Bil ki: Önceki ayet Kur’ân’ın esas maksatlarının birincisi olan tevhidi isbat ettiği gibi, bu ayet de dört maksadın ikincisi olan Hz. Muhammed’in (asm) nübüvvetini, mu’cizelerinin en mükemmeli olan Kur’ân’ın i’câzıyla tahaddi, yani meydan okuma ile isbat ediyor.
O’nun nübüvvet delillerini başka bir kitapta tafsilen ele aldığımızdan,1 burada altı mesele şeklinde hulâsa edeceğiz.2
Birinci mesele
Bil ki: Kıyas-ı hafi denilen muttarid intizamla beraber, Peygamberlerin hâlleri hakkında yapılan tam bir istikra, şunu netice verir: Onların nübüvvetine medar ve esas olan hâller, keza -zaman ve mekânla alâkalı özel durumlar müstesna- onların ümmetleriyle olan muameleleri, beşerin kemâl yaşında üstad-ı beşer olan Hz. Muhammed’de (asm) en mükemmel şekilde bulunmaktadır. Bu durum tarîk-ı evlâ ve kıyas-ı evlevî ile O’nun da Allah rasulü olmasını netice verir.3 Böylece bütün peygamberler, mu’cizelerinin dilleriyle, Saniin varlığına ve birliğine en parlak delil olan Hz. Muhammed’in (asm) sıdkına birer şahit olurlar.
Buna teemmül ile dikkat et.
İkinci mesele
Bil ki: Hz. Peygamberin her bir hâli ve her bir hareketi her ne kadar hârika olmasa da, mebde itibariyle sıdkına, netice olarak da hakkaniyetine telvihte bulunur. Hicretteki mağara olayında olduğu gibi, âdeten kurtuluş ümidi kalmadığı hâllerdeki tavrını görmez misin? Tam bir güven, itminan ve ciddiyetle diyor: لاَتَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَۚا “Üzülme, Allah bizimle beraber!”4
Nasıl ki hiçbir muarıza aldırmadan, tam bir itminanla, korkmadan ve tereddüt göstermeden davasını tebliğe başlaması sıdk üzere olduğuna delâlet eder, öyle de, harekâtının sonunda saadet-i dareynin (dünya ve ahiret saadetinin) esası olan kaideleri tesis etmesi, hakka isabeti ve hakîkate ulaşması O’nun hakkaniyetine bir delildir. Hareketleri tek tek incelenirse, bu böyledir. Ama O’nun hareket ve hâllerine bir bütün olarak bakarsan, ışık saçan şimşek misali, gözüne O’nun burhan-ı nübüvveti tecelli eder. Öyleyse görmeye çalış!
Üçüncü mesele
Bil ki: Onun zâtı nübüvvetine delil olduğu gibi, geçmiş zaman ve yaşadığı zaman, yani asr-ı saadet ve ayrıca gelecek zaman O’nun nübüvvetini tasdik hususunda ittifak etmiştir. Bu dört sayfayı mütalaa edeceğiz:
Önce teberrüken O’nun zâtını (asm) mütalaa ile söze başlayacağız.
Evvela dört nükteyi nazara almak gerekir:
1.Nükte: لَيْسَ الْكَحْلُ كَالتَّكَحُّلِ “Sun’î karagözlülük, fıtrî olan gibi değildir.” Yani, sun’î ve yapmacık olan şeyler, en mükemmel şekilde de olsa, tabiî ve fıtrî olanların mertebesine ulaşamaz, onun yerine geçemezler. Sun’î hareketin sürçmeleri ve yapmacık hâlleri onun sahte oluşunu îma eder.
2.Nükte: Ahlâk-ı âliyeyi hakîkat toprağıyla buluşturan ciddiyettir. O ahlâkın hayatını devam ettirmek ve tamamını intizam altına almak ancak sıdk iledir. Şayet sıdk onların arasından çekilse, rüzgârların savurduğu saman gibi olur.
3.Nükte: Birbirine uygun şeylerde karşılıklı meyil ve çekme olduğu gibi, zıd şeylerde de birbirinden uzaklaşma ve birbirini itme olur.
4.Nükte: Tek tek ipler zayıf olmasına rağmen, bunlardan meydana gelen halatın kuvvetli olması gibi, لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَيْسَ لِكُلٍّ “Cüzde olmayan küllde bulunur.”
Bu nükteleri anladığında bil ki: Hz. Muhammedin (asm) eserleri, siyeri ve tarihçe-i hayatı -düşmanlarının da kabul ettiği üzere- kendisinin yüce ahlâk üzere olduğuna, bütün âli hasletlerin O’nda içtima ettiklerine şehâdet eder. Bu ahlâkın imtizacının, basit şeylere tenezzüle izin vermeyen izzet-i nefs, haysiyet, şeref ve vakarı meydana getirmesi şanındandır.
Nasıl ki meleklerin yüceliği, şeytanların aralarına karışmasına izin vermiyor, öyle de böyle yüksek ahlâkın bir şahısta toplanması, onların aralarına hile ve yalanın müdahalesine asla izin vermez. Görmez misin, sadece şecaatle şöhret bulan bir kişi bile, kolay kolay yalana tenezzül etmez. Bütün güzel huylar bir kişide toplansa, nasıl olacağını sen düşün!
Buradan anlaşıldı ki, Hz. Peygamberin zâtı, güneş gibi kendine bir delildir.
Keza O’nun dört yaşından kırk yaşına kadar olan hâline dikkat ettiğinde -gençlik zamanı ve insanın o ateşli dönemi, gizli şeylerin ortaya çıkması, tabiatında bulunan hileli durumları açığa vurma vakti iken,- Hz. Peygamberin o dönemde tam bir istikamet ve metanet, gayet iffet, ıttırad ve intizamla yıllarını geçirdiğini görürsün. O inatçı, zeki muhatapları karşısında, hileyi ima eden hiçbir hâli olmamıştır.
Sonra kırk yaşında iken O’nu görürsün. Bu yaş, insanın hâllerinin melekeye, âdetlerinin karşı konulmaz ikinci bir tabiata dönüştüğü zamandır. Bakarsın ki, Peygamber (asm) hârika bir şahıs olarak zuhur etti, âlemde büyük, acip bir inkılâp gerçekleştirdi. Bu ise ancak ve ancak Allah’tandır.
Dördüncü mesele
Bil ki: Kur’ân’da O’nun lisanı üzere zikrolunan peygamber kıssalarını müştemil geçmiş zamanın sayfası O’nun nübüvvetine bir delildir. Bu meselede şu dört nükteyi nazara almak gerekir:
1.Nükte: Bir kimse bir fennin esaslarını alsa, ondaki ukde-i hayatiyeleri bilip onları yerli yerinde güzelce kullansa, sonra da iddiasını bunlara bina etse, onun bu hali o fende mahir ve uzman olduğuna delalet eder.
2.Nükte: Beşer tabiatına arif isen şunu görürsün: Bir insan, küçük de olsa bir cemaat karşısında, hakir de olsa bir davada, zayıf da olsa az bir haysiyetle, tereddüt göstermeden ve aldırış etmeden kolay bir şekilde küçük bir muhalefete ve yalana cesaret edemez.
Şimdi bak, gayet büyük bir haysiyet sahibi, gayet büyük bir davada, gayet kalabalık bir topluluk karşısında, kendisi okuması olmayan bir ümmî olmakla beraber, gayet şiddetli bir inada karşı, aklın tek başına halledemeyeceği konulara giriyor ve tam bir ciddiyetle bunları ortaya koyuyor, herkesin gözü önünde ilan ediyor. İşte bu durum, O’nun sıdkına ve bu hâlin kendisinden değil Allah’tan olduğuna delâlet etmez mi?
3.Nükte: Âdetlerin ve hâllerin talimi, olayların ve fiillerin telkiniyle medeni insanlar nezdinde bilinen nice ilimler vardır ki, bedeviler yanında meçhul ve nazaridir. Buna binaen, bedevilerin ve özellikle eski zamanda yaşayanların hâllerini değerlendiren, araştıran kimsenin, kendini o ıssız çöllerde farzetmesi gerekir.
4.Nükte: Ümmî bir zât, velev gramer gibi bir ilimde, bir fennin âlimleriyle münazaraya girse, sonra ittifaklı yerlerde onları tasdik ederek, ihtilaflı meselelerde düzelterek görüşlerini bildirse, bu durum onun üstünlüğü ve ilminin vehbi olduğu hususunda sana delil olmaz mı?
Bu nükteleri anladığında bil ki: Muhammed-i Arabî (asm) ümmî olmakla beraber, bize Kur’ân’ın lisanıyla önceki insanların ve peygamberlerin kıssalarını sanki onlarla beraber yaşamış, olanları görmüş gibi anlattı, onların hâllerini açıkladı, sırlarını şerhetti. Hem de herkesin içinde, zeki insanların dikkatini çekecek büyük bir dava ile kimseye aldırmadan anlattı. O kıssaların ukde-i hayatiyelerini (hayat düğümlerini), hassas noktalarını aldı, kendi davasına esaslar yaptı. Önceki semavî kitapların ittifak ettikleri meselelerde tasdik etti, ihtilaf ettikleri yerde doğrusunu gösterdi. Sanki İlâhî vahyin ma’kesi olan cevval ruhuyla tayy-ı zaman ve mekân eyledi, geçmiş zamanın derinliklerine daldı, olayları görüyormuş gibi beyan etti.5
Buradan anlaşılır ki, O’nun bu hâli, nübüvvetine bir delildir ve mu’cizelerinden biridir. Böylece, peygamberlerin nübüvvet delillerinin mecmuu, O’na manevî bir delil hükmündedir. Enbiyanın bütün mu’cizeleri de O’na manevî bir mu’cize hükmündedir.
Beşinci mesele
Asr-ı saadet ve özellikle Ceziretül-Arap sahifesini beyan hakkındadır
Burada da dört nükte vardır:
1. Nükte: Âleme dikkat ettiğinde, büyük de olsa bir hükümdara, büyük bir gayretle, çok büyük bir zahmetle uzun bir zaman zarfında velev küçük bir kavimden küçük de olsa bir âdeti veya velev zelil bir taifeden zayıf da olsa bir hasleti kaldırmasının çok zor ve müşkil olduğunu görürsün.
Şimdi bak, Hz. Peygamber hükümdar olmadığı hâlde, az bir zamanda, yapılan işin büyüklüğüne nisbetle az bir himmetle teşebbüste bulundu, nice âdetleri kökünden söktü, uzun zamandan beri devam edegelen, dem ve damarlara işlemiş nice kötü ahlâkı ortadan kaldırdı. Onların yerlerine, alışmış oldukları hallere son derece mutaassıp olan sayıca çok bir kavmin kalplerine defaten tekemmül eden güzel âdetleri ve ahlâkı yerleştirdi. Bunu son derece hârikulâde görmüyor musun?
2. Nükte: Devlet bir şahs-ı manevidir, teşekkülü bir çocuğun gelişmesi gibi tedricidir. Yeni kurulan bir devletin, hükümleri o millet için ikinci bir tabiat hâline gelmiş eski devlete galebe çalması zaman alır.
İşte, Hz. Peygamberin (asm),
-son derece ilerlemeye müheyya,
-âli, ebedi esasları mutazammın,
-birden büyük devletlere galip gelen,
-hâkimiyetini sadece dış görünüşte değil, zahiren ve batınen, maddeten ve manen devam ettiren çok büyük bir hükümet teşkil etmesi teşekkül-i devlet âdetine aykırı değil midir?
3. Nükte: Kahır ve cebr ile zâhiri bir tahakküm, sathî bir tasallut mümkündür. Lâkin fikirlere galip gelmek, ruhlar üzerinde hoş bir tesir bırakmak, daima vicdanlarda hâkimiyetini kurmakla beraber, insan tabiatına hükmetmek elbette hârikulâde durumlardandır, ancak ve ancak nübüvvetin mümtaz bir hassasıdır.
4. Nükte: Terhib ve terğible, korku ve mükellef kılma yollarıyla efkâr-ı âmmeyi (kamuoyunu) bir yere yönlendirmek ve irşad etmek mümkün olabilir. Ancak tesiri cüz’î, sathi ve geçici olur, bir zaman aklî muhakeme yolunu kapayabilir (ama daimi kapayamaz).
Hz. Peygamber ise,
-irşadı ile kalplerin en derin köşelerine nüfuz etti,
-en ince hisleri heyecana getirdi,
-kabiliyet goncalarını açtırdı,
-ahlâkı uyandırdı,
-gizli kalmış güzel hasletleri ortaya çıkardı,
-muhataplarındaki insaniyet cevherini feveran ettirdi
-ve onlardaki konuşma cevherini ortaya çıkardı. Elbette bu durum, hakîkatin şuaından alınmıştır ve hârikulâde hâllerdendir.
(İslâm öncesi) bir şahıs kız çocuğunu diri diri toprağa gömerken bir elem duymaz, müteessir olmaz iken, İslâma girince kısa zaman içinde karıncayı incitemez, bir hayvanın elemiyle elem duyar hâle geldi. Allah için söyle! Gözler önündeki böyle bir inkılâp, bir kanuna uyuyor mu?
Bu nükteleri anladınsa, şu noktalara dikkat et. Şöyle ki:
1. Nokta: İnsanlık tarihi şehadet eder ki, ferid bir dâhi, umumî bir kabiliyeti canlandırmaya, umumî bir hasleti uyandırmaya, umumî bir hissi ortaya çıkarmaya sebep olan kimsedir. Uykuda olan her hangi bir hissi uyandıramamışsa, zâtında büyük de olsa, çalışması boşa gider, tesiri geçici olur.
Yine tarih bize gösteriyor ki, en büyük insanlar hamiyet-i milliye,6 uhuvvet, muhabbet, hürriyet gibi umumî hislerden bir, iki veya üçünü uyandırmaya muvaffak olabilmişlerdir.
Bu durumda Hz. Peygamberin örtülü kalmış binlerce ulvî hisleri uyandırması, Ceziretül- Arabın geniş sahrasında dağılmış bedevi bir kavimde bu hisleri açığa çıkarması, feveran ettirmesi hârika değil midir? Evet, bu durum, hakîkat güneşinin ziyasındandır.
Ey muhatap! Kim bu noktayı aklına sokmazsa, Ceziretül – Arabı gözüne sokarız. Aradan on üç asır geçmiş7 ve insanlık medeniyet merdiveninde hayli ilerlemiş iken, İşte Ceziretül-Arab! Ey muanid! Haydi, en güvendiğin filozoflardan yüz tane seç. Bunlar yüz sene çalışsınlar. Acaba Hz. Muhammed’in (asm) kendi zamanına nisbetle yaptığının yüzden birini yapabilirler mi?
Madem yapamazlar ve asla yapamayacaklar. Öyleyse inadın akıbetinden kork!
Evet, bu hârikulâde durum, ancak ve ancak O’nun (asm) mu’cizelerinden bir mu’cizedir.
2. Nokta: Ayrıca şunu da bil: Muvaffak olmak isteyen kişi, Allah’ın “âdetullah” denilen kanunlarına karşı dürüst olması, fıtrat kanunlarıyla tanışması ve heyet-i içtimaiye ile münasebet hâlinde bulunması gerekir.8 Yoksa fıtrat, onu başarısız kılmakla susturacaktır.
3. Nokta: Keza, heyet-i içtimaiye ile ilgili bir meslekte hareket eden kimsenin, cereyan-ı umumiyeye muhalefet etmemesi gerekir, yoksa bu dolap onu sırtından atar, elinde olanları da kaybettirir. Öyleyse, Muhammed (asm) gibi bu ilahi cereyanda muvaffak olan birinin, hakka tutunduğu sabit olur.
Bunu anladığında, büyük çatışmalar ve acip inkılâplarla beraber uzun zaman dilimi içinde şeriatın hakîkatlerine dikkat et!9 Göreceksin ki o hakikatler, dakikliği yüzünden akıllara hemen görülmeyen fıtrat kanunlarının muvazenesini ve içtimai hayatın rabıtalarını tam bir münasebet ve itina ile muhafaza etmiştir. Öyle ki, zaman ilerledikçe dinin hükümlerinin fıtrat kanunlarıyla uygunluğu daha net ortaya çıkmıştır.
Bu durum gösteriyor ki, İslâmiyet nev-i beşerin fıtrî dinidir ve haktır. Dolayısıyla, bazen incelse de kopmaz. Görmez misin, İslâmiyet’in binler meselelerinden sadece hurmet-i riba ve vücub-u zekât (faizin haramlığı ve zekâtın farz olması) heyet-i içtimaiyeyi öldüren zehirler için şifa verici birer tiryak hükmündedir.10
Bu üç noktayla beraber bu dört nükteyi anladıktan sonra bil ki:
Muhammed-i Haşimi (asm) ümmidir, okumamış ve yazmamıştır. Görünüşte bir kuvveti yoktur. Kendisi de ecdadı da hükümdarlık yapmadı. Tahakküm ve saltanata meyli olmamakla beraber kalben tam bir güven içinde, gayet tehlikeli bir mevkide, gayet mühim bir makamda büyük işlere teşebbüs etti ve fikirlere galebe çaldı, ruhlara kendini sevdirdi, insan tabiatına hâkim oldu. Onların kalplerinin derinlerindeki köklü, vahşi ve uzun süredir devam eden pek çok âdet ve kötü ahlâklarını söktü. Sonra onların yerine gayet sağlam ve kuvvetli bir şekilde, sanki dem ve damarlarına işlemiş bir tarzda yüce ahlâk ve güzel âdetleri ekti. Vahşet köşelerinde sönmüş bir topluluğun kalplerindeki katılığı, ince hislerle değiştirdi, onlardaki insanlık cevherini ortaya koydu. Sonra onları vahşet köşelerinden çıkardı, medeniyetin zirvesine yükseltti ve kendi âlemlerine muallim yaptı. Onlara bir devlet kurdu. Bu devlet asa-yı Musa’nın yılanları birer birer yutması misali, diğer devletleri yuttu. Galip geldiğinde cevvâl bir şule ve parlak bir nur oldu, zulüm ve fesat rabıtalarını yaktı. Kısa bir zamanda bu yeni devleti şark ve garba hâkim eyledi.
Bu durum, O’nun mesleğinin hak olduğuna ve davasında sadık olduğuna delâlet etmiyor mu?
Altıncı mesele
Müstakbel sahifesi ve özellikle de şeriat meselesi hakkındadır
Bu meselede dört nükteyi nazara almak lâzımdır:
1. Nükte: Bir şahıs ne kadar hârika da olsa, ancak dört-beş fende ihtisaslaşır, meleke sahibi olabilir.
2. Nükte: Bir kelâm, farklı iki kişiden sadır olduğunda mütefavit olabilir. Söz aynı iken, nasıl ki birinin sathiliğine ve cehline delâlet eder, öyle de diğerinin maharet ve uzmanlığına delil olur. Çünkü biri, mebde ve müntehaya dikkat etmiş, siyak-sibakı nazara almış,11 diğer kelâmlarla münasebetini düşünmüş, uygun bir yerde güzelce kullanmış, verimli bir arazi taharri edip oraya ekmiştir. Bu hâl, bu kelam sahibinin harikalığını ve meleke sahibi olduğunu ortaya koyar.
Kur’ânın fenlerle ilgili fezlekeleri ve mültekatatı ancak bu kabildendir.
3. Nükte: Günümüzde mebadi ve vasıtaların gelişmesiyle, çocukların bile oynar hâle geldiği nice sıradan şeyler vardır ki, şayet bundan iki asır önce olsalardı, harikalardan sayılırdı. Bu durumda, İslâmın bu kadar uzun asırlarda şebabetini, taravetini ve garabetini (gençliğini, tazeliğini ve farklılığını) devam ettirmesi elbette hârikulâde hâllerdendir.
4. Nükte: İrşad, ancak ve ancak cumhur-u ekserin fikirlerinin kabiliyeti derecesinde olursa faydalı olur. Cumhur ise, genelde avamdır. Avam ise hakîkati çıplak olarak görmeye güçleri yetmez, ancak hayallerine yabancı gelmeyecek bir elbise ile görürlerse alabilirler. Bu nükteden dolayı, Kur’ân bu hakîkatleri müteşabihatla, temsillerle, istiarelerle anlatmış ve tam tekemmül etmemiş cumhuru yanlış telakkilere düşmekten kurtarmıştır. Ekseriyetin zâhiri hisle gerçeğe aykırı olarak inandığı meselelerde ise müphem ve mühmel bırakmıştır. Lakin buralara bazı emareler koyarak hakikate imada bulunmuştur.12
Bu nükteleri anladınsa bil ki:
Aklî delil üzere tesis edilen İslâm dini ve şeriatı; ruh terbiyesi, kalbin riyazeti ilmi, vicdan terbiyesi ilmi, beden idaresi fenni, ev işleri ilmi, medeni siyaset fenni, nizam-ı âlem ilmi, hukuk fenni, muamelat ilmi, içtimaî âdâb fenni.. gibi bütün esas ilimlerin ukde-i hayatiyelerini tazammun eden ulûm ve fünunun bir hülasasıdır.
Bununla beraber şeriat, gereken mevkilerde ve ihtiyaç duyulan yerlerde açıklama ve izahda bulunmuş, gerekmeyen veya zihinlerin almaya müsait olmadığı veya zamanın müsaade etmediği yerlerde ise bir özet ile kısaca ifade etmiş, bir esas ortaya koyup ondan hüküm çıkarmayı, meselelerin ayrıntılarını ve neşv ü nemasını akılların yapacağı meşverete bırakmıştır.
Aradan on üç asır geçmiş,13 fikirlerin birbirine eklenmesi ve neticelerinin genişlemesi ile fikirler zenginleşmiş iken, bütün bu fenler, hatta bunların üçte biri, medeni milletlerde, zeki kimseler arasında bile bir şahısta bulunmaz.
Vicdanını insaf ile süsleyen kişi, bu şerîatın hakîkatinin, daima ve özellikle o zamanda beşer takatının dışında olmasını tasdik eder ve ayette bildirilen “…Eğer yapamadınızsa -ki asla yapamayacaksınız-…” manasına can-ı gönülden inanır.
وَالْفَضْلُ مَا شَهِدَتْ بِهِ الْأَعْدَاءُ “Fazilet odur ki, düşmanlar da ona şehadet ede.”
İşte, Amerikalı filozof Carlayl, meşhur Alman edibi Geothe’den naklediyor.14 Kur’ân hakîkatlerine dikkatle nazar ettikten sonra soruyor: “Acaba medenî dünyanın İslâm dairesinde tekemmülü mümkün müdür?” Ve kendisi şu cevabı veriyor: “Evet, hatta şimdi de araştırmacılar bir cihetle İslâm dairesinden istifade etmektedirler.”
Sonra, bunu nakleden Carlayl şöyle diyor:
“Kur’ânın hakîkatleri cevval bir ateş gibi doğdu ve diğer dinleri yuttu. Bu, onun hakkıdır. Çünkü Hıristiyanların safsatalarından ve Yahudilerin hurafelerinden bir şey çıkmaz.”
İşte bu filozof “…haydi onun mislinden bir sûre getirin… Eğer yapamadıysanız -ki asla yapamayacaksınız-, o hâlde yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının…” (Bakara, 23-24) manasını tasdik etmektedir.
Eğer desen: Kur’ân ve O’nun müfessiri olan hadisler, her fenden bir fezleke aldı. Böyle çok fezlekeleri bir şahsın ihata etmesi mümkündür.
El-cevap: -İkinci nüktede işaret ettiğimiz gibi-, fezlekenin uygun yerde tam bir isabetle zikredilmesi ve -remizde bulunulan duyulmamış bazı şeylerle beraber- verimli bir arazide kullanılması gayet net ve şeffaf bir şekilde bu fende tam bir melekeyi ve bu ilimde tam bir bilgiyi gösterir. Böyle bir fezleke, o konuda ilim hükmüne geçer. Bir şahsın bunları yapabilmesi ise, mümkün değildir.
Bil ki: Bu değerlendirmelerin neticesi, öncelik olarak şu gelecek kaideleri göz önüne almandır:
-Bir şahıs çok fenlerde mütehassıs olamaz.
-Aynı kelâm iki şahsa nisbetle farklı neticeler verir. Birinden sudur ettiğinde altın, diğerinden ise kömür olur.
-Fenler telahuk-u efkârın (fikirlerin birbirine eklenmesi ve ilâve edilmesinin) bir neticesidir ve zamanla kemâlini bulur
-Geçmişte nazarî olan nice şey, şimdi bedihi hâle gelmiştir.15
-Geçmiş zamanı bu zamana kıyas etmek, kıyas-ı maal-farıktır.16
-Sahra ehlinin safvet ve sadeliği, medeniyet perdesi altına gizlenebilen hile ve desiseleri setretmez.17
-İlimlerin birçoğu, âdetlerin ve olayların telkiniyle ve zaman ve muhitin yardım edip bazı hâllerin insan tabiatına ders vermesi sonucu meydana gelir.18
-Beşerin nur-u nazarı geleceğe nüfuz edemez, özel keyfiyetleri göremez.
-Beşer hayatı için bir gün bitecek tabiî bir ömür olduğu gibi, yaptığı kanunlar için de elbette tabiî bir ömür vardır.
– Nefislerin hâlleri üzerinde zaman ve mekân çevresinin büyük bir tesiri vardır.
-Geçmişte hârika sayılan nice şeyler, alt yapının tekemmülüyle zamanla sıradan hâle gelirler.
-Bir zekâ -velev hârika da olsa-, bir fennin icadına ve birden tekmiline muktedir olamaz. O fen, çocuk gibi tedricen büyür.
Bu meseleleri mukaddime olarak göz önüne aldınsa, şimdi zamana ait hayallerden sıyrıl ve muhite ait vehimlerden soyun. Sonra bu asrın sahilinden zaman denizine dal, alttan geçerek Ceziretü’l-Araba nâzır asr-ı saadet ceziresine çık. Ardından başını kaldır, o zamanın fikirlerinin sana diktiği elbiseyi giy. Sonra bu geniş sahraya nazar et! Gözüne ilk tecelli eden şu olacaktır: İşte görüyorsun, tek başına bir insan. Ne yardımcısı var, ne saltanatı… Ama tek başına dünyaya meydan okuyor, umuma hücum ediyor.19 Omuzuna küre-i arzdan daha büyük bir hakîkati yüklendi. Eline bütün insanların saadetini sağlayacak bir şeriat aldı. Bu şeriat, sanki bütün İlâhî ilimlerin ve hakîki fenlerin zübde ve hülasasıdır. Bu şeriat elbise gibi değil, bir cilt gibi hayattardır, insanın istidadının gelişmesi nisbetinde o da genişliyor,20 dünya ve ahiret saadetini netice veriyor. Bütün insanların hâllerini bir meclisteki insanların işlerini tanzim etmek kolaylığında nizama sokuyor. O şeriatın kanunlarının nereden gelip nereye gittiği sorulsa, i’cazının diliyle şöyle diyecek:
“Biz kelâm-ı ezeliden geliyoruz, beşer fikrine ebede kadar refakat edeceğiz. Bu dünya hayatının bitmesinden sonra, teklif cihetiyle sûreten ayrılacağız. Lakin maneviyat ve esrârımızla daima onlara refakat edeceğiz, ruhlarını gıdalandıracak ve onlara rehberlik yapacağız.”
Ey muhatap! Bütün bu müşahede ettiklerin, sana “haydi onun mislinden bir sûre getirin! Eğer yapamadıysanız -ki asla yapamayacaksınız-…” ayetindeki insanın aczini ortaya koyan tahaddi emrini okumuyor mu?21
Kur’ân hakkında bazı şüpheleri
Sonra bil ki: …وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَاۖ “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz…” ayeti, bir kısım insanların Kur’ân hakkında şek ve şüphelere düştüklerine işaret ediyor. Şari’in cumhuru irşadındaki maksadından gafil olmaları ve irşadın fikirlerin kabiliyeti nisbetinde olması gerektiğini bilmemelerinden dolayı şek ve şüpheye düştüler.22 Bu şek ve şüphelerinin kaynağı üçtür:
1- Diyorlar ki: Kur’ân’ın i’câzı, beyanın açık olması ve ifadenin netliğine bina edilen belâğatindedir. Bu durumda Kur’ân’da müteşabihat ve müşkilât olması O’nun i’câzına aykırıdır.
2- Diyorlar ki: Kur’ân, yaratılışla ilgili gerçeklerde ve kâinat fenlerinde mutlak ve mübhem bıraktı. Bu ise, talim ve irşad mesleğine aykırıdır.
3- Diyorlar ki: Kur’ânın bazı ifadeleri zahirde aklî delile aykırı görülüyor. Dolayısıyla gerçeğe aykırı olma ihtimali ortaya çıkıyor. Bu ise O’nun sıdkına aykırıdır.
El-cevap: Allah’ın tevfikiyle derim ki: Ey şek içinde olanlar! Biliniz, sizin noksanlık sebebi tasavvur ettiğiniz şeyler, Kur’ân’ın sırr-ı i’câzına sadık şahitlerdir.
Birinci şüpheleri: Kur’ân’da müteşabihat ve müşkilat olması
Bil ki: Kur’ân’ın irşadı bütün insanlaradır. İnsanların ise çoğu avamdır. İrşad nazarında, azınlık çoğunluğa tabi olur. Avama yönelik bir hitaptan havas da istifade eder ve ondan hisselerini alırlar. Ama tersi olsa, avam mahrum kalır. Avamın çoğu alıştıkları ve hayal ettikleri şeylerden zihinlerini tecrit edemezler. Dolayısıyla mücerred hakîkatleri ve sırf akla bakan şeyleri anlayamazlar.23 Bunlara, ancak hayallerinin dürbünüyle ve hayallerinin o gerçekleri alıştıkları şeyler tarzında tasvir etmesiyle bakarlar. Lakin nazarlarının şekilde takılıp kalmaması ve hakîkatlere ulaşması gerekir, yoksa muhal bir şeye inanabilir veya cisim ve cihet gibi yanlış inançlara sapabilirler.24
Mesela, ekser insanlar Allah’ın kâinattaki tasarrufunun hakîkatini ancak saltanat tahtına oturmuş bir sultanın tasarrufu şeklinde tasavvur ederler. Bundan dolayı Kur’ân, kinaye yoluyla اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى “Rahman arşa istiva etti” demiştir. (Taha, 5)25
Cumhurun hisleri bu merkezde olunca, belâğat metodunun gerektirdiği ve irşad yolunun lüzûmlu kıldığı şey:
-İnsanların fehimlerini nazara almak ve hislerine hürmet etmek,
-Akıllarına göre konuşmak ve fikirlerini gözetmektir. Nitekim çocukla konuşan kişi, onun anlayabilmesi ve ünsiyet edebilmesi için kelâmında bir nev’i çocuklaşır.
Cumhurun durumlarının gözetildiği böyle yerlerdeki Kur’ânî üslûba “beşer akıllarına tenezzülat-ı İlâhîye” denilir.26 Bu tenezzül, onların zihinlerine ünsiyet vermek içindir. Bunun için müteşabihat, cumhurun nazarına bir dürbün olarak verilmiştir.
Görmez misin, beliğ insanlar dakik manaları tasavvur veya parça parça manaları tasvir için çokça istiareler kullanmışlardır. Bu müteşabihat da, anlaşılması dikkat gerektiren istiarelerdendir. Çünkü o müteşabih ayetler, kapalı hakîkatlerin sûretleridirler.
İbarenin müşkil olmasına gelince:
-Bu, ya mananın dakik ve derin, üslûbun veciz ve ulvî oluşundandır. Kur’ân’daki müşkilat bu türdendir.
-Veya belâğata aykırı bir şekilde lafzın kapalı olması ve ibarenin anlaşılmazlığındandır. Kur’ân, bundan müberradır.
Ey şüphe eden muhatap! Böyle cumhurun fikirlerinden uzak, derin hakîkatleri onların anlayışlarına kolay bir yolla yaklaştırmak belâğatın ta kendisi değil midir? Çünkü belâğat muktezay-ı hâle mutabakattan ibarettir. Dikkat et!
İkinci şüpheleri: Kur’ânın -şimdiki fenlerden farklı olarak- hilkatin teşekkülü bahsini mübhem bırakması
Bil ki: Âlem ağacında kemâle doğru bir meyil vardır. İnsanda da bunun bir dalı olarak terakki meyli bulunur. Terakki meyli çekirdek gibidir, neşv ü neması çok tecrübeler vasıtasıyla olur, fikirlerin neticelerinin birbirine katılması vasıtasıyla teşekkül eder ve genişler, yeni yeni fenleri meyve verir. Bu fenlerden sonrakinin varlığı, öncekine bağlıdır. Önceki ilim ise, sonraki bir ilme, ancak ulûm-u mütearife hâline geldikten (yani işin ehli olanlarca genel kabul gördükten) sonra öncülük yapabilir.
İşte bu sırra binaen, şayet bundan on asır önce biri çıkıp, ancak çok tecrübelerle ortaya çıkacak bir fenni öğretmek veya bir ilmi fehmettirmek istese, insanları buna çağırsa, ancak cumhurun zihinlerini bulandırır, insanları safsataya düşürür ve yanıltırdı.
Mesela Kur’ân, “Ey insanlar! Güneşin sükûnuna27, arzın hareketine ve bir damla suda bir milyon canlının toplanmasına bakınız, ta ki Saniin azametini tasavvur edebilesiniz” deseydi cumhuru ya yalanlamaya ya da kendi nefisleriyle muğalataya ve mükabereye sevketmiş olurdu.28 Çünkü onların zahiri hissi veya galat-ı hissi (algı yanılması), arzın düz olmasını ve güneşin dönmesini gözle görülen bedihiyattan görüyor. Günümüzde insanların bazılarını memnun etmek için on asır boyunca zihinleri bulandırmak ise, irşad metoduna ve belâğatın ruhuna aykırıdır.
Ey insan! Kur’ân’ın ahiret hâlleriyle ilgili verdiği haberleri gelecekteki fenlerle ilgili üslûbuna sakın kıyas etme! Çünkü ahiretle ilgili meselelere insanın zahiri hissi taalluk etmediğinden, bunlar imkân derecesinde kalmışlardır, bunlara inanmak ve tam bir kanaate ulaşmak mümkündür, dolayısıyla bunların sarih hakkı açıktan anlatılmaktır.29
Ancak, konumuz olan fenlerle ilgili durum ise, galat-ı hiss (algı yanılması) hükmüyle, onların nazarında imkân ve ihtimal derecesinden bedahet derecesine çıktığından, bunun belâğat nazarında hakkı mübhem ve mutlak bırakılmasıdır, ta ki onların hislerine hürmet edilsin, zihinleri karışıklıktan korunsun.30
Bununla beraber Kur’ân bir kısım emare ve karineler koymak sûretiyle hakîkate işaret, remiz ve telvihte bulunmuş, fikirlere kapı açmış, o kapıdan girmeye çağırmıştır.31
Ey muhatap! Eğer insaf sahiplerinden isen,
– كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْ “insanlara akılları seviyesinden konuş” düsturuna dikkat ettiğinde
-ve zaman ve muhitin uygun olmayışı sebebiyle ancak telahuk-u efkâr ile ortaya çıkan böyle şeyleri ekser insanların fikirleri kaldırmaz ve hazmedemez olduğunu gördüğünde Kur’ân’ın ihtiyar ettiği “böyle meselelerde mutlak ve mübhem bırakmanın” tam bir belâğat ve O’nun i’câz delillerinden olduğunu anlarsın.
Üçüncü şüpheleri: Bazı Kur’ân ayetlerinin zahirleri, aklî delillere ve fennin keşiflerine aykırı görülmesi
Bil ki: Kur’ân’ın maksad-ı aslisi, cumhuru şu dört esasa irşaddır:
-Sani-i vahidin isbatı,
-Nübüvvet,
-Haşir,
-Adalet.
Böyle olunca, Kur’ânda kâinattan bahsedilmesi, tebei ve istidradî olarak delil getirmek içindir.32 Çünkü Kur’ân, Coğrafya ve Astronomi dersi vermek için inmemiştir. Kur’ân’ın kâinattan bahsi, ancak san’at-ı İlâhiye ve nizam-ı bedi’ ile, Nazzâma-ı Hakikiye (celle celaluh) istidlal içindir.
San’at, kast ve nizam ise her şeyde görülür. Kâinatın teşekkülü nasıl olursa olsun, bizi o kadar ilgilendirmez. Çünkü asıl maksatla bir alâkası yoktur.
-Madem Kur’ân kâinattan istidlal için bahsediyor..
-Madem delil getirilen şeyin müddeadan önce malûm olması gerekir..
-Madem delilin açık olması müstahsen olur.. Öyleyse irşad ve belâğat onların hissî inançlarına ters düşmeyecek şeylere ve edebî bilgilerine mümaşatı nasıl gerektirmez?33 Bundan dolayı Kur’ân, bazı ayetlerin zahirlerini, delâlet etmek için değil, bilakis kinayeler ve müstetbeatu’t- terakip kabilinden ifade etmiştir. Bunu yaparken de ehl-i tahkîk olanlar için hakîkate işaret eden bazı karineler ve emareler koymuştur.
Mesela Kur’ân delil getirirken, “ey insanlar! Güneşin şeklen hareketiyle beraber sükûnuna ve zahirde hareketsiz görülmekle beraber, arzın günlük ve senelik hareketlerine bakınız! Yıldızlar arasındaki genel çekim kanununun hayret verici hâllerine dikkat ediniz! Elektriğin acaibine, yetmiş elementin34 sayısız imtizaçlarına (reaksiyonlarına), bir damla suda milyonlarca canlının bir araya gelmesine bakınız, ta ki Allah’ın her şeye kâdir olduğunu bilesiniz” deseydi, o zaman delil iddiadan pek çok derece daha gizli, daha kapalı ve daha müşkil olurdu. Bu ise istidlâl kaidesine aykırıdır.
Sonra, Kur’ân’ın bu tarz ifadeleri kinaye kabilinden olduğu için, onların zahiri manaları sıdk ve kizbe medar olamaz.35 Görmez misin, قَالَ deki ا (elif harfi) hafiflik içindir. Bunun aslı ister و (vav) ister ق (Kaf) isterse de ك (kef) olsun fark etmez.
Elhasıl: Kur’ân, bütün asırlardaki bütün insanlar için nazil olduğundan, bu üç nokta O’nun i’câz delilleri olur.
Kur’ân-ı mu’cizi (insanları i’câzıyla acze düşüren Kur’ân’ı) öğretene yemin ederim ki, Beşîr-Nezîr’in (insanları cennetle müjdeleyip azap ile uyaran Hz. Peygamberin) nazarı ve O’nun her şeyi mihenge vurup değerlendiren basîreti, hakîkatin kendisine hayal şeklinde görülmesinden, bunları birbirine karıştırmaktan son derece dakik, büyük, açık ve nafizdir. Ve O’nun hak olan mesleği, insanlara bunları karıştırmaktan veya onları kendileriyle muğalataya sevk etmekten son derece uzak, yüce, münezzeh ve yüksektir.
Hissi mucizeler
Yedinci mesele
Bil ki: Siyer ve tarih kitapları Hz. Peygamberin cumhur nezdinde bilinen pek çok hissî mu’cizelerini ve hârika hâllerini zikrettiler.36 Muhakkik zâtlar da bunları tefsir ettiler. Malûmu i’lâm, (bilineni bildirmeye çalışmak) boşa vakit kaybetmek olduğundan tafsilatı onların kitaplarına havale edip, burada o mu’cizelerin çeşitlerini kısaca beyan edeceğiz.
Bil ki: Hz. Peygamberde görülen hârika hâllerin her biri her ne kadar haber-i vahid olup mütevatir değilse de, cins olarak ve nev’ilerin ekserisi itibariyle manen mütevatirdir.37
O hârika hâllerin nev’ileri üçtür:
1- İrhasat olayları
Mecusilerin ateşinin sönmesi, Sava gölünün suyunun çekilmesi, Kisra38 sarayının eyvanının yarılması, hatiflerin (gayptan duyulan seslerin) O’nun geleceğini müjdelemesi gibi çeşitli irhasat olayları.39
İnsanın hayaline öyle geliyor ki, güya Peygamberin (asm) doğduğu asır, keramet sahibi hassas bir hâle geldi ve hiss-i kable’l- vuku’, (önsezi) nev’inden daha o gelmeden geleceğini müjdeledi.
2- Gaybî haberler
Kisra ve Kayserin hazinelerinin ele geçirilmesi, Rumların (İran’a) galebesi, Mekkenin fethi ve bunlara benzer pek çok gaybî haberler.
Sanki zamandan sıyrılan O’nun tayyar ruhu, muayyen bir zaman ve müşahhas bir mekân kaydını parçaladı, istikbâl caniplerinde cevelan etti ve gördüklerini bize söyledi.
3- Hissî hârikalar
İslâma davet ettiği ve onu kabul etmeyenlere meydan okuduğu zamanlarda görülen taşın konuşması, ağacın hareketi, ayın bölünmesi, parmaklarından suyun çıkması gibi hissî hârikalar.
Zemahşeri şöyle demiştir: Bu tür mu’cizeler bine ulaşmıştır. Bu nev’i mu’cizelerin sınıfları manen mütevatirdir. Hatta Kur’ân-ı Kerimi inkâr eden kimseler, وانْشَقَّ الْقَمَرُ “Ay yarıldı” (Kamer, 1) ayetinin manasında bir tasarrufta bulunamamışlardır.
Eğer desen: Ayın bölünmesi gibi bir olay, âlemde şöhret bulması ve bilinmesi gerekirdi!
El-cevap:
-İhtilaf-ı metali,40
-Bulutların olması,
-O zamanda, günümüzdeki gibi semanın rasat edilmemesi,
-Gaflet zamanında gerçekleşmesi,
-Gecede meydana gelmesi,
-Bölünmenin âni olması gibi sebeplerden dolayı bütün insanların veya ekserisinin onu görmesi lâzım değildir. Ancak o vakitte aynı matla’da yer alan pek çok kafilenin gördüğü, rivayetlerde sabittir.
Sonra, bu mu’cizelerin reisi, -bu ayette işaret edildiği gibi-, mu’cizeliği yedi cihetle müdellel olan Kur’ân-ı Mübindir.41
Kur’anın mu’cizeliği
Bu meseleleri anladınsa, şimdi üç cihetle ayetin nazmıyla ilgili gelen ifadelere kulak ver:
Ayetin tamamının öncesiyle nazmı.
Cümlelerin kendi aralarında nazmı.
Her cümlenin kısımlarının ve kayıtlarının nazmı.
Amma birinci nazm, iki cihetledir:
Kur’ân, -İbnu Abbasın tefsirine göre- önce tevhidi isbat için يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ “Ey insanlar, Rabbinize ibadet ediniz” dedi.42 Bu ayetle de tevhidin en zahir delillerinden olan Hz. Muhammedin (asm) nübüvvetini isbat etti.
Nübüvvetin isbatı mu’cizelerledir. Mu’cizelerin en büyüğü ise Kur’ân’dır. Kur’ân’ın i’câz cihetlerinin en dakik olanı ise, nazmındaki belâğattır.
Ehl-i İslam Kur’ân’ın mu’cize olduğuna ittifak hâlinde olmakla beraber, muhakkikler i’câz yollarında ihtilaf ettiler. Lakin bu yollar arasında müzaheme (birbirine engel olmak ve münakaşa) yoktur. Her biri o cihetlerden bir ciheti tercih etmiştir.
Bazısına göre O’nun i’câzı, gaybdan haber vermesidir.
Bazısına göre, hakîkatleri ve ilimleri cem etmesidir.
Bazısına göre, tehalüf ve tenakuzdan selametidir.43
Bazısına göre, üslûbundaki farklılık, ayet ve sûrelerin başlangıç ve sonlarındaki harikalıktır.
Bazısına göre, okuma- yazması olmayan bir ümmiden zuhurudur.
Bazısına göre, nazmındaki belâğatın beşerin varamayacağı dereceye ulaşmış olmasıdır… ila âhir.
Sonra bil ki: İ’cazın bu nev’ini tafsilen bilmek, ancak bu gibi tefsirleri mütalaa ile elde edilir. Mücmel olarak ise, belâğatın şeyhi Abdülkâhir Cürcani, Zemahşeri, Sekkâkî ve Cahız’ın tahkik ettiği gibi, üç yol ile bilinir:
Birinci yol
Arap kavmi bedevi ve ümmî bir kavim idi. Kendilerine münasip acip bir muhitleri vardı. Âlemdeki büyük inkılâplarla intibaha gelmişlerdi. Divanları şiir ve ilimleri belâğattı. Ukaz panayırı gibi yerlerde fesahat konusunda yarışırlardı.44 Diğer kavimlerden daha zeki idiler. Dolayısıyla zihnin cevelanına daha ziyade ihtiyaçları vardı. Zihinlerinin bahar mevsimi gelmişti.
İşte böyle bir durumda Kur’ân haşmetli belâğatıyla onlara tulu’ etti. Belâğatlerinin medar-ı iftiharları olarak Ka’benin duvarına altın yaldızıyla yazılan muallakat-ı sebâ eserlerini sildi,45 onları şaşkınlık içinde bıraktı. Belâğatın ümerası, fesahatin hâkimleri olan bu beliğ ve fasih insanlar, Kur’ân’a muaraza edemediler, karşısında ağızlarını açamadılar. Hâlbuki Peygamber (asm) şiddetle onlara meydan okuyor, kınıyor, başlarına vuruyor, akıllarını tahkir ediyor, uzun zamandır damarlarına dokunduruyor ve onları rezil ediyordu. Kibirlerinden yere göğe sığmayan edipler aralarında bulunan bu kimseler şayet bunu yapmayı isteyip kendilerini denemese ve aczlerini hissetmeselerdi elbette muaraza konusunda sükût etmezlerdi. İşte, onların aczi, i’câz-ı Kur’ân’ın delilidir.
İkinci yol
Kelâmın özelliklerini, meziyetlerini ve inceliklerini bilen ehl-i ilim ve tedkik, ayrıca ehl-i tenkid sûre sûre, aşir aşir, ayet ayet, kelime kelime Kur’ân’ı incelediler ve Onun insan kelâmında toplanması mümkün olmayan nice meziyetleri, incelikleri ve hakîkatleri içine aldığına şehadet ettiler. İşte, bu şahitler milyonlardır. Kur’ân’ın insanlık âleminde büyük bir değişiklik meydana getirmesi, geniş bir dindarlık tesis etmesi, zaman ilerledikçe içinde bulunan ilimleri devam ettirmesi, onların bu şehadetlerinin doğruluğuna delâlet eder. Evet, zaman ihtiyarladıkça Kur’ân gençleşiyor, tekrar be tekrar okundukça halâveti artıyor. Öyleyse:
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى “O (Kur’ân), ancak O’na (peygambere) bildirilen bir vahiydir.” (Necm, 4)
Üçüncü yol46
Cahız’ın47 tahkiken dediği gibi, (Kur’ân’ın karşısında yer alan) fasih ve beliğ insanlar Peygamberin (asm) davasını ibtale son derece muhtaç idiler. O’na şiddetle kin besledikleri ve karşısında inat ettikleri hâlde, daha selâmetli, daha yakın ve daha kolay olan harflerle muaraza yolunu terk ettiler; daha zor, daha uzun, akıbeti şüpheli, tehlikeleri çok olan kılıçla çarpışma yoluna başvurdular. Onlar bu derece siyasî bir zekâya sahip iken, bu iki yol arasındaki farklılığın kendilerine gizli kalması düşünülemez. Öyleyse, Peygamberin davasını daha ziyade ibtal edebilecek birinci yol şayet mümkün olsaydı, bunu terk edip, malını ve canını tehlikelere atan yolu seçen kimse,
-ya akılsızdır -ki hidayete erdikten sonra âlemi siyasetleriyle idare edenler için bu söylenemez-,
-veya birinci yolda gidilemeyeceğini nefsinde hissetmiş ve ikinci yolu seçmeye mecbur kalmıştır.
Eğer desen: Muarazanın mümkün olması imkân dâhilindedir.
El-cevap: Şayet mümkün olsaydı, kendilerini tahrik edici durum sebebiyle elbette bir kısım insanlar buna arzu duyarlardı.
Şayet arzu duysalar, şiddetli ihtiyaçları için yaparlardı.
Şayet muaraza etseler, rağbet ve ortaya çıkmasına çok sebepler olduğundan elbette ortaya çıkardı.
Şayet ortaya çıksa, özellikle o zamanda buna taraftar olan ve savunan birileri çıkar, “muaraza edildi” derdi.
Şayet -velev taassup yoluyla da olsa-, muarazanın mültezimleri ve savunucuları olsaydı, mühim bir mesele olduğundan elbette şöhret bulurdu.
Şayet şöhret bulsa, Müseylimenin şu hezeyanlarını naklettikleri gibi, tarihler elbette naklederlerdi.
اَلْفيِلُ مَا الْفيِلُ، وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْفيِلُ،
صَاحِبُ ذَنَبٍ قَصيِرٍ، وَخُرطُومٍ طَويِلٍ
“Fil, nedir fil? Bildin mi nedir o fil?
Onun kısa bir kuyruğu var, ama hortumu tavîl.”48
Eğer desen: Müseylime füsehadandı. Nasıl oldu da kelâmı insanlar arasında böyle maskara ve gülünç oldu?
El-cevap: Çünkü o, kendinden çok dereceler yüksek olan bir şeyle karşı karşıya geldi. Görmez misin, velev güzel de olsa Hz. Yusufla karşı karşıya getirilen biri, yakışıklı bile olsa Onun yanında çirkin kalır.
Buradan, muarazanın mümkün olmadığı sabit oldu. Öyleyse Kur’ân mu’cizedir.
Eğer desen: Şüphe içinde olanların Taha sûresi 63, Maide sûresi 69 ve Bakara sûresi 17 ayetlerinde olduğu gibi, Kur’ân’ın terkip ve kelimeleri hakkında gramer yönünden çok itirazları ve tereddütleri var.49
El-cevap: Sana Sekkâkinin Miftah kitabının son kısmını tavsiye ederim. Çünkü o, şöyle diyerek bunlara gerekli cevabı vermiş, susturmuştur:50
“Neden anlamıyorlar ki, bilittifak fasih bir zât olan Hz. Peygamber, hem de o kadar uzun bir zaman dilimi içinde Kur’ân’ı tekrar be tekrar okuduğu hâlde, nasıl oluyor da bu ahmaklara görülen yanlışları(!) farketmiyor?”
Ayetin nazmı için ikinci cihet
Bil ki: Önceki ayet ibadeti emredince, muhatabın zihni “ne keyfiyette ibadet edeceğiz?” diye sordu. Sanki Kur’ân şöyle cevap verdi: “Kur’ân’ın size öğrettiği gibi.”
Muhatap sormaya devam etti: “Onun Allah kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz?”
Kur’ân şu ayetle cevaplandırdı:
وَإِنْ كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin…”
Cümlelerin birbiriyle nazmı’na gelince:
وَإِنْ كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz…”
Bu cümle buraya gayet uygun düşmüştür. Çünkü Kur’ân ibadeti emrettiğinde sanki şöyle sorulmuştur: “Onun Allah’ın emri olduğunu nasıl bileceğiz, ta ki itaat vâcip olsun?”
Cevaben şöyle denilmiş oldu: “Eğer şüphe edersen kendini dene bakalım, ta ki onun Allah’ın emri olduğunu yakînen anlayasın.”
Nazm cihetlerinden biri de şudur:
Kur’ân, ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “İşte şu, o kâmil Kitap. Onda hiç bir şüphe yok. Müttakiler için bir hidayettir” (Bakara, 1-2) cümlesiyle kendini sena etti. Kendi medhinden sonra mü’minlerin medhini getirdi. Mü’minlerin medhini kâfirlerin ve münafıkların zemmi takip etti. Akabinde ibadet ve tevhidi emretti… Ardından başa dönüp, لَا رَيْبَ فِيهِ “onda hiç bir şüphe yok” manasına baktırdı. Yani “Kur’ân, şek ve şüphe kabul etmez. Sizin şüpheleriniz ancak kalplerinizin marazından ve tabiatınızın bozulmasındandır. Şairin dediği gibi:
قَدْ يُنْكَرُ ضَوْءُ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ وَيُنْفَرُ طَعْمُ اْلماءِ مِنْ سَقَمٍ
“Kâh olur, gözdeki marazdan güneşin ziyası inkâr edilir.
Kâh olur, hastalıktan dolayı tatlı suya ‘acı’ denir .”51
فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ “O’nun mislinden bir sûre getirin.”
Ayetin bu kısmının nazmına gelince, bil ki:
Bu cümle, cezaü’ş- şarttır.52 Cezaü’ş- şartın, şart fiilinin bir lâzımı olması gerekir. Ve ayetteki emir tacizî olduğundan53, “teşebbüs edin” takdirini gerekli kılar. Hâlbuki emir cümlesi inşa’dır ve inşa cümlesi de lâzım olamaz. Bundan dolayı emrin lâzımının cezaü’ş- şart olması gerekir. O da emrin asıl manalarından olan vücub’tur.54 Sonra, şüpheden dolayı hemen teşebbüsün vücubu zahir olmadığından, ayetin vecizliği altından bazı matvî (tayyedilmiş, hazfedilmiş) cümlelerin takdiri gerekir. Takdir ise şöyledir:
“Onun Allah kelâmı olduğunda bir şüphe içinde iseniz, O’nun mu’cizeliğini öğrenmeniz gerekir. Çünkü mu’ciz olan bir söz, beşer kelâmı olamaz. Muhammed (asm) ise bir beşerdir. Eğer Kur’ân’ın mu’cizeliğini anlamak istiyorsanız, haydi kendinizi deneyin, ta ki acziniz ortaya çıksın. Öyleyse Onun mislinden bir sûre getirmeye teşebbüs etmeniz lâzımdır.”
Allah için Tenzil (Kur’an) ne kadar da harika! Sözü nasıl veciz söyledi, nasıl onları aciz bıraktı!
وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ “Allah’tan başka bütün şahitlerinizi çağırın.”
Ayetin bu kısmının nazmı, üç cihetledir:
1-Onlar, “bizim aczimiz, beşerin aczini gerektirmez” derler. Buna mukabil, “haydi büyüklerinizi ve reislerinizi de çağırın” denilip kendilerine susturucu cevap verildi.
2-Onlar, “şayet Kur’ân’la muaraza etsek, kim bize katılacak, bizi savunacak?” diye iddia ediyorlar. Kur’ân bu ifadesiyle onları susturmuştur. “Her mesleğin taraftarları vardır. Şayet muaraza etseniz, size de taraftarlar çıkar, sizi savunurlar.”
3- Kur’ân sanki şöyle diyor: “Hz. Peygamber şahit istediğinde Allah O’nu tasdik etti ve davasına i’câz sikkesi koymak sûretiyle O’na şahit oldu. Eğer ilâhlarınız ve şahitlerinizden size bir fayda varsa, haydi onları çağırın.”
Bu üslûp, onlara karşı tehekkümün nihayetidir, inceden inceye bir alaydır.
فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا “Eğer yapamadınızsa.”
Bunun nazmı açıktır. Çünkü bunun takdiri şöyledir: “Eğer denerseniz bir bakın. Eğer güç yetiremeseniz acziniz ortaya çıkar ve yapamamış olursunuz.”
وَلَنْ تَفْعَلُوا “-Ki asla yapamayacaksınız-.”
Sanki “eğer yapamadınızsa” dediğinde, onlar canibinden, “geçmişte bizim yapamayışımız gelecekte beşerin aczini gerektirmez” denildi. Bunun üzerine Kur’ân “gelecekte de yapamayacaksınız” dedi, üç cihetle Kur’ân’ın i’câzına remizde bulundu:
1-Gelecekten haber verdi, haber verdiği gibi gerçekleşti. Milyonlarca Arabî kitapları görmez misin? Şayet araştırsan (dostlarında) Tenzilin (Kur’ân’ın) üslûbunu taklid meyli ve düşmanlarında benzerini getirme hırsı olmasına rağmen hiçbiri O’na benzer bir kelâm ortaya koyamadı, Kur’ân “nev’i şahsına münhasır” kaldı. Bu durumda Kur’ân, ya bütün bu kitapların altındadır, bu ise ittifakla batıldır. Öyleyse hepsinin fevkindedir.
2-Bu müşkil makamda ve bu büyük davada onların başına vurarak ve damarlarına basarak çok net ve kat’i bir ifadeyle yapamayacaklarını söylemek, Onun malında ve sözünde son derece emin ve mutmain olduğuna sadık bir alâmettir.
3- Kur’ân sanki şöyle diyor: “Sizler fesahatin önderleri ve buna en ziyade muhtaç kimseler iken Kur’ân’ın mislini getiremediniz. Öyleyse diğer insanlar da getiremeyecektir.”
Keza, şuna da bir işaret vardır: Geçmiş zaman, Kur’ân’ın neticesi olan İslâma nazire yapamadığı gibi, gelecek zaman da onun mislini yapmaktan âciz kalacaktır.55
فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ
“O hâlde yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının”
Bil ki: “Eğer yapamadınızsa” denildikten sonra “sakının” denilmesi belâğat zevkinde şunu iktiza eder:
“Eğer yapamadınızsa ve yapamayacak iseniz, Kur’ân’ın mu’cize olduğu ortaya çıkar. Öyleyse O, Allah kelâmıdır. Bu durumda Ona inanmanız ve emirlerine uymanız gerekir. Onun emirlerinden biri de şudur: “Ey insanlar, (cehennem ateşinden sakınmak için) Rabbinize ibadet ediniz.” Öyleyse o ateşten sakının.”
İşte Kur’ân böyle veciz bir ifadeyle mu’cizeliğini ortaya koydu.
Bil ki: فَاتَّقُوا “O hâlde sakının” ifadesinden maksat, terhibtir, (Kur’ân’a muhalefetten korkutmaktır). Terhib manası ise, dehşetini ortaya koyarak ve cezanın şiddetini nazara vererek daha etkili olur. İşte ayet, وَقُودُهَا النَّاسُ “yakıtı insanlar” diyerek dehşetini ortaya koydu. Çünkü odunu insan olan bir ateş son derece korkutucu ve dehşet vericidir. Ardından bu ateşte taşlar da olduğunu bildirerek cezanın şiddetini gösterdi. Çünkü taşları da yakan bir ateş, tesirce çok daha şiddetlidir.
Sonra putlara ibadetten sakındırmaya işaret etti. Yani “Allah’ın emrine uymaz da taşlardan yapılan putlara taparsanız, hem tapanları hem de mabutlarını yiyen bir ateşte atılırsınız.”
أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ “Kâfirler için hazırlanmıştır.”
Bu cümlenin nazmına gelince. Bu ifade, şart fiili için gereken cezaü’ş- şartın lüzûmunun açıklaması ve takriridir.56
Yani, bu musibet sadece zâlimlere has gelmeyip ebrar ve ahyarı da içine alan tufan ve benzeri dünyadaki musibetler gibi değildir, ancak canilere hasdır. Küfür, insanları oraya çeker götürür. Kurtuluş için Kur’ân’a uymaktan başka bir yol yoktur.
Sonra bil ki: Ayette cehennemin hazırlandığının geçmiş zaman sığasıyla ifade edilmesi, Mu’tezilenin iddia ettiği (“sonradan yaratılacak” demeleri) gibi olmayıp, onun şimdi mahlûk ve mevcut olduğuna bir işarettir.
Cehennemin yeri
Sonra, cehennemin ebedi oluşuna sana delalette bulunan ve sana sür’at-i intikal kazandıran durumlardan biri şudur: Hikmet nazarıyla âlemi tefekkür ettiğinde, ateşi; pek çok yerde bulunan, istila edici, galebe çalan büyük bir unsur olarak görürsün. Sanki o, ulvî ve süflî âlemlerde esas bir unsurdur. Buradan, ebede doğru sarkan büyük bir baş ve acip bir semereyi anlarsın. Toprağın altında bitki damarı gören birisi, bunun başında mesela karpuz gibi bir netice olduğunu hemen anlar. Benzeri bir şekilde âlemdeki ateşin durumunu gören, bunun nihayetinde cehennem hanzalesi olduğuna intikal eder.57
Keza, nimetleri, güzellikleri, lezzetleri gören kimse de, bunların akıp gittiği, özünün toplandığı ve bahçesinin bulunduğu bir cennet olduğunu hadsen anlar.
Eğer desen: Cehennem şimdi mevcutsa, yeri neresidir?
El-cevap: Biz ehl-i sünnet ve’l-cemaat şimdi var olduğuna itikad ediyoruz, ama yerini tayin etmiyoruz.
Eğer desen: Hadislerin zahiri, cehennemin yerin altında olduğuna delalet eder.58 Hem bir hadiste cehennem ateşinin dünya ateşinden iki yüz defa daha şiddetli olduğu ve güneşin de cehenneme gireceği ifade edilmiş.
El-cevap: Yerin altı, onun merkezinden ibarettir. Çünkü kürenin altı, onun merkezi olur. Hikmet nazariyelerinde sabit olduğu gibi, dünyanın merkezindeki sıcaklık ikiyüz bin dereceye varmaktadır.59 Çünkü her otuzüç metre derinliğe inildiğinde, sıcaklık bir derece artar. Bu durumda merkezdeki sıcaklık yaklaşık ikiyüzbin derece olur.
İşte bu nazariye, cehennem ateşinin dünya ateşinden ikiyüz defa daha şiddetli olduğunu bildiren hadisin manasına mutabıktır.
Keza hadîste, cehennem ateşinin bir kısmı zemherir olup soğuğu ile yaktığı ifade edilmiştir.60 Bu hadîs dahi, üstteki nazariyeye mutabıktır. Çünkü arzın merkezinde olan ateş, satıhtaki ateşe doğru ateşin bütün mertebelerini içine alır. Hikmet-i tabiiyyede bilindiği üzere, ateşin bir mertebesi vardır ki, çevresindeki bütün sıcaklığı defaten kendine çekip soğuğu ile yakar, suyu buz hâline getirir.
Eğer desen: Arzın içindeki ve mazrufundaki ateş az bir şeydir. Nasıl olur da gökler ve yer genişliğinde olan cehennemi içine alır?
El-cevap: Evet, mülk cihetiyle ve matvî (dürülü) olması itibariyle öyledir, arzın içinde bulunmaktadır. Ancak ahiret âlemi itibariyle, bu arz gibi binlercesini içine alacak derecededir. Hatta şu maddi âlem, bu ateşin diğer dallarıyla irtibatına engel bir perde gibidir. Arzın içinde olan ateş, bunun merkezidir, sırrıdır veya ifritlerine kalb hükmündedir.61
Keza, “cehennem yerin altındadır” ifadesi, onun arza bitişik olmasını gerektirmez. Çünkü şecere-i hilkatin dalları güneş, ay, yıldızlar, arzımız ve diğer arzları meyve vermiştir. “Meyvenin altı” dediğimizde o ağacın bütün dallarını içine alır. Allah’ın mülkü çok geniştir. Ve yaratılış ağacı her tarafa dal-budak salmıştır. Cehennem nereye giderse reddedilmez.
Hadiste “cehennem matvidir, yani dürülüdür” denilmesi şöyle anlaşılabilir:
Cehennem, uzay kuşu olan dünyamızın bir yumurtası gibidir. Kıyamette şu âlemin perdesi yırtılınca bu yumurta yarılır, isyan edenler için dişlerini bilemiş ve öfkeli bir şekilde ortaya çıkar.
Ehl-i itizali engelleyen ve onları “Cehennemin şimdi olmadığı” yanlışına düşürenin bu matviyet olması muhtemeldir.
Ayetin parçalarının ve kayıtlarının nazmı
وَإِنْ كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz…”
وَ Bil ki: Bu atıf harfi, birbirine atfedilen iki taraf arasında münasebeti gerektirmesiyle şu mananın takdirine ima eder: “Kur’ân’ın size öğrettiği gibi.”62
إِنْ “Eğer”
Onların şüpheleri kat’i iken, ayette kat’iyet bildiren إِذَا yerine “eğer” anlamında tereddüt durumunu ifade eden bu harfin kullanılması şuna işarettir: Şüphenin ortadan kalkması için sebepler açık olduğundan, böyle bir şüphenin vücudu şüpheli olmalı, hatta farz-ı muhal olarak bakılmalıdır.63
“Eğer” ifadesinde bulunan şek (tereddüt) üslûba nazarandır, yoksa Allah Teâla’ya kıyas yönüyle değildir.64
كُنتُمْ فِي رَيْبٍ “Şüphe içinde iseniz”
Daha kısa olan “eğer şüphelendinizse” yerine bu ifadenin seçilmesi, şüphenin kaynağının onların hasta tabiatları ve kendi mahiyetleri olduğuna bir işarettir.
Şüphe, aslında kalplerinin mazrufu iken, “şüphe içinde iseniz” denilerek zarf yapılması şunu ima eder: Şüphe karanlığı kalpten yayılıp bedeni de kapladı, böylece onlara yolları karanlık yaptı.65
رَيْبٍ “Şüphe” Ayetteki “rayb” kelimesinin elif-lâmsız gelişi tamim içindir. Yani, “şüpheleriniz hangi çeşit olursa olsun cevap birdir.” Şöyle ki:
“Bu Kur’ân mu’cizedir ve haktır. Sathi bakışınızla onu hatalı görmeniz bir hatadır. Her şüphe için özel bir cevap gerekmez. Görmez misin, bir su menbaını görüp tadına bakan kimse, onu hoş ve tatlı bulduğunda, ondan teşaub eden su arklarına tek tek bakması gerekmez.”
مِمَّا نَزَّلْنَا “İndirdiğimizden”
Ayetteki مِنْ ifadesi, “indirdiğimiz her hangi bir şeyden” lafzıını takdire bir ima’dır.
نَزَّلْنَا ifadesi, onların şüphelerinin kaynağının nüzul sıfatı olduğuna işaret eder. Bu durumda kat’i cevap, nüzulün isbatıdır.
Tedricen nüzülü ifade eden tenzilin bir defada indirmeyi ifade eden inzal‘e tercihi, onların “Kur’ân bir defada indirilseydi ya” demelerine işarettir. Hâlbuki Kur’ân, olaylara cevap olarak parça parça, kısım kısım, necim necim, sûre sûre indirilmiştir.
عَلَى عَبْدِنَا “Kulumuza”
Ayette “Peygambere” veya “Muhammede” demek yerine “kulumuza” denilmesi, Hz. Peygamberin tazimine (büyüklüğüne) bir işarettir ve ibadet vasfının yüceliğine bir imadır.
Ayrıca “ibadet ediniz” emrini te’kiddir ve “Hz Peygamber insanların en çok ibadet edeni ve en ziyade Kur’ân-ı Kerimi okuyanı idi” manasını ifade etmek sûretiyle, bir kısım vehimleri defetmeye bir remizdir. Bunu iyi bir düşün!66
فَأْتُوا “Onun mislinden bir sûre getirin” deki “getirin” emri, taciz için, yani onların aczini ortaya koymak içindir. Bunda, onların aczlerinin ortaya çıkması için meydan okuma, başlarına vurma, muarazaya çağırma ve benzerini getirmeyi denemelerine bir davet etme vardır.
بِسُورَةٍ “Bir sûre” denilmesi onları son derece susturucu, küçük düşürücü ve ilzam edicidir.
Çünkü Kur’ân’ın benzerinin getirilmesi ile ilgili meydan okuma, çeşitli tabakalarda olabilir:
1-Bütün hakîkatleri, ilimleri, gaybtan haberleri, yüksek nazmıyla beraber ümmî bir şahıstan Kur’ânın tamamı gibi bir kelâm getirin!
2-Eğer yapamadınızsa, uydurma şeyler de olsa, beliğ bir nazmla onun mislini getirin!
3-Tamamını yapamadınızsa, on sûresinin benzerini getirin!
4-Onu da yapamadınızsa, uzunca bir sûrenin mislini getirin.
5-Bu da size müyesser olmadıysa, Kevser sûresi gibi en kısa bir sûrenin, Onun gibi ümmî bir şahıstan mislini getirin.
6-Eğer ümmî birinden getiremiyorsanız, mahir bir âlimden ve hazık bir kâtipten getirin.
7-Bu da size zor geldiyse, mislini getirmek hususunda birbirinize yardım ediniz.
8-Bunu da yapamadınızsa, bütün ins ve cinni yardıma çağırınız. Hz. Âdemden kıyamet kopuncaya kadar bunların telahuk-u efkârlarının bütün neticelerinden yararlanınız. Önünüzde taklid şevki ve muaraza inadıyla yazılmış Arap üslûbu üzere nice kitaplar var. Ama -biraz önce geçtiği gibi- bırakın tahkik ehli olanlar, cahil bile olsa azıcık bilen biri onları incelediğinde şöyle diyecektir: “Bunlar içinde Kur’ân gibisi yok. Öyleyse Kur’ân, ya hepsinin altındadır, bu ise bilittifak batıldır veya -matlup olduğu üzere- hepsinin fevkindedir.”
Evet, on üç asır boyunca Kur’ân’a muaraza edilemedi.67 Zaman böyle geçti, kıyamete kadar da böyle geçecektir.
9-“Bize şahitlik eden yok, siz de bize şahitlik etmiyorsunuz, demeyin. Haydi, yardımcılarınızı ve mutaassıp taraftarlarınızı çağırın, vicdanlarına müracaat etsinler. Acaba muaraza davasında sizi tasdike cesaret edebilirler mi?”
Bu meydan okuma tabakalarını anladığında, Kur’ân’a bak, nasıl da veciz bir şekilde mu’cizeliğini ortaya koydu ve bu mertebelere işaret etti, onları susturdu, dizginlerini serbest bıraktı.
Sonra bil ki: Beşerin en kısa sûreye muaraza etmekten aciz kalmasının inniyyeti gayet açık ve gözler önündedir. Bunun limmiyetine gelince, (bu konuda farklı açıklamalar vardır):68
Bazıları “Allah, insanlardaki kuvveleri muarazadan alıkoydu” dediler.69 En sahih görüş ise, Abdülkahir Cürcani, Zemahşeri, Sekkâkî gibi zâtların, “Beşerin kudreti, Kur’ân’ın o yüce nazmının derecesine ulaşamaz.” şeklindeki görüştür.
Sekkâkî, ayrıca şu değerlendirmede bulundu: “İ’caz, zevki bir meseledir, tabir edilemez, açıklanamaz, sadece zevkedilir.”
Delail-ü İ’caz sahibi (Cürcani) ise, ifade edilebileceğini söyledi. Bu beyanda biz de O’nunla aynı görüşteyiz.
Ayette “necm, taife veya nevbet” denilmeyip70 “sûre” kelimesinin tercihi onların “Kur’ân Ona bir defada indirilseydi ya” şeklindeki şüphelerine bir işarettir ve bu ifadeyle onları susturmaktır. Yani, “haydi, velev tek bir defada inenin mislini getirin!”
Ayrıca, Zemahşerinin beyan ettiği gibi, “sûre” ifadesi Tenzilin (Kur’ân’ın) sûre sûre olmasının pek çok faideleri ihtiva ettiğine;71 keza bu garib üslûbun pek çok letaifi tazammun ettiğine bir imadır.
مِنْ مِثْلِهِ “Mislinden”
Bu ifade, hem nazil olan Kur’âna, hem de Kur’ân’ın nazil olduğu zâta bakabilir.
Bil ki: Normalde ibarenin hakkı “Kur’ân’ın sûrelerinden birini” denilmesi iken, ikinci ihtimali mülahazaya bir ima olması için “onun mislinden” denilmiştir. Yani, “sizin muarazanız, ancak adem-i taallümde O’nun gibi olan birinden gelirse O’nun davasını iptal edici olur.”
Ayrıca, şuna bir işarettir: Yapılan muaraza, ancak mislin mecmuundan olursa Kur’ân’ın mu’cizelik davasını ibtal eder.
Keza bu ifadede, insanların zihinlerini nüzul noktasında Kur’ân’ın emsali olan semavî kitaplara çevirtmek vardır. Ta ki muhatabın zihni, onlarla Kur’ân’ı karşılaştırsın ve Onun (Kur’ân’ın) ulviyetini iyice anlasın.72
وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ “Allah’tan başka bütün şahitlerinizi de çağırın”
وَادْعُوا “Çağırın”
“Onlardan yardım isteyin, onlardan medet arayın” yerine “çağırın” denilmesi şuna ima eder: Onlara icabet edecek, savunacak kişiler uzakta değil, hemen yanlarındadır. Çağırmak dışında başka bir şeye muhtaç değillerdir.
شُهَدَاءَكُمْ “Şahitlerinizi”
“Şahitlerinizi” kelimesi üç manayı cem eder:
1-Fesahatta büyükleriniz.
2-Size şehadet edecek olanlar.
3-İlahlarınız.
Birinciye nazaran onları ilzam eder, “mislini getiremeyişimiz büyüklerimizin de getiremeyeceği anlamına gelmez” şeklindeki mazeretlerini kesip atar.
İkinciye nazaran, “bize şehadet edecek kimse yok” tarzındaki mazeretlerini ortadan kaldırır, onları susturur. Çünkü her mesleğin savunucuları ve taraftarları vardır.
Üçüncüye nazaran, onları susturmak ve inceden inceye alaya almak vardır. Yani, “kendilerinden menfaati celb ve zararı def’ umduğunuz ilâhlar, sıkıntıya düştüğünüz bu meselede neden size yardım etmiyorlar?”
“Şüheda” kelimesine bitişen ve ihtisas ifade eden كُمْ “sizin” edatı,
Birinci mananın gücünü şöyle takviye eder: “Büyükler yanınızdadır ve siz birbiriniz içinsiniz. Yapabilseler, elbette size yardım ederlerdi.”
İkinci manaya ise şöyle destek olur: “Size taraftar olan, size destek çıkanların şehadetini kabul ederiz. Ama onlar da, batıl olduğu gayet açık olan bir meseleye şâhitliğe cesaret edemezler.”
Üçüncü mananın kolundan tutup şu şekilde onların ağızlarının payını verir: “Mabud edindiğiniz ilâhlar nasıl oluyor da size destek olmuyorlar?”
مِنْ دُونِ اللَّهِ “Allah dışında.”
Bu ifade, birinciye nazaran tamime bir işarettir. Yani, “Allah’ın dışında, dünyadaki bütün fasihlerden yardım alınız.”
Keza, Kur’ân’ın i’câzının ancak onun Allah’tan gelmesinden dolayı olduğuna bir işarettir.
İkinciye nazaran “Allah şahittir, Allah biliyor ki bizim buna gücümüz yeter…” şeklinde kullandıkları ifadelerde aczlerine ve ne yapacaklarını bilememelerine işarettir. Çünkü tartışmalı bir meselede acze düşen, delilsiz kalan kimse Allah’a yemin eder, delil getiremediği şeye O’nu şahit tutar.
Üçüncüye nazaran, onların peygambere olan muarazasının tevhide karşı şirk ile, göklerin ve yerin yaratıcısına karşı cansız şeylerle mukabeleden başka bir şey olmadığına bir işarettir.
إِنْ كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer sadık iseniz”
Bu kısım, onların “istesek biz de böyle sözler söyleriz” demelerine işarettir.
Keza, “sizler sadık kimseler değilsiniz, hayallerle avunuyorsunuz, hatta safsata ehlindensiniz. Hakkı talep ederken şüpheye düşmediniz, aksine doğrudan şüpheyi istediniz ve içine düştünüz.” şeklinde onlara bir tarizdir.
إِنْ كُنتُمْ صَادِقِينَ “Eğer sadık iseniz” şeklindeki şart cümlesinin karşılığı, makablinin (öncesinin) neticesi olan “öyleyse yapınız” manasıdır.
فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا “Eğer yapamadıysanız -ki asla yapamayacaksınız.”
Bil ki: “Eğer sadık iseniz” ifadesinde, Kur’ân’ın onlara karşı kıyas-ı istisnaî ile delil getirmesi vardır. Mukaddemin nakizini netice vermesi için tâlinin nakizini istisna etmiştir.73
Bunun kısa bir açıklaması:
“Eğer sadık iseniz muaraza yapar ve bir sûrenin mislini getirirsiniz. Lakin yapmıyorsunuz ve asla yapamayacaksınız. Bu da şunu netice veriyor: Öyleyse sadık değilsiniz. Bu durumda hasmınız olan Muhammed (asm) sadıktır. Öyleyse Kur’ân mu’cizedir. Öyleyse azaptan kurtulmanız için O’na inanmanız gerekir.”
İşte bak, Kur’ân sözü veciz söylemekle nasıl i’câzını ortaya koydu, onları aciz bıraktı!
Sonra Kur’ân, tâli’nin nakîzi olan “lakin yapamazsınız” yerine “Eğer yapamadıysanız” lafzını zikretti. “Eğer” ifadesindeki teşkîk (tereddüte sevk) ile onların zanlarına göre konuştu, şartıyet ile de tâli’nin nakîzinin mukaddemin nakîzini sonuç vermesine işarette bulundu. Sonra, terhib ve tehdidi daha etkili yapmak için, mukaddemin nakîzi olan “öyleyse sadık değilsiniz” şeklindeki netice yerine, lâzımının lâzımının lâzımı olan “o hâlde yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının” ifadesini illet olarak zikretti.74
فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا “Eğer yapamadıysanız”
Bu ifadede geçen لَمْ edatı, إِنْ edatına kıyasla manayı onların mazisine çevirmesi itibariyle, sanki onlara şöyle der:
“Zînetli hitabelerinize ve altın yaldızla yazılmış muallakat şiirlerinize bakın. Hiç bunlar Kur’ân’a denk veya O’na yakın olabilirler mi, hatta yanına yaklaşabilirler mi?”
Ayette, “eğer getiremedinizse” yerine “eğer yapamadınızsa” denilmesi iki nükte içindir:
1-İ’cazın kaynağının onların aczi olduğuna bir imadır. Aczin menşei ise fiildir, eser değildir.
2- Vecizlik için tercih edilmiştir. Nasıl ki فَعَلَ Sarf ilminde (gramerde) fiillerin ve bunların cinslerinin bir mizanıdır. Onun gibi, üslûblarda da amellerin masdarı, kıssaların hülasasıdır. Sanki o, cümlelerden kinaye olarak onların zamiridir.75
وَلَنْ تَفْعَلُوا “-Ki asla yapamayacaksınız.-”
Bil ki: Ayette geçen لَنْ edatı, te’kid ve te’bid (daimilik) ifade etmesiyle hükmün kat’iyetine bir imadır. Bu katiyet, bu hükmü verenin neticeden emin, ciddi, hükümden şüphesi olmadığına bir işarettir. Bu ise, onlar için bir çözüm yolu kalmadığına bir remizdir.
فَاتَّقُوا “Öyleyse sakının”
Ayette تَجَنَّبُوا “uzak durun” yerine (vikaye/sakınma kökünden gelen) ittika’nın gelmesi, cezanın naibi olan “iman edin ve cehenneme girme sebebi olan şirkten sakının” manasına bir imadır.76
اَلنَّارَ “Ateş”
Ayette “ateş” anlamındaki “nar” kelimesinin elif- lâmlı gelmesi, bu ateşin Hz. Âdemden günümüze kadar peygamberlerden işitile işitile insanların zihinlerinde malûm hâle gelip yerleşmiş cehennem ateşi olmasını bildirir.
الَّتِي Bu ateşin bu sıla ile vasfedilmesi, önceden onların ateşi bu vasıfla bilmelerini gerektirir. نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ (Tahrim, 6) ayetinin bu ayetten önce nüzulü sebebiyle, onlar bunu duymuşlardı, bundan dolayı burada sıla ile gelmesi uygun olmuştur.
وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ “Onun yakacağı, insanlar ve taşlardır.”
Bundan maksat -daha önce de geçtiği gibi- terhibdir, (korkutmak ve sakındırmaktır.) Terhib ise, tehvil ve teşdit ile tekid edilir. O ateşin insanları yakacağını ifade ile hem başlarına çaldı, hem de onları korkuttu. Taşları da söyleyerek hem onunla kınamada bulundu, hem de ateşin şiddetini ifade etti. Yani, “kendilerinden fayda ve kurtuluş umduğunuz putlar, o ateşte size azap vermek için alet hükmüne geçiyor.”
أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ “Kâfirler için hazırlanmıştır.”
Bil ki: Mahal, “Sizin için hazırlanmıştır” denilecek bir yer iken “Kâfirler için hazırlanmıştır” denilmesi şundandır:
Kur’ân çoğu kere ayet sonlarında özetler ve küllî kaideler zikreder. Bununla hükmün delilinin kübra’sına işaret eder.77 Çünkü kelâmın aslı şudur:
“Eğer küfre düşerseniz, sizin için hazırlanmış olur. Çünkü kâfirler için hazırlanmıştır.”
İşte bundan dolayı mazhar, muzmer yerine ikame edilmiştir.
Ateşin hazırlanmasının geçmiş zaman kipiyle ifadesi, -daha önce geçtiği gibi-, cehennemin şimdi mevcut olduğuna bir işarettir.
1 Muhakemat’ın “Unsuru’l-Akide” bölümünün bir kısmı Peygamber Efendimizle alâkalıdır. Ayrıca müellifin sonradan yazdığı 19. Söz ve 19. Mektub gibi eserlerde Peygamber Efendimizle alâkalı çok kıymetli değerlendirmeler bulunmaktadır.
2 Burada altı mesele ele alınmakta, devamında da “yedinci mesele” olarak Hz. Peygamberin mu’cizelerine dikkat çekilmektedir.
3 Tarîk-ı evlâ, evleviyetle sabit olan şeydir. Mesela, “Ehliyet almaya müracaat için en az ilkokul diploması şarttır” denildiğinde “benim lise diplomam var, acaba olur mu?” diye sormaya lüzûm yoktur. İlkokul diploması oluyorsa, lise diploması hayli hayli olur.
Kıyas-ı evlevî: Bir şeyin evleviyetle sabit olması. Mesela, Kur’ân’da ana-babaya öf bile demek yasaklanmıştır. (İsrâ, 22) Buna kıyasen, anne ve babayı dövmek öncelikle yasaklanmış demektir. İşte, peygamberlerin hâllerine baktığımızda onlardaki hâllerin daha mükemmelini Peygamber Efendimizde görmek, bize O’nun nübüvveti hususunda tam bir kanaat verir.
4 Kur’ân-ı Kerim, bu tarihî olaya ayetlerinde yer verir. Bkz. (Tevbe, 40)
5 Tayy-ı zaman: Zamanı dürmek. Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek ve yaşamak. Meselâ: Kur’ân-ı Kerimde beyan edildiği üzere, “Ashab-ı Kehf” mağarada 300 sene kaldıkları hâlde, bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldıklarını söylemişlerdir.
Tayy-ı mekân: Mekânı ortadan kaldırmak. Bir şahsın bir anda başka yerlerde görünmesi.
6 Hamiyet-i milliye: Milli duygularla gayrete gelmek.
7 Buradaki “on üç asır” ifadesi eserin telif tarihi itibariyledir.
8 Fıtrat kanunları: Yaratılış kanunları. Tabiattaki ve insan mahiyetindeki kanunlar. Mesela, bütün insanları eşit yapmaya çalışmak, insandaki tekâmül kanununa zıddır.
9 İslâmın getirdiği hakîkatler, cahiliye toplumunun değer ölçülerine muhalif şeylerdi. Mesela, cahiliye toplumu kabileciliği esas alırken, İslâm din kardeşliğini getirdi. Cahiliye toplumu gayr-i meşru kadın- erkek beraberliğini benimserken İslâm dini aile sistemini getirdi. Cahiliye toplumu içkiyi marifet zannederken, İslâm dini içkiyi “şeytanın bir pisliği” olarak niteledi…
10 Zekât, İslâm’ın bir köprüsüdür. Toplumdaki zengin ve fakir insanlar arasındaki uçurum, bu köprü ile aşılır. Zekât olarak malının kırkta birini veren zengin, bununla malını temizlemiş olur. Muhtaç durumda olan kimseler, yardımlarını gördükleri zengin zümreye kin ve düşmanlık hisleri yerine, hürmet ve muhabbet duyguları beslerler, onlara duacı olurlar.
11 Siyak – sibak: Sözün evveline güzel bir netice, sonrasına iyi bir başlangıç olması.
12 Mesela Kur’an “Güneş akıp gider…” (Yasin, 38) derken hem zahire göre güneşin dünya etrafında dönmesi anlaşılabilir, hem de güneşin gerçekte kendi yörüngesinde hareketi anlaşılabilir.
13 Buradaki “on üç asır” ifadesi eserin telif tarihi itibariyledir.
14 Meşhur bir araştırmacı olan Carlayl, 1795 tarihinde İskoçyada doğdu, 1881 yılında Londra’da öldü. Goethe, 1749 yılında Frankfurt’ta doğdu. Teslis akidesini reddedip İslâm’ın tevhid inancına gönül bağladı. 1832 de vefat etti.
15 Mesela, “acaba insan havada uçabilir mi?” sorusu eski zamanın insanlarına teorik idi. Ama günümüz insanları için gayet açık bir meseledir.
16 Kıyas-ı maal-farık, birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan yanlış mukayesedir. Mesela, alt yapısı müsait olmayan birinin “bu kitabı ben anlamıyorum, öyleyse başkası da anlayamaz” demesi bu türden bir kıyastır.
17 Medeni denilen insanların çoğu, duygularını ve görüşlerini gizleyebilirler. Ama bedevi insanların içinde ne varsa dışlarına o yansır, rol yapmazlar ve yapamazlar. Dilleri, kalplerine şeffaf bir tercümandır.
18 Mesela, savaş ve salgın hastalık, birer hâldir. Savaş hâlinde silah, haberleşme ve savunma sanayii; salgın hastalık hâlinde ise ilaç sanayii gelişir.
19 Bu ifadeyi şöyle anlayabiliriz: Peygamber Efendimizin getirdiği dinin esasları, o zamanın bütün dinlerine ve görüşlerine aykırı esaslarla dolu idi. Hem zamanla aslını kaybetmiş Hristiyanlık ve Yahudiliği reddediyor, hem puta tapanları yerin dibine geçiriyor, hem felsefî esasları çürütüyor idi.
20 Bilindiği gibi, insan büyüdükçe elbisesi dar gelir ve daha geniş yeni bir elbiseye ihtiyaç duyar. Ama bu büyüme esnasında cildi de onunla beraber büyüyüp geliştiğinden, insan hariçten yeni bir cilde ihtiyaç duymaz. İşte, insanların kanunları o elbise gibidir, zamanla dar gelir ve yenilenir. Ama Allah’ın hükümleri cild misali daima tazeliğini korur, gelişmesini sürdürür. İslâm hukukunda bulunan “içtihad müessesesi” yeni şartların gerektirdiği açılımları temin eder. Mesela, yeni yeni içki türleri ortaya çıktığında, “sarhoşluk veren her şey haramdır” prensibiyle bunların da haram olduklarına hükmedilir.
21 Tahaddi: Meydan okumak. Kur’ân’ın “eğer Kur’ân’dan bir şüpheniz varsa, haydi Onun bir benzerini getirin” diye meydan okuması.
22 Şari’: Şeriatı meydana koyan, teşri eden, hüküm koyan Allah. Allah Şari’-i hakikidir. Peygamber Efendimize de mecazen Şari’ denilir.
23 Mücerred hakîkatler: Soyut gerçekler. Mesela ruhun mahiyeti, zamanın hakîkati, Allah’ın mekândan münezzeh oluşu… bunlardan bazılarıdır.
24 Bazıları Allah’ı maddi bir cisim gibi tevehhüm etmişler. Bunlara “mücessime” adı verilir. Cihet ise, Allah’ı maddî mekâna mahkûm görme yanlışıdır. Hâlbuki Onun misli yoktur, kendi ölçülerimizle Ona bakamayız. İki boyutlu bir düzlem, sözgelimi üç boyutlu kürevî bir cismi içine alamaz, ancak iki boyutla muhatap olabilir. Mahlûk olan insanın yüce Yaratıcıyı tam idrak edebilmesi düşünülemez.
25 Mücessime mezhebi, Arş’ı cismani bir taht ve Rahman’ın Arş’a istivasını maddi bir oturuş olarak anlamak istemişlerse de, ilgili ayetlerin bu tarz yorumu Kur’ân’ın esaslarına, muhkematına aykırıdır, aklen ve şer’an büyük bir cehalettir. Keza, Hamele-i Arş’tan bahseden ayetlerden hareketle, İlâhî Arşı meleklerin omuzuna yükleme gayreti, haktan inhiraftır. Arş, genelde müfessirler tarafından ilâhî saltanattan kinaye olarak değerlendirilmiştir.
26 Tenezzülat-ı ilâhîye: Cenab-ı Hakkın kelâmiyle, insanların anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakîkatleri, anlayabilecekleri ifadelerle beyan etmesidir.
27 وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا “Güneş bir müstekarr için akıp gider” (Yasin, 38) ayetiyle ilgili, hasta iken uyku ve uyanıklık arasında kalbime şöyle geldi: Güneşin kendi yörüngesindeki bu hareketi, güneş sistemindeki gezegenlerin istikrar bulmaları içindir. Yani, (onun bu hareketi) güneş sistemini nizama sokan çekim kuvvetinin meydana gelmesi içindir. Şayet hareket etmeyip dursa, sistemdeki gezegenler dağılıp giderlerdi. (Müellif)
28 Mesela Kur’ân açıktan “dünya yuvarlaktır ve dönmektedir” deseydi, eski muhatapları “gözüme mi inanayım, yoksa Kur’ân’da bildirilene mi” şeklinde tereddütler yaşarlardı. Mükabere: Delil göstermeden bir iddiayı reddetmek veya çürütmek gayretine denir.
29 Bu parağraf, şöyle mukadder bir sualin cevabı gibidir: İstikbalde bilinecek meseleleri üstü kapalı ifade etmek belâğatin gereği iken, Kur’anda niçin ahiretle ilgili konularda buna riayet edilmemiş ve bunlar ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır?
30 Mesela, yakın zamana kadar insanlar dünyanın hareketsiz olmasından ve güneşin ise dünya etrafında dönmesinden asla şüphe etmiyorlardı. Bunun sebebi, üstte işaret edildiği gibi, algı yanılmasıydı. Kur’ân’ın asıl maksadı ise, dünyanın, güneşin ve her şeyin Rabbini tanıtıp insanları Ona ibadete sevk etmektir. Bundan dolayı Kur’ân, zamanla anlaşılacak ilmî gerçeklere sadece işarette bulundu. Ama insanların aklen ulaşamayacakları ahiret meselelerini ise ayrıntılı olarak anlattı.
31 Karine: Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ipucu. İşaret. Yerin üstüne sızan azıcık su, altta su kaynağı olduğuna bir işarettir. Dağların rengi, içlerinde bulunan madenlere bir karinedir. Bunlar gibi, söylenen bir sözden veya yazılan bir cümleden de maksadın ne olduğunu gösteren alâmet ve işaretler olur. Bu karineleri anlayanlar, maksada daha kolay ulaşırlar. “Bir arslan gördüm.” dediğimizde bu cümle hem hakîkat ve hem de mecaz olarak anlaşılabilir. Ama “Camide bir arslan gördüm.” dediğimizde “cami” kelimesi bu sözün mecaz olduğunu gösteren bir karinedir.
32 İstidradî: Asıl konuya dâhil olmayan. İkinci derecede ele alınan. Mesela Fizik kitaplarında yer yer Matematik işlemleri de vardır. Ama bu, Matematik dersi vermek için değildir.
33 Mümaşat, yürüyüşünü başkasına benzetmek, onunla beraber yürümeye çalışmaktır.
34 Buradaki yetmiş rakamı, o zamanda bilinen element sayısıdır, günümüzde ise yüz küsur elementten söz edilir.
35 Mesela, kibirli insan hakkında “burnu büyük” deriz. Bu ifadenin sadık olması için illa burnunun büyük olması gerekmez. Veya gerçekte burnu büyük olan biri, çok mütevazı da olabilir.
36 Peygamber Efendimizin parmaklarından bir orduya yetecek şekilde suyun akması, bir parmağının işaretiyle ayın ikiye bölünmesi, çağırmasıyla ağacın yanına gelmesi gibi mu’cizelerine “hissî mu’cize” denilir.
37 Haber-i vahid: Tek kişiden gelen rivayete denir. Tek kişiden gelen rivayet normal şartlarda zayıf telakki edilir. Ama bunu teyid eden başka rivayetler varsa, kuvvetlenir.
38 Kisra, eski İran hükümdarlarına verilen isimdir.
39 İrhasat, Peygamberlerde nübüvvet öncesi görülen hârikulâde hâllerdir.
40 İhtilaf-ı metali: Güneş, ay gibi gök cisimlerinin doğdukları zaman ve mekânın farklı oluşu.
41 Kur’ân-ı Mübin: Hak ve hakîkati açık seçik beyan eden Kur’ân.
42 İbnu Abbas, ayetteki “ibadet ediniz” ifadesini “tevhide geliniz” şeklinde açıklar. Çünkü Kur’ân’ın ilk muhatabı olan Araplar Allah’ı inkâr etmemekle beraber, ibadette putları O’na ortak koşuyorlardı. Bu emir geldiğinde “biz zaten ibadet ediyoruz” diyebilirlerdi.
43 Yani içinde birbirine ters ve çelişkili şeyler olmamasıdır.
44 Ukaz panayırı: Ukaz, Mekke-i Mükerreme yakınındaki bir pazar adıdır. Burada İslâm öncesi edebiyat şölenleri de düzenlenirdi.
45 Muallakat-ı sebâ: Kur’ân nâzil olmadan önce, câhiliye devrinde meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına astıkları yedi meşhur şiir.
46 Bu üçüncü yol, kati bir hüccettir. (Müellif)
47 Cahız, 777 yılında Basra’da doğdu. Kelâm ilminde ve Arap edebiyatında meşhurdur. 869 yılında vefat etmiştir.
48 Müseylime-i Kezzab, Yemenlidir. Önce Hz. Peygambere gelip iman etmişken, daha sonra Yemende nübüvvet iddiasında bulunmuştur. Yemame harbinde Vahşi tarafından öldürülmüştür. Müseylime bu şiirini Karia sûresine nazire yapmak için söylemiştir.
49 Bunlar gibi ayetlerde, ilk bakışta gramer kurallarına aykırılık var zannedilebilir. Ama dikkat edildiğinde, kusur var zannedilen bu yerlerin, nice belâğat nükteleri taşıdığı görülür. Mesela, Bakara 17. ayet, münafıklarla ilgili bir temsildir. Ayet, çoğul olarak başlayıp tekil misalle devam etmekte, sonunda yine çoğul olarak bitmektedir. Sathî bakışla bakan biri, bunu bir anlatım bozukluğu zanneder. Hâlbuki bu eserde ilgili ayette açıklandığı gibi, böyle ifade edilmesi belâğatin ta kendisidir.
50 Tanınmış Arap dili ve belâğatçisi olan Sekkâkî, 1131’de Harezm’de doğdu, 1229 yılında vefat etti.
51 Şiir, Busayrî’nin Kasidetü’l- Bürde, 104. beytinden iktibas edilmiştir.
52 “Eğer, şayet” gibi ifadelerle başlayan şartlı cümlelerde, cümlenin ikinci kısmına “cezaü’ş- şart” denilir. Mesela “Eğer ilim öğrenmek istersen, kitap oku” cümlesinde “kitap oku” kısmı, “cezaü’ş- şart”tır.
53 Emir cümlesi, farklı manalarda getirilir. Bunlardan biri de muhatabın acizliğini izhar etmektir. “O’nun mislinden bir sûre getirin” denilmesi, gerçekten getirmeleri için olmayıp, onların acizliklerini ortaya koymak içindir.
54 Emir cümlesi, -her zaman değilse bile- genelde vücub ifade eder. Yani, verilen emrin gereğinin yapılması istenir. Bazen ise muhayyerlik bildirir.
55 Mesela insanlar İslâm’ın emrettiği aile sisteminden daha iyi bir sistem bulamadılar ve bulamazlar. Ebedi hayat arkadaşlığı yerine ikame edilmek istenen zevke dayalı geçici beraberlikler, insanları sefil ve perişan yaptı, bu tür beraberlikler sonucu meydana gelen çocuklar topluma problem oldu.
56 Ayetin “Eğer yapamadınızsa” kısmı şart fiilidir. “O hâlde… sakının” kısmı ise, cezaü’ş- şarttır.
57 Cehennem hanzalesi, cehennemin acı meyvelerini ifade eder. Hanzale, “ebu cehil karpuzu” da denilen bir cins acı meyvenin adıdır. Cennette her şey en güzel bir şekilde iken, cehennemde her şey en nahoş bir şekilde olacaktır.
58 Aclûnî, Keşfü’l- Hafa, I, 281
59 Nazariye, “teori” demektir. İlim, teorilerle yola çıkar, âlemin sırlarına ulaşmaya çalışır. Pratik olarak mağmanın hararetini ölçmek mümkün olmamakla beraber, ilmî esaslardan yola çıkarak bir sonuca ulaşmak mümkündür.
60 Bir rivayette şöyle bildirilir: “Cehennem Rabbine şikâyette bulunarak, ‘Ya Rabbi, kısımlarım birbirini yedi!’ dedi Bunun üzerine Allah iki nefes üflemesi için ona izin verdi. İşte kışın maruz kaldığınız şiddetli soğuk Cehennem’in zemherir’inden; yazın maruz kaldığınız yakıcı sıcak da onun semum’undandır.” Buhari, Bed’ül- Halk, 10.
61 Kalp, insanda bir merkezdir. Onun gibi, büyük cehennemin esaslarını taşıyan yerin içindeki ateş, o büyük cehenneme bir kalp gibidir. İnsanın kalbinde dolaşan öfke, gadap, düşmanlık gibi menfi duygular misali, yerin altındaki bu küçük cehennem, ifrit gibi ateşten yaratılan varlıklara bir mekândır. Topraktan yaratılan insan toprakta yaşar. Ateşten yaratılan bu varlıklar da ateşte yaşarlar. Keza, bir buz dağının üçte biri su üzerinde iken üçte ikisi suyun altında olması gibi, insan mahiyetinde “sır” denilen bir derinlik boyutu vardır. Üstteki ifadelerden arzın dahi bu tarz bir derinlik boyutuna sahip olduğu anlaşılıyor. İnsanı sadece et ve kemikten ibaret görmek hata olduğu gibi, arzı dahi taş ve kayadan, mağma ve ateşten ibaret görmek hata olur.
62 Önceki ayette ibadet emredilmişti.
63 Farz-ı muhal, olmayacak bir şeyi olmuş gibi farz etmektir. “Göklerde ve yerde Bir’den başka ilâhlar olsaydı, gökler ve yer bozulurdu” (Enbiya, 22) ayeti böyle bir farz-ı muhal örneğidir.
64 Yani, Allah onların şüphe içinde olup olmadıklarını elbette bilmektedir.
65 Mazruf, zarfın içinde olana denilir. Ayetin üslûbundan, şüphenin onları âdeta yuttuğu hayale gelmektedir.
66 Bazıları belli bir makamdan sonra ibadete lüzûm olmadığını tevehhüm edebilir. Hâlbuki en büyük insan olan Peygamber Efendimiz son anına kadar ibadete azami dikkat etmiştir. Bu noktada, Hristiyanların Hz. İsayı “kul” makamından -hâşâ- ulûhiyet makamına çıkarmaları da hatırlanabilir. Hâlbuki O da Allah’ın bir kulu idi, kul olarak yaşadı, kul olarak semaya yükseltildi.
67 Buradaki “on üç asır” ifadesi eserin telif tarihi itibariyledir.
68 İnniyyet ve limmiyet, “inne” ve “lime” kelimelerinden gelen birer masdardır. Birincisi bunun mutlaka böyle olduğunu, ikincisi ise bunun niçinini anlatır.
69 İlgili kelimeden hareketle buna “sarfe mezhebi” denilir.
70 Necm, Kur’ân-ı Kerim’in bir defada indirilen kısmına denir. Taife, “kısım” anlamında kullanılır. Nevbet ise, “sıra ile görülen iş” demektir. Sûrenin başı ve sonu bellidir, kendi içinde bir bütünlüğe sahiptir. Diğer üçünde ise bu özellik yoktur.
71 Sûre, sur ile aynı kökten gelir. Şehrin etrafını çeviren ve o şehre bambaşka bir güzellik katan surlar misali, Kur’an bu surlu sûreler ile çevrilidir.
72 Yani, o kitaplar da Allah’ın kelâmı olmakla beraber, Kur’ân derecesinde değillerdir. Kur’ân bütün semavî kitapların esaslarını tazammun eder.
73 Mukaddem ve tâli Mantık ilminde birer ıstılahtır. Mesela “güneş doğarsa, yıldızlar gizlenir” önermesine bakalım. Bu önerme iki kısımdan meydana gelmiştir. Burada “güneş doğarsa” kısmı mukaddem olarak “yıldızlar gizlenir” ifadesi ise tâli olarak isimlendirilir. “Mukaddem” denilmesi, cümlenin ilk kısmı olması yönündendir. Tâli denilmesi ise, ilk cümleyi takip etmesi yönündendir. Tefsiri yapılan ayette “Eğer iddianızda doğru iseniz Kur’ân’ın mislini getirirsiniz” manası vardır. Buradan da mantıkî bir sonuç olarak, “getirmediğinize göre, iddianızda sadık değilsiniz” manası kendini göstermektedir.
74 Yani, “eğer iddianızda sadık olsaydınız, Kur’ân’ın en azından bir suresinin mislini getirirdiniz. Ama getiremediniz. Öyleyse sadık değilsiniz. Davanızda yalancı olmanız sizi cehennem ateşine ehil kılar. Öyleyse “yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının.”
75 “Yapmak” anlamındaki bu fiil, Arapçada diğer fiillerin bir mizanı olarak kullanılır. Kullanım olarak da diğer fiiller bununla ifade edilebilir. Sözgelimi “bina etti” fiili, “bina yaptı” şeklinde, “medihte bulundu” fiili “medih yaptı” şeklinde söylenebilir.
Birinden bahsederken mesela “o” zamirini ilgili şahsın ismi yerine kullanmamız gibi, “yapmak” fiili de çok fiilleri ifade için kullanılır.
Bir insanın pek çok fiilleri anlatıldıktan sonra “bütün bu yaptıkları bize şunu gösteriyor” dediğimizde, bu yapmak fiiliyle bütün o fiilleri ayrı ayrı kastetmiş oluruz.
76 İttika kelimesi, imanlı bir sakınmayı çağrıştırır. Tecennüb kelimesinde ise sadece bir sakınma vardır. Böyle olunca, cehennem ateşinden sakınmanın yolu takvadan geçmektedir.
77 Mantıkta “suğra” ve “kübra” kavramları vardır. Mesela şu cümlelere bakalım:
-Her sarhoşluk veren şey haramdır (Suğra).
-Bira sarhoşluk vericidir. (Kübra)
-O hâlde bira haramdır. (Netice)
Başka bir misal: Yalan söyleyen birine “yalan söylediğin için seni sevmiyorum” demek yerine “ben yalan söyleyenleri sevmem” dememiz daha etkili olabilir. Bu cümlenin içinde, “şayet yalan söylersen seni de sevmem” manası zâten bulunmaktadır.
