu destekliyorsa, bu onun imanının kalitesini gösterir. İman bir ağacın köklerine, amel de onun meyvelerine benzetilebilir. Kökler zayıfsa meyveler az ve cılız olur. Onun gibi, amelde noksanlık imanın zayıf olmasına delâlet eder.
11 Bilindiği gibi, memurlar önce ücret alırlar, sonra ay boyunca bunu hak etmek için çalışırlar. İşçiler ise önce çalışır, sonra ücret alırlar. Cenab-ı Hak insanlara peşin olarak ücretlerini vermiş olmakla beraber, salih amel yapan mü’minlere, sanki daha önce bir ücret vermemiş gibi ücret verecektir. Bu, O’nun lütuf ve ihsanının bir tezahürüdür.
12 Muhammed Abduh: Mısır’ın meşhur âlimlerindendir. 1845 yılında doğdu. 1872 yılında Cemaleddin Afganî ile tanışması hayatında âdeta bir dönüm noktası oldu. Afganî’nin etkisinde kalmanın ötesinde, en önemli talebesi olarak tanındı. 1905 yılında vefat etti.
13 O misafir, orası kendine ait olmadığından tam lezzet alamaz.
14 Dünyada toplu konut bir ihtiyaçtan kaynaklanmıştır, ama cennette her bir ehl-i cennetin cenneti müstakil bir cennet gibi olacaktır.
15 Tırnak içindeki ifade bir hadis-i kudsîdir. Müslim, Cennet, 2.
16 Ayetin tamamı: “Müttakilere vaad edilen cennetin hâli şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan nehirler, tadı değişmeyen sütten nehirler, içenlere lezzet veren içecekten nehirler ve süzme baldan nehirler vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır.”
17 Bundan murat, şu iki sualdir: 1-Rızkı varsa nereden geliyor, ortaya çıkıyor? 2-Cennetten çıkıyorsa, ondaki hangi şeydendir?
18 Daha öncesinde “Bu daha önce rızıklandırıldığımız şey” denilmişti. Bu ifade ise, hem o manayı tasdik etmekte, hem bunun sebebini anlatmakta, hem onu biraz daha açmaktadır. Burada cümle içinde ara cümle olarak yer almıştır.
19 Yani, hem dünya nimetlerine benzer, hem de tat olarak çok farklıdır.
