مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ
وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ
“O münafıkların misali şu kişinin hâline benzer ki, bir ateş yakmak istedi. Ateş, çevresinde olan şeyleri aydınlattığında, Allah onların nurunu giderdi ve kendilerini karanlıklar içinde terketti, bir şey görmezler. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık bunlar dönemezler.” (Bakara, 17-18)
Bil ki: Bu ayetimizde inceleyeceğimiz şeyler üçtür:
1- Ayetin öncesiyle nazmı.
2-Ayetin cümlelerinin kendi arasında nazmı.
3-Her cümlenin parçalarının keyfiyetinin nazmı.
İşte, ihzariye hükmünde olan geçmiş meselelerle birlikte bil ki: Kur’ân, münafıkların hakikat-ı hâllerini açıktan anlattı ve onların cinayetlerini bildirdi. Ardından üç nükte için temsil getirdi:
1-Aklî meselelerden ziyade mütehayyel şeylere daha itaatkâr olan hayale ünsiyet vermek.
Daima şek ve şüphe vermek ve akla muhalefet etmek karakterinde olan vehmin itaatini temin etmek, kendisine yabancı manaları me’nus surette izhar ederek ve gaybî manaları gözle görünür hâlde tasvir ederek akla boyun eğmesini sağlamak.
2- His ve fikrin ittifakını sağlamak için makûl bir manayı temsil yoluyla mahsus hâle getirip vicdana heyecan vermek ve kötülüklere karşı nefretini tahrik etmek.1
3- Temsil vasıtasıyla parça parça manaları birbirine bağlamak ve bunlar arasında hakiki bir rabıtayı göstermek.
Keza temsili hayal gözünün önüne koyarak lisanın ihmal ettiği incelikleri onlara bakmak sûretiyle toplamasını sağlamak.
Ayetin öncesiyle nazmı
Bil ki: Bu ayetin cümlelerinin manası, münafıkların kıssasına bir bütün olarak münasip olduğu gibi, onların her birine ayet ayet de uygun düşer.
Görmez misin, kıssanın manası şöyledir: O münafıklar dünyevi bazı menfaatler için sureten iman ettiler. Sonra küfürlerini gizlediler… Sonra tahayyür ve tereddütte kaldılar, ne yapacaklarını bilemediler… Sonra hakkı araştırmadılar… Sonra dönemediler ki gerçekleri tanısınlar…
İşte onların bu hâli, bu ayette tasvir edilen şu duruma ne kadar da münasiptir!
Bir grup insan var, gecenin karanlığında sahrada kendilerine bir ateş veya bir lamba yaktılar… Sonra bunu muhafaza edemediler… Sonra ateş söndü… Sonra karanlıkta kaldılar. Karanlıkta bir şey görülmeyince, sanki onlar hakkında her şey yok hükmüne geçti. Gecenin sessizliği sebebiyle sanki sağır oldular… Gecenin karanlığı ve nurlarının sönmesinden dolayı sanki kör oldular… Kendilerine muhatap ve yardım edecek kimse olmayınca yardım isteyememelerinden sanki dilsiz oldular… Geriye dönüş yapamadıklarından, sanki ruhsuz cenazeler hâline geldiler.
Sonra, temsildeki pek çok esas nokta onların hâline bakmaktadır. Mesela, karanlık küfre bakar, şaşkınlık onların bazen mü’minlerle, bazen kâfirlerle görülmelerine, ateş ise fitneye bakar. Diğerlerini sen kıyas et.
Eğer desen: Temsilde nur var. Münafığın nuru nerede? Ta ki temsili hakîkate tatbik tamam olsun.
Cevap: Münafığın şahsında nur yoksa da, çevresinden nur alabilir.
-Bu yoksa, kavminden aydınlanabilir.
– Bu yoksa, nev’inden istifade edebilir.
– Bu yoksa, -daha önce geçtiği gibi- fıtratındaki nurdan feyiz alabilir.
– Eğer bununla kanaatin gelmediyse, bazı dünyevî menfaatler terettübünden dolayı başkasına nazaran veya kendi nefsine nazaran onun lisanında nur olur.2
– Bu yoksa, en azından bazıları hakkında iman nuru hakîkattir. Önce inanmışlar, sonra dinden çıkmışlardır.
– Bu yoksa, nasıl ki ateş fitneye işarettir, nur dahi onların istifadelerine işaret edebilir.
-Buna da razı olmadınsa, daha önceki ayette اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الضَّلاَلَةَ بِالْهُدٰۖى “İşte onlar o kimselerdir ki, hidayet karşılığında dalâleti satın aldılar” denilmesi gibi, hidayetin onlar için mümkün olmasının, hidayetin varlığı şeklinde ifade edilmesi de olabilir. Çünkü o ayet, bu temsilin yakın komşusudur.
Ayetin cümleleri arasındaki nazm ciheti
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا
“O münafıkların misali şu kişinin hâline benzer ki, bir ateş yakmak istedi.”
Bil ki: Bu cümlenin nazmı, mevkiine münasebetidir. Evet, sahrada gece vakti ateş yakan bu kimsenin bu suretteki durumu, Kur’ânın saff-ı evvel muhatabı olan Arap yarımadasının sakinlerinin hâline uygun düşmektedir. Çünkü onların her biri, ya bizzât yaşayarak veya duymak sûretiyle bu durumu bilmiş ve bu hâlin tesirini ve müşevveşiyetini hissetmiştir. Çünkü onlar, güneşin zulmü sebebiyle gecenin zulmetine sığınıyor ve geceleri yolculuk yapıyorlardı. Çoğu zaman sema, üstlerini bulutla kaplıyor, bu sebeple yolda sıkıntılarla karşılaşıyorlar ve bazen gittikleri yol onları tehlikeye atabiliyordu.
Keza, bazen haşerelerle dolu mağara bölgelerinde cevelan ediyor, yolu kaybedip ateş tutuşturmaya veya lamba yakmaya ihtiyaç duyuyorlardı, ta ki arkadaşlarını görüp ünsiyet etsinler, mal ve eşyalarını görüp koruyabilsinler, yolu bulup gidebilsinler, oralardaki vahşi hayvanlardan ve tehlikelerden sakınabilsinler. İşte, tam ateş yakıp aydınlandıklarında birden semavi bir afet onları kuşattı. Tam bir ümidin ve matluba kavuşmanın zirvesinde iken bir anda, mutlak ümitsizlik çukuruna düştüler. Ayetteki, فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَه ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ ُ “Ateş, çevresinde olan şeyleri aydınlattığında, Allah onların nurunu giderdi.” kısmı bunu anlatır.
Bil ki: Ayetteki bu فَ harfi işaret eder ki: Aydınlanmak için ateş yaktılar. Ateş onları aydınlattı. Aydınlanmakla mutmain oldular. Ama ardından mahrumiyet geldi ve ellerindeki nimeti kaybettiler. Tam netice alacakken kaybetmenin tesiri, onlara ne kadar da şiddetlidir!
Sonra فَلَمَّا deki şartiyet, ateşin yanmasının nurun gitmesini gerektirdiğini anlatır. Ama bu gereklilik gizli olmasından, bunu ortaya koyacak mukadder cümlelere işaret eder Yani, “Ateş onları aydınlattığında aydınlandılar, işlerine koyuldular, ama o ateşi muhafaza etmediler… Ona ihtimam göstermediler… Ondaki nimetin kıymetini bilmediler… Böyle olunca onu beslemediler… Onu devam ettirmediler… O da söndü.
Çünkü اِنَّ الاْنْسَانَ لَيَطْغَى اَن رَآهُ اسْتَغْنَى “Gerçekten de insan kendini müstağni görmekle tuğyana sapar.” (Alak, 6-7) sırrıyla, neticeyle iştiğal, vesilesinden gaflet etmeye sebep olduğu cihetle devam ettirilmemesini netice verdiğinden, sanki aydınlanmanın kendisi, nurun gitmesine bir sebep oldu.
وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ “Kendilerini karanlıklar içinde terketti.”
Önceki cümle, nurun sönmesiyle nimeti kaybetmek tarzındaki hüsranlarına işaret etti. Bu ise, karanlığa düşmekle başlarına belâ gelmesindeki hızlan’larına dikkat çekti.3
لَا يُبْصِرُونَ “Bir şey görmezler.”
Bil ki: İnsan karanlıkta kalıp yolu kaybettiğinde arkadaşlarını ve eşyalarını görmekle sakinleşir, teselli bulur. Ama onları göremezse, sükûnet de hareket gibi, hatta daha ürkütücü bir musibet olur.
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ
“Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık bunlar dönemezler.”
Bil ki: İnsan böyle bir belâya düşünce, birbirine terettüp eden dört cihetten teselli bulur, ümit besler, kurtuluş umar:
1-“İmdat!” dese çevre beldelerden veya yolculardan yardım edebilecek kimselerin sesini duymak ister. Ancak gece sakin ve dilsiz olunca, bu kimseyle sağır kimse eşit oldu.
İşte, bu ümidi kesmek için, “sağırdırlar” dedi.
2-Nida etse veya yardım istese birinin onu duyup yardım etmesini umar. Ama gece sağır olunca, gecenin sağırlığı karşısında dili olanla dilsiz olan aynı oldu.
Allah, “dilsizdirler” diyerek bu ümitlerini de kesti.
3-Varacağı yere işaret eden bir alâmet, bir ateş veya bir ışık görmekle kurtulmayı umar. Ancak gece simsiyah, karanlık, çatık çehreli ve kör olunca, görenle görmeyen bir oldu.
Allah, bu ümidi söndürmek için, “kördürler” dedi.
4-Bu durumda ona geriye dönmeye çalışmak kalır. Ama karanlık her taraftan onu kuşatınca, iradesiyle bataklığa girip de çıkması imkânsız olan kimse gibi oldu. Evet, nice durum vardır ki, kendi iradenle ona varırsın, ama sonra dönme iradesi senden alınır. Sen onu bırakırsın, ama o seni bırakmaz.
Bundan dolayı Allah “artık bunlar dönemezler” diyerek bu kapının da üzerlerine kapandığını, tutundukları son ipin de koptuğunu, böylece ümitsizlik, yalnızlık, sessizlik ve korku karanlıklarına düştüklerini ifade etti.
Amma üçüncü cihet, yani her cümlenin kayıtlarına gelince:
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا “O münafıkların misali şu kişinin hâline benzer ki, bir ateş yakmak istedi.”
Bu ayete bak, bundaki kayıtlardan nükte kıvılcımlarının nasıl uçuştuklarına dikkat et!
مَثَلِ “Mesel” lafzı münafıkların hâlinin garabetine ve kıssalarının dillere destan olduğuna işarettir. Çünkü mesel, dillerde dolaşan ve garabetinden dolayı insanların birbirlerine naklettikleri şeydir. Meselin en belirgin özelliği garabettir.4 Mesellerde köklü bir kaide de bulunduğundan bunlara “hikmetü’l-avam” ve “felsefetü’l-umum” denilir.5
Burada meselden murat, o münafıkların garip sıfatı, acip kıssası ve çirkin hâlleridir. Mecazen mesel ile tabir edilmesi, garabete bir işarettir. Bu işarette, darb-ı mesel gibi nefret ve lanet lisanıyla onlardan bahsedilmesinin, onların özelliklerinin gereği olduğuna remiz vardır.
كَ “Gibi” harfine gelince:
Eğer desen: Teşbih edatı hazfedilirse “teşbih-i belîğ” olur. Burada niçin zikredilmiştir?6
Cevap: Bu makamda belâğata daha uygun olanı, teşbih edatının zikridir. Çünkü onu tasrih etmek, misale tebei bakıp, ondaki her mühim noktadan benzetilendeki nazirine intikal etmeye zihni ikaz eder. Yoksa kasden ona bakmakla zihin temsilde boğulup kalabilir, tatbikteki incelikleri kaçırır.
Ayetteki ikinci mesel kelimesi, ateş yakmak isteyen kişinin hâlinin garabeti ve umumun hissinde varlığıyla darb-ı mesel hükmünde olduğuna bir işarettir.
اَلَّذِي ye gelince:
Eğer desen: Onlar cemaat iken niçin müfret getirdi?
Cevap: كَمَثَلِ الْحِمَارِ “Onların hâli merkebin hâline benzer” denilmesi gibi, (Cum’a, 5) cüz ve küll, ferd ve cemaat müsavi olup ferdin sıfatında iştirakleri bir ziyade veya noksan meydana getirmiyorsa, iki vecih de caiz olur, (hem müfred, hem çoğul getirilebilir.)7
Böylece müfret getirilişinde, dehşetin temessülü ve çirkin hâllerinin tasvirinde her ferdin müstakil oluşuna bir işaret vardır.
Veya اَلَّذِي kelimesi aslında اَلَّذِينَ idi, bu şekilde ihtisar yapılmıştır.
اِسْتَوْقَدَ “Yakmak istedi.”
Bu kelimedeki س (sin) harfi tekellüf ve taharriye bir işarettir. Biraz sonra “onların nuru” şeklinde çoğul gelirken, bu fiilin müfret getirilmesi, cemaat için ateş yakanın bir kişi olduğuna latîf bir remizdir. Kur’an, ateşi yakanı bir kişi, aydınlananları ise çoğul ifade ederek letafette bulunmuştur.
نَارًا “Bir ateş”
Lamba ve benzeri bir şeyi yakmak yerine ateş yakılmasının nazara verilmesi, teklif nurundaki meşakkate bir işarettir ve onların zahirî nur altında fitne ateşi yaktıklarına bir remizdir.
Bu kelimenin elif – lâmsız gelişi, onların ateşe şiddetli ihtiyaçlarına ve nasıl olursa olsun herhangi bir ateşe razı olacaklarına bir imadır.
فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ “Ateş, çevresinde olan şeyleri aydınlattığında, Allah onların nurunu giderdi.”
Gözünü ayetin bu cümlesinin çevresinde olanlara çevir. Ta ki cümlenin kayıtlarının, cümleden esas maksat olan “onların içine düştükleri dehşet karanlıklarını” nasıl gözler önüne serdiğini göresin. Dördüncü meselede kelâmın kuvvetinin, kayıtlarının birbirine cevap vermesiyle olduğunu işitmiştin.
فَ harfi, onlar ümidin zirvesinde iken, akabinde mutlak ümitsizliğin kendilerine hücumuna bir imadır.
لَمَّا mukaddemin tahakkukuna delaletiyle beraber düz bir kıyas-ı istisnaî manası tazammun etmekle, tâli’nin tahakkukunu ve teselliyi sona erdirmeyi netice veriyor.8
أَضَاءَتْ “Aydınlattı” Ateş yakmanın ısınmak için değil, aydınlanmak için olduğuna işarettir. Bunda, dehşetin şiddetine remiz vardır. Çünkü bu aydınlanma, onlara tehlikeleri göstermekten ve o tehlikelerin varlığını bildirmekten başka bir fayda vermemiştir. Şayet bu aydınlanma olmasa, nefsin kendini aldatması ve teskini mümkün olurdu.
مَا حَوْلَهُ “Çevresinde olan şeyleri” Dört cihetten dehşetin kuşatmasına ve aydınlanma sebebiyle altı cihetten gelen hücumun zararından korunmanın lüzûmuna işarettir.9
ذَهَبَ “Giderdi” Bu ifade cezaü’ş-şart olduğu için lazım olması gerekir. (Aydınlanma ile beraber hemen ışığın gitmesi arasında) lüzumun gizli olmasından dolayı -daha önce de geçtiği gibi- şu manalara remzeder: “Onlar ateşin devamı için gereken şeyleri yapmadılar ve ondaki nimetin derecesini bilmediler. Böylece aydınlanmanın kendisi ile mahrumiyete maruz kaldılar. Şımarıklık ve sevinç onlara devamı için yapılması gerekenleri unutturdu. Allah da bu nimeti onlardan aldı…”
اللّٰهُ “Allah” Ateşi gidermenin Allah’a isnadı, iki ümidin yani durumu düzeltme ümidinin ve rahmet ümidinin kesilmesine işarettir. Zira afetin semavi olup tamiri kabul etmediğine işaret ve kişinin kusuruna bir ceza olmasına remiz vardır. Bundan dolayı Allahu Teâlâ ona ceza vermiştir. Öyleyse, sebeplerin bittiği yerde, insanın kendisine sarıldığı rahmet beklentisi de kesilmiştir. Çünkü hakkın iptali için Hakk’tan yardım istenemez.
بِ (ba) harfi dönüşten ümidi kesmeye bir işarettir. Çünkü Allah’ın aldığını geri verecek yoktur. Zira ذَهَبَ fiilinin بِ (ba) harfi ile kullanılması, ıstıshab manası ile bundan bir kurtuluş olmadığını anlatır.10 اَذْهَبَهُ yani “onu gönderdi” ve ذَهَبَ yani “gitti” şeklinde bu fiilin diğer iki kullanımında ise, birinciden farklı olarak dönme imkânı söz konusudur.
نُور “Nur” Bu kelimede onların sırat üzerindeki hâllerini hatırlamaya latîf bir ima vardır.11
بِنُورِهِمْ “Onların nurunu”
Onlara has olarak, “onların nurunu” denilmesi, o münafıkların şiddet-i teessürlerine işarettir. Başkalarının ateşi yanarken kendi ateşi sönen kimsenin elemi çok daha şiddetli olur.
Allah için, Tenzil (Kur’ân) belâğat fenlerinde ne kadar da latîf! Görmedin mi, vadilerin kesiştiği yerdeki havuz misali, ayetteki bütün bu kayıtlar, küllî maksat olan onların ümitsizlik içindeki dehşetli hâllerini tasvire nasıl da müteveccih oldu!
وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ
“Kendilerini karanlıklar içinde terketti.”
Sonra bu cümlede olanlara dikkat et!
وَ harfi onların iki zararı cem ettiklerine bir işarettir. Ziyaları ellerinden alındı ve karanlık kendilerine bir elbise gibi giydirildi.
تَرَكَهُمْ “Terk etti”
Burada “bıraktı” veya benzeri bir fiil yerine “terk etti” denilmesi onların ruhsuz ceset, özsüz kabuk hâline geldiklerine bir işarettir. Bunun için onlara layık olan, kendi hâllerine bırakılmaları ve karanlığa terk edilmeleridir.
فِي ظُلُمَاتٍ “Karanlıklar içinde”
Ayetteki فِي harf-i ceri her şeyin onlar nazarında adem olduğuna bir remizdir. Geriye sadece yokluğun unvanı olan karanlık kalmış, bu karanlık onlara bir zarf ve kabir olmuştur.
ظُلُمَاتٍ “Karanlıklar” Ayette karanlığın çoğul gelmesi şuna işaret eder: Gecenin karanlığı ve bulutların zulmeti; onların ruhunda ümitsizlik ve korku zulmetini, mekânlarında yalnızlık ve dehşet zulmetini, içinde bulundukları zamanda sükûn ve sükût zulmetini meydana getirdi. Böylece çeşit çeşit karanlıklar onları kuşattı.
Zulümatın (karanlığın) elif-lamsız gelişi ise, bu karanlıkların onlara meçhul olduğuna, daha önce böyle karanlıklara bir ülfetleri olmadığından, üzerlerindeki tesirinin çok daha şiddetli olduğuna bir imadır.
لَا يُبْصِرُونَ “Bir şey görmezler.”
Musibetlerin esasını bildirir. Çünkü görmeyen kişi, belâları daha çok görür. Görmeyi kaybetmekle, en gizli musibetleri de görür, hisseder.
Bu ifadenin geniş zaman sığasıyla gelmesi, hayal gözü önünde onların hâlini tasvir ve temsil etmektir. Ta ki muhatap onların dehşetini görsün, vicdanıyla da bundan etkilensin.
“Görmezler” derken mef’ulün terki tamim içindir. Yani,
–Onlar menfaatlerini görmezler, ta ki koruyabilsinler…
–Tehlikeleri görmezler, ta ki sakınabilsinler.
–Yol arkadaşları onlara görülmezler, ta ki ünsiyet edebilsinler. Onları görmeyince, her biri sanki tek başına bir ferttir.
Sonra صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık bunlar dönemezler.” cümlelerine bak, ta ki neler söylediğini duyabilesin! Çünkü bu dört özellik, münafıklar ve o sahrada ateş yakanlar arasında müşterek bir haddir, aralarında bir berzahtır, her iki tarafa da müteveccihtir, iki tarafın hâlinden de söz eder. Onlara bir aynadır, sana onların durumunu gösterir. Ve iki tarafın bir neticesidir, sana onların kıssasını işittirir.
Amma mümessel bihe (temsile) bakan yönü
Bil ki: Böyle bir musibete düşen kişi için, etraftan onu kurtarabilecek bir sesi duymakla kurtuluş ümidi olur. Ama gecenin dilsizliği, onun sağır olmasını netice verdi.
Sonra, yardım edecek birine seslenebilir. Ama gecenin sağırlığı onu dilsiz yaptı.
Sonra bir ateş veya ışık görerek yolunu bulabilir. Ama gecenin körlüğü onu kör hâle getirdi.
Sonra geldiği yere dönebilir. Ama bataklığa girip de çırpındıkça batan kimse misali, artık dönüş mümkün değildir, o kapı da kendisine kapalıdır.
Mümessele (münafıklara) bakan yönüne gelince
Bil ki: Onlar küfür ve nifak karanlıklarına düştüklerinde, birbirine terettüp eden dört yolla bu karanlıklardan kurtulmaları mümkün idi:
1-Başlarını kaldırıp hakka kulak vermeleri, Kur’ân’ın irşadını dinlemeleri gerekirdi. Lakin hevâ, kulaklarını doldurup, Kur’ân sadasının kulaklarına girmesine engel oldu. Heves, onları âdeta kulaklarından tutup Kur’ân yolundan alıkoydu. Kur’ân, “onlar sağırdırlar” diye ilan ederek bu kapının onlara kapandığına işaret etti. Sanki kulaklarının koparılıp yerlerinde çirkin delikler kaldığına veya o kulakların başların iki yanında sarkan et parçaları olduğuna remizde bulundu.
2-Onların başlarını eğip vicdanlarına danışmaları, hakkı ve doğru yolu sormaları gerekirdi. Lakin inat dillerinin ellerini tuttu, kin o dili arkadan içeriye çekti. Kur’ân bu kapının da yüzlerine kapanmasına işareten, “onlar dilsizdirler” diyerek onları susturdu. Ayrıca hakkı ikrardan sükût etmeleri sebebiyle, dili koparılıp da yüzü -içi boş bir mağara misali- çirkin bir hale gelen kimse gibi olduklarına remizde bulundu.
3-Onların ibret nazarlarını âleme çevirip afakî delilleri toplamaları gerekirdi. Lakin bu ayetlerden teğafül, (onlara karşı ilgisizlik) elini bunların gözlerine koydu, teami (onları görmezden gelmek) bu nazarları geriye çevirdi, yuvalarına kovdu. Kur’ân bu yoldan da fayda bulmadıklarına işareten “onlar kördürler” dedi. Teşbih edatını hazf ile (“Kör gibidirler” yerine “kördürler” demek suretiyle), başın nuru olan gözlerinin sanki yerlerinden sökülüp, yüzlerinde çirkin birer delik hâline geldiğine remzetti.
4-Çirkin hâllerinin çirkinliğini bilip nefret etmeleri, ardından pişman olmaları, ardından tevbe etmeleri ve ardından dönmeleri gerekirdi. Lakin günahlarda ısrar ile fıtratlarının bozulması, bir de hevâ ve şeytanın galebesiyle nefisleri bu çirkin hâlleri kendilerine güzel gösterdi. Kur’ân “onlar dönmezler” diyerek son yolun da kendilerine kapandığına işaret etti. Bataklık denizine saplanmış kimse misali, dönüş için iradenin kalmadığı bir duruma kendi iradeleriyle düştüklerine remzetti.
1 “Makûl” kelimesi “akla hitap eden, akılla anlaşılan”, “mahsus” kelimesi ise “hisse hitap eden, gözle görülüp elle tutulan” demektir. Mesela “Allah’ın rahmeti” akla hitap eden bir manadır. Ama Allah’ın rahmetini yağmurla, bize ve diğer varlıklara ikramıyla anlatırsak, bu makûl mana göz ile görülür hâle gelir, hayalin önünde tecessüm eder.
2 Gerçi kendisi kendisinin münafık olduğunu bilmektedir, ama “iman ettim” diyerek bazı dünyevi çıkarlar elde eder. Bu da öyle demeyen kimselere göre bir nevi nur olur. Yani onların ulaşamadığı bazı menfaatlere ulaşır.
3 Hızlan, birisine yardım etmeyip, onu İlâhî hıfz ve rahmetten mahrum bırakmaktır.
4 Yüzlerce siyah saçlı insan arasında sarı saçlı birinin hemen dikkat çekmesi ve fark edilmesi misali, mesellerde de en belirgin özellik sıra dışılıktır.
5 Hikmetü’l- avam: Bilgi ve kültür seviyeleri fazla olmayan kimselere ait olan hikmet. Mesela, “el elden üstündür” ifadesi güzel bir düsturu ortaya koyar. Geniş halk kitleleri de bunu rahatlıkla kullanabilmektedir. Felsefetü’l-umum ise, “kitlelerin felsefesi” demektir.
6 Mesela, “falanın ilmi derya gibidir” demektense, “falan deryadır” demek daha etkilidir.
7 Ayet, Tevratı bildiği hâlde onu uygulamayan Yahudilerin halini anlatır. Evvelinde “Onların meseli” denilerek çoğul getirildiği halde devamında müfret getirilmiştir. Çünkü böylelerinin her biri tek tek o durumdadır. Türkçede de “öğretmenler geldiler” dediğimiz gibi “öğretmenler geldi” de diyebiliriz. Çünkü gelme fiilinde her biri müstakildir.
8 Mukaddem ve tâli Mantık ilminde birer ıstılahtır. “Ateş, çevresinde olan şeyleri aydınlattığında, Allah onların nurunu giderdi.” cümlesi iki kısımdan meydana gelmiştir. Burada “Ateş, çevresinde olan şeyleri aydınlattığında” kısmı mukaddem, “Allah onların nurunu giderdi.” ifadesi ise tâli olarak isimlendirilir. “Mukaddem” denilmesi, cümlenin ilk kısmı olması yönündendir. Tâli denilmesi ise, ilk cümleyi takip etmesi yönündendir. “Güneş varsa gündüzdür” dediğimizde sonuç kesin olduğu gibi, bu cümlede de “Ateş, çevresinde olan şeyleri aydınlattığında, Allah onların nurunu giderdi” denilmesiyle ateşin aydınlatmasının hemen akabinde nurlarının giderilmesi kaçınılmazdır.
9 Bu durumda olan biri, ateşin etrafını aydınlatması sebebiyle dört cihete ilave olarak alttan ve üstten gelebilecek tehlikeleri de görür, dehşet içinde kalır.
10 Istıshab, beraber olmayı ifade eder.
11 Hadid sûresi 12 -15. ayetlerde mü’minlerin ve münafıkların sırattaki hâlleri anlatılır. Mü’minler nurlar içinde iken münafıklar karanlıktadır. Münafıklar dünyada mü’minlerle beraber olduklarından orada da beraber olmak isteyecekler, ama kendilerine izin verilmeyecektir. Dillerindeki iman kelimesi -geçici de olsa- dünyada kendilerine bir menfaat sağlamış, ama ahirette bir işe yaramamıştır.
