18. DERS: TEMSİL METODU

Bil ki: Kur’ân-ı Kerimin i’câzının esası nazmındaki belâğattadır. Nazmındaki belâğat ise iki kısımdır. Bir kısmı zînet eşyası ve bir kısmı da elbise gibidir.

Birincisi, saçılmış incilere, menşur zînete ve parlak nakşa benzer. Bunun elde edildiği maden, gümüş taşların arasına erimiş altını dökmek gibi kelimeler arasına nahvî, harfî manaları uygun bir şekilde yerleştirmektir.1

Bu kısmın semereleri, Meânî Fenninin açıkladığı letaif, yani söz incelikleridir.

İkinci kısım: Manaların kâmetine göre biçilmiş, çeşitli parçalardan muntazam bir dikişle dikilmiş, sonra da def’aten mananın, kıssanın ve maksadın kametine giydirilmiş bir üsluptan kıymetli bir libas ve göz kamaştırıcı bir hulleye benzer

Bu kısmın san’atkârı ve ustası Beyan Fennidir. Bu fennin en önemli meselelerinden biri temsildir. Kur’ân-ı Kerim çokça temsiller zikreder. Öyle ki bunların sayısı bini bulur. Çünkü temsilde latîf bir sır ve âli bir hikmet vardır. Zira onunla:

-Vehim akla mağlup olur.

-Hayal, fikre boyun eğmeye mecbur kalır.

-Gözden ırak şeyler, onunla göz önünde hazır hâle gelir.

-Aklî meseleler duyularla hissedilir şekilde netleşir.

-Manalar tecessüm eder.

-Ayrı ayrı meseleler temsil ile derli toplu olur.

-Karışık olanlar uyumlu hâle gelir.

-Muhtelif olanlar ittihad eder.

-Kopuk şeyler birbiriyle bitişir.

-Silahsız, silahlı hâle gelir.

Eğer tafsil istersen Delailü’l- İ’caz sahibinin Esrâru’l- Belâğa eserindeki terennümüne benimle beraber kulak ver:2

Temsilin Yerleri Ve Te’siri Hakkında Bir Fasıl

“Bil ki: Akıl sahiplerinin ittifak ettikleri hususlardan biri de şudur: Temsil, manaların peşinde geldiğinde veya manalar muhtasar bir şekilde temsil ile görüldüğünde ve aslî sûretlerinden temsil sûretine nakledildiklerinde:

Temsil, manaya bir şa’şaa giydirir. Ona nüfuz kazandırır. Kıymetini yükseltir. Ateşini alevlendirir, (manayı parlatır). Nefisleri kendine çekmede kuvvetini kat kat yapar. Kalpleri kendine davet eder, gönüllerin en uzak köşelerinden o manalara doğru bir aşk ve tutku harekete geçer. İnsan tabiatını, muhabbet ve aşkla o manalara boyun eğdirir.

Getirilen temsil eğer medih için ise; manaları daha parlak, daha azametli yapar. Nefiste tesiri daha etkili, daha büyük olur, meyilleri daha ziyade tahrik eder. Ülfeti daha süratli sağlar, feraha daha çabuk ulaştırır. Memduhu galip yapar, methedene şefaati daha kuvvetli vacip kılar. Ona bağışlanacak ve verilecek hediyelere daha kolay vesile olur. Dillerde daha çok gezer, daha çok zikredilir. Kalplerin alâka duymasına daha evlâ ve daha layıktır.

Eğer zem ise, dokunuşu daha acıtıcı, dağlaması daha yakıcı, incitmesi daha şiddetli ve hiddeti daha keskindir.

Eğer hüccet ise, burhanı daha nurlu, galebesi daha kâhir ve beyanı daha bâhirdir.

Eğer iftiharsa, öne çıkarması daha çabuktur. Daha şerefli yapar. Dili daha yaman olur.

Eğer özür beyan etmek ise, kabule daha yakın ve kalplere daha caziptir. Karanlıkları kolayca dağıtır. Gadabı daha çabuk giderir, düğümü daha kolay çözer. Güzel bir sonuca bağlar.

Eğer vaaz ise, sadra daha şifalı, fikre daha etkili, tenbih ve zecirde daha müessirdir. Bulutları açmada,3 hedefi göstermede, hastayı iyileştirmede, nasihate susamış kişiye şifa olmada daha münasiptir…

Söz san’atlarını ve çeşitlerini tek tek incelediğinde, onun babları ve şubelerini araştırdığında hüküm işte böyledir.” (Cürcanî’nin sözü burada bitti.)

Kur’an’dan temsiller

Aşağıda gelen âyetlerde Kur’ân’ın delail-i i’câzı ve esrar-ı belâğatı vardır. Burada bunları, gelecek mukaddimenin meseleleri ile münasebetleri olduğu için zikrediyoruz.

Medih makamındaki temsile misal

Kur’ân-ı Kerîm, sahabenin vasfı hakkında şöyle der:

وَمَثَلُهُمْ فِى اْلاِنْج۪يلِ۠ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ

“Onların İncil’deki vasıfları şöyledir: Onlar filizini çıkarmış, sonra git gide kuvvet bulmuş, kalınlaşmış ve gövdesi üzerinde yükselmiş ekincilerin hoşuna giden bir ekine benzer…” (Fetih, 29)

Bunun benzerlerini kıyas et.

Zem makamında

فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِۚ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْۜ

-“Onun misali köpeğe benzer: Üstüne varırsan dilini çıkarıp solur; kendi hâline bıraktığında yine dilini çıkarıp solur.” (A’raf, 176)4

مَثَلُ الَّذ۪ينَ حُمِّلُوا التَّوْرٰيةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ اَسْفَارًۜا

-“Kendilerine Tevrat verildiği hâlde onun hükümlerini yerine getirmeyenlerin misali, kitap yüklü eşeğe benzer.” (Cum’a, 5)5

اِنَّا جَعَلْنَا ف۪ٓى اَعْنَاقِهِمْ اَغْلاَلاً فَهِىَ اِلَى اْلاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ

“Biz onların boyunlarına çenelerine kadar dayanan demir halkalar geçirdik. Bu sebeple kafaları yukarıya kalkık durumdadır.” (Yâsin, 8)6

Delil ve hüccet getirme makamına dair

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا

– “O münafıkların misali şu kişinin hâline benzer ki, bir ateş yakmak istedi. Ateş, çevresinde olan şeyleri aydınlattığında, Allah onların nurunu giderdi ve kendilerini karanlıklar içinde terketti, bir şey görmezler. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık bunlar dönemezler.” (Bakara, 17-18)

اَوْكَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ

-“Yahut onların misali, semadan gelen sağanak yağmura tutulmuş kimselerin hâline benzer. Onda karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek var. Ölüm endişesiyle, yıldırımlara karşı parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar. Allah kâfirleri kuşatmıştır. Şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek. Her ne zaman şimşek, onlara ışık verse ışığında yürüyorlar. Üzerlerine karanlık yaptığında ise, dikiliyorlar. Allah dilemiş olsaydı elbette işitmelerini de, görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” (Bakara, 19-20)

وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذ۪ى يَنْعِقُ بِمَا لاَيَسْمَعُ اِلاَّدُعَٓاءً وَنِدَٓاءًۜ

-“O inkârcıların hâli, çobanın bağırıp çağırmasından başka bir şey anlamayan hayvanlara benzer.” (Bakara, 171)

مَثَلُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِۚ اِتَّخَذَتْ بَيْتًۜا

وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِۢ

“Allah’tan başkalarını dostlar edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğe (sığınmaya) benzer. Hâlbuki evlerin en gevşeği, şüphesiz örümceğin evidir…” (Ankebut, 41)7

اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًۜا وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِى النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ

فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِى اْلاَرْضِۜ

– “(Allah) gökten bir su indirdi de, vadiler kendi miktarınca sel oldu. Sel de, yüze çıkan bir köpük yüklendi. Bir zînet eşyası veya değerli bir mal yapmak için ateşte üzerini körükledikleri madenlerden de öyle bir köpük meydana gelir. İşte Allah, hak ve batılı böyle anlatır. Köpüğe gelince, atılır gider. İnsanlara fayda veren ise, arzda kalır.” (Ra’d, 17)

ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً رَجُلاً ف۪يهِ شُرَكَآءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلاً سَلَمًا لِرَجُلٍۜ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاًۜ

-“Allah şunu misal getirdi: Bir adam var, bir takım ortaklar onda birbirleriyle çekişiyorlar. Bir adam da sadece birine ait. Hiç bu ikisinin hâli bir olur mu?” (Zümer, 29)8

İftihar hakkında

Her ne kadar iftihar diye isimlendirilmese bile, Allah’ın azametini ve kemâlâtını beyân eden şu ayeti misal olarak verebiliriz:

وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ۗ وَاْلاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ

وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪ۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Allah’ı hakkıyla bilemediler. Hâlbuki arz, kıyamet gününde bütünüyle Onun kabza-yı tasarrufundadır; gökler de Onun kudret elinde dürülmüştür. O, bütün noksanlardan münezzeh ve onların ortak koştukları şeylerden yücedir.” (Zümer, 67)

Diğer ayetleri buna kıyas et.

Mazeret ileri sürme makamına dair

Bu kısımla ilgili, ancak bâtıl özrü olanları ilzam için, onların özürlerine dair hikâyeler vardır. Meselâ:

وَقَالُوا قُلُوبُنَا ف۪ٓى اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ وَف۪ٓى اٰذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ

“Dediler ki: ‘Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtülüdür; kulaklarımızda bir ağırlık var, seninle bizim aramızda da bir perde vardır.'” (Fussılet, 5)

Diğer âyetleri buna kıyas et.

Şu şiir de misal olarak verilebilir:

لَا تَحْسَبُوا أَنَّ رَقْصِي بيْنَكُمْ طَرَبٌ فَالطَّيْرُ يَرْقُصُ مَذْبُوحاً مِنَ الأَلَمِ

“Aranızda raks edip oynamamı, sevinçten sanmayın.

Boğazlanmış kuşa benzer hâlim, sakın aldanmayın.”

Dünya nimetlerinin vasfı hakkında

كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًۜا

-“O (dünya hayatı) bir yağmura benzer ki, bitirdiği ekin çiftçilerin hoşuna gider; sonra kuruyuverir de, onu sapsarı görürsün; sonra da saman olup çıkar.” (Hadîd, 20)

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَلَكَهُ يَنَاب۪يعَ فِى اْلاَرْضِ

ثُمَّ يُخْرِجُ بِه۪ زَرْعًا مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهُ

-“Görmedin mi ki, Allah gökten bir su indirdi, onu yeryüzünde mahzenlere yerleştirdi, sonra onunla rengârenk mahsuller çıkardı…” (Zümer, 21)

اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَالْجِبَالِ

فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا اْلاِنْسَانُۜ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاًۙ

-“Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arzettik; hepsi de onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten de o (insan) çok zâlim, çok câhildir.” (Ahzâb, 72)

لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ

وَتِلْكَ اْلاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

-“Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, Allahın haşyetinden parça parça olduğunu görürdün. Düşünsünler diye, insanlara Biz böyle misaller veriyoruz.” (Haşir, 21)

فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِض۪ينَۙ كَاَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌۙ فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍۜ

-“Onlara ne oluyor ki, aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi, öğütten yüz çevirip duruyorlar?” (Müddessir, 49 -50)

مَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ

ف۪ى كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِاءَةُ حَبَّةٍۜ

-“Mallarını Allah yolunda harcayanların misali bir daneye benzer ki, ondan yedi başak sümbüllenir; her bir başakta da yüz dane bulunur.” (Bakara, 261)

وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْب۪يتًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ

كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِۚ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّۜ

-“(Allah yolunda infak edenlerin misali,) yüksek bir tepe üzerine kurulu güzel bir bahçeye benzer ki, ona bolca yağmur düşer de, meyvelerini iki kat verir. Hatta çok yağmur düşmese de, az bir nem bile ona yeter, mahsulünü yine verir.” (Bakara, 265)

Sâlih amelin ezâ ve riya ile boşa gittiğine dair

اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُۙ لَهُ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۙ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَٓاءُۖ فَاَصَابَهَٓا اِعْصَارٌ ف۪يهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْۜ

-“Sizden biriniz ister mi ki, onun hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, altından nehirler akan bir bahçesi bulunsun, o bahçede her çeşitten meyveler olsun da, sonra evlâtları da âciz ve zayıf oldukları hâlde o kimsenin kendisine ihtiyarlık çöksün, o bahçeye de yakıcı bir kasırga isabet etsin ve onu bir anda yakıp kül ediversin?” (Bakara, 266)

مَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ ۨاشْتَدَّتْ بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ى يَوْمٍ عَاصِفٍۜ

لاَيَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلٰى شَىْءٍۜ ذٰلِكَ هُوَ الضَّلاَلُ الْبَع۪يدُ

-“Rab’lerini inkâr edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir fayda göremezler. İşte bu, haktan pek uzak bir sapıklığın tâ kendisidir.” (İbrahim, 18)

Kelâmın tabakalarından tavsif makamına dair

ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِىَ دُخَانٌ

فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ اءْتِيَا طَوْعًا اَوْكَرْهًۜا قَالَتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ

-“Sonra Allah buhar hâlindeki dünya semâsına yöneldi de ona ve arza ‘ister istemez ikiniz de gelin, emrime uyun’ dedi. Onlar, ‘itaat ederek geldik’ dediler.” (Fussılet, 11)

وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ى مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ى وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِىَ اْلاَمْرُ

وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ

-“Ve denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut. Ey gök, suyunu tut.’ Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî üzerine oturdu. Ve ‘Zâlimler gürûhu Allah’ın rahmetinden uzak olsun’ denildi.” (Hûd, 44)

اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِى السَّمَآءِ

تُؤْت۪ٓى اُكُلَهَا كُلَّ ح۪ينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَۜا وَيَضْرِبُ اللّٰهُ اْلاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

-“Görmez misin, hoş bir kelimeyi Allah nasıl hoş bir ağaca benzetmiştir ki, onun kökü sâbit, dalı ise semâdadır. O ağaç, Rabbinin izniyle her an meyvesini verir. Allah insanlara böyle misaller getirir ki, düşünüp öğüt alsınlar.” (İbrahim, 24 – 25)

وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَب۪يثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَب۪يثَةٍ ۨاجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ اْلاَرْضِ مَالَهَا مِنْ قَرَارٍ

-“Habis söz ise, kökü yerden koparılmış habis (kötü, nahoş) bir ağaca benzer ki, kökleşip tutunacağı bir yeri yoktur.” (İbrahim, 26)

Şiirde şöyle denilmiştir:

وَاللَّيْلُ تَجْرِي الدَّرَارِي فِي مَجَرَّتِهِ كَالرَّوْضِ تَطْفُو عَلَى نَهْرٍ أَزَاهِرُهُ

İnci misal yıldızlar, gece yörüngesinde akar.

Sanki nehrin üzerinde çiçekleri yüzen bahçe gibi.”9

Temsilin gücü

Bil ki: Temsille ilgili bu ayetlerin her birisinde çeşitli tabakalar, mertebeler, sûretler ve üsluplar vardır. Her biri her bir parçasıyla hakîkatlerden bir kısım letaifi tekeffül ve tazammun eder. Nasıl ki sen gümüş şişeler alsan, onları altın yaldız ile yaldızlasan, sonra mücevheratla nakışlasan, ardından elektrikle aydınlatsan o şişelerde kat kat güzellikler ve çeşit çeşit zînetler görürsün. Onun gibi bu ayetlerin her birinde asıl maksat canibinden temsilî üslûba doğru işaretler yapılmış, bir kısım makamlara bazı remizler uzanmıştır. Sanki asıl maksat çeşitli mertebeler üzerinde yuvarlanmış ve her birinden bir renk ve hisse almıştır. Böylece bu kelimeler cevamiu’l-kelim hatta cem’u’l-cevâmi türünden olmuştur.10

Fasl ve Mukaddime

Bil ki: Mütekellim, manayı ifade edip sonra delil vasıtasıyla aklı ikna ettiği gibi, çeşitli temsiller vasıtasıyla da vicdana çeşitli hissiyatı bırakır. Böylece kalpte meyil veya nefreti tahrik eder, onu kabule müheyya kılar. Öyleyse beliğ kelâm, akıl ve vicdanın beraber istifade ettikleri kelâmdır. Akla hitap ettiği gibi vicdana da damlar. Bu iki ciheti sağlayan, temsildir. Çünkü temsilde bir kıyas vardır, bu kıyas vasıtasıyla, kendisiyle temsil getirilen şeyde var olan kanun, mümesselin aynasına yansır. Böylece sanki müdellel (delilli) bir dava olur. Mesela, raiyetinin rahatı için belâlara göğüs geren bir reis hakkında şöyle dersin:

O bir dağdır, kar ve dolunun zahmetlerini yüklenir, alt kısmındaki vadiler yemyeşil olur.”

Temsilin esası teşbihtir. Teşbihin şe’ni; nefret, rağbet, meyil, hoşlanmamak, hayret veya heybet gibi hisleri harekete geçirmektir. Bunun için teşbih; tazim, tahkir, terğib, tenfir, teşvih, tezyin, taltif gibi maksatlarla yapılır. Böylece üslûbun sûretiyle vicdan ikaz edilir, meyil veya nefretle his uyarılır.

Şu gibi durumlar temsile ihtiyaç hissettirir:

1-Mananın derin ve dakik oluşu.

Temsil getirildiğinde (derin ve ince mana daha net olarak) tezahür eder, görülür.

2-Maksadın parça parça ve dağınık olması.

Temsil ile bunlar birbirine rabtedilir.

Kur’ân’daki müteşabihat, birinci kısma girer. Çünkü müteşabihat tahkik ehli nezdinde âli temsillerin bir çeşididir, mücerret hakîkatlerin ve sırf akla hitap eden meselelerin bir üslûbu ve anlatım tarzıdır. Zira avam çoğu kere hakîkatleri doğrudan anlamazlar, ancak hayallerini kullanarak anlayabilirler, sırf akla hitap eden makûlatı ancak temsilî üslûplarla fehmedebilirler.11

Böylece Kur’ân’da اِسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ Allah’ın arşa istivası” (A’raf, 45) gibi müteşabih ayetlerin yer alması, (bu hakikatleri insanların) zihinlerine me’nus kılmak ve anlama derecelerini nazara almak içindir.12

Ben bir zaman Kur’ânın i’câzını beyana mukaddime olmak üzere belâğatın üssü’l-esasıyla ilgili on iki meseleyi istihraç etmiştim.13 Bunlardan her biri bir kısım hakikatlerin kendisiyle bağlı olduğu bir iptir. Burada, birden temsille ilgili bu ayetler zikrolunca bu meselelerin bir hülasası münasip oldu. “Tevfik Allah’tan” diyerek söze başlarız:

Birinci Mesele

Belâğat nakışlarının menşei, nazm-ı meânîdir (manaları nazmetmektir), yoksa lafızperestlerin ve mutasallıfların yaptığı gibi lafzı esas almak değildir.14 Lafızperestlik onlarda öyle müzmin bir hastalık hâlini aldı ki Abdülkahir Cürcani “Delâilü’l- İ’caz” ve “Esrâru’l- Belâğa” isimli eserlerinde bunlara reddiye yazdı, onlarla münazaraya yüz sayfadan fazla ayırdı.15

Nazm-ı meânî, kelimeler arasında nahvî manaları uygun bir şekilde yerleştirmekten ibarettir.16 Yani dikkat çekici nakışlar elde etmek için harfî manaları kelimeler arasında eritmektir.17

Dikkat edersen görürsün ki, efkâr ve hissiyatın tabii mecraları ancak nazm-ı meânîdir.18

Nazm-ı meânî, mantık kanunlarıyla muhkem kılınmıştır.

Mantığın üslûbu şudur: Fikir onunla mütelselsilen hakîkatlere ulaşır.

Hakîkatlere vasıl olan fikir, mahiyetlerin inceliklerine ve nisbetlerine nüfuz eder.

Mahiyetlerin nisbetleri, nizam-ı ekmelin rabıtalarıdır.

Nizam-ı ekmel, her güzelliğin kaynağı olan hüsn-ü mücerrede sadeftir.19

Hüsn-ü mücerred, letaif ve mezaya denilen belâğat çiçeklerinin bahçesidir.

Bu çiçekli bahçede “beliğ insanlar” ve “fıtrat âşıkları” denilen bülbüller cevelan ve tenezzüh ederler.

Bu bülbüllerin tatlı, latîf nağmeleri nazm-ı meânînin ney’lerinden yayılan ruhani sadalardan meydana gelir.

Elhasıl: Kâinat belâğatın zirvesindedir. Sani-i Hakîm, kâinatı beliğ bir sahife olarak inşa ve inşad etmiştir. O kâinattaki her bir şekil ve her bir nev’, kendisinde yerleştirilen nizamla, kudret mu’cizelerinden bir mu’cizedir. Öyleyse kelâm, vaki’ye uygun ve kelâmın nazmı vakinin nizamına mutabık olursa, her yönüyle cezaletli olur. Yoksa lafzı nazmetmeye yönelse tasannu ve riyaya düşer. O zaman kelâm çorak araziye düşen bir tohuma ve aldatıcı bir seraba benzer.20

Belâğatın tabiatından sapmanın sırrı şudur:

Acemler, Arabın saltanatının cazibesine kapılıp bir nev’i Araplaşınca, lafız san’atı onlar nezdinde daha önemli oldu. Bu karışıp görüşmek ile, Kur’ân belâğatının esası olan Mudari kelâmın melekesi bozuldu ve Kur’ân üslûblarının ma’kesi farklı renklere büründü. Hâlbuki bunların madeni, ancak Mudar kavminin hissiyatından ve onların mizacındandır. Sonraki devirlerde gelenlerin çoğu lafızperestliği esas aldı.21

Tezyil

Lafzı süslemek, ancak ve ancak mananın tabiatı bunu gerektirdiğinde bir zînet olur.

Mananın sûretinin şaşaası, ancak meal buna izin verirse bir haşmet olur.

Üslûbun tenviri, ancak maksudun istidadı müsaade ettiğinde bir cezalet olur.

Teşbihin letafeti, ancak maksudun uygun olmasına ve matlubun rıza göstermesine bina edilirse belâğat olur.

Hayale azamet ve cevelan verilmesi, ancak hakîkati incitmemek, ona ağır gelmemek ve o hayalin hakîkat üzerinde sünbüllenmesi şartıyla belâğattan sayılır.

Eğer bu şartları cem eden misaller istersen, mukaddemeden önce zikrolunan temsille ilgili ayetlere müracaat et!

İkinci Mesele

Sihr-i beyani kelâmda tecelli ettiğinde, arazları cevher, manaları cisim, cemadatı ruhlu, nebatatı akıllı hâle getirir, bunları bir biriyle konuşturur.22 Bazen birbirine hasım yapar, bazen birbirinden hoşnut kılar. Böylece cemadat hayalin nazarında raksetmeye başlar.

Eğer istersen şu beyte gir:

يُنَاجِينِي الْإِخْلاَفُ مِنْ تَحْتِ مَطْلِهِ        فَتَخْتَصِمُ الْآمَالُ وَالْيَأْسُ في صَدْرِي

Erteleme altında vaadini yapmama korkusu bana sesleniyor.

Böylece kalbimde ümitler ve yeis harb ediyor.”23

Veya arzın yağmura âşık olmasına kulak ver:

تَشَكَّى الْاَرْضُ غَيْبَتَهُ اِلَيْهِ       وَتَرْشُفُ مَاءَهُ رَشْفَ الرُضَابِ

Arz yağmura ‘niye görülmüyorsun?’ dedi.

Ve onun suyunu mahbubun ağız suyu gibi emdi.”

Bu tasvir, yağmurun geç gelmesi nedeniyle kuru arzın çıkardığı ses üzerine sünbüllenmiştir. Bu misalde olduğu gibi, her hayalde böyle bir hakîkat tohumu olmalı, her mecaz şişesinde bir hakîkat lambası bulunmalıdır. Yoksa onun hayalî belâğatı, köksüz bir hurafe olur, kuru bir hayretten başka bir şey vermez.

Üçüncü Mesele

Bil ki: Kelâmın kemâli, cemali ve beyan elbisesi, üslûbu iledir. Üslûb ise, hakîkatlerin sûreti ve temsilî istiare parçalarından yapılan manaların kalıbıdır. Sanki bu parçalar hayalî bir sinema makinesi gibidir. Mesela “meyve” kelimesi bağ ve bahçesini, “mübareze etti” kelimesi ise harp meydanını gösterir.24

Sonra, temsiller;

-Eşya arasında münasebetler olmasının sırrına,

-Kâinat nizamındaki yansımalara,

-Bir kısım şeylerin benzeri başka şeyleri hatırlatması (tedai) üzerine kurulmuştur. Mesela, ebna-i nahlenin (ömrü hurma ağaçlarıyla iç içe olan insanların) zihninde, hilalin sürreyya takımyıldızında görülmesi, hurma ağacından sarkan bir salkımın eskimiş, eğrilmiş beyaz bir dalını hatıra getirir. Tenzilde (Kur’ânda), وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ “Ay için de eski hurma salkımının bir dalı hâline gelinceye kadar menziller takdir ettik” ayeti bunu tasvir eder. (Yasin, 39)

Sonra, mezkûr ayetlerde olduğu gibi temsil üslûbunun faydası şudur: Mütekellim, temsilî istiare vasıtasıyla derin kökleri izhar eder, parça parça manaları birbirine birleştirir. Muhatabın eline bir kısmını verdiğinde, geri kalanını da kendine çekmesine ve ittisal vasıtasıyla ona intikale imkân sunar. Muhatap, bir kısmını görmekle -velev bir derece karanlık da olsa- tedricen onun tamamına yaklaşır.

Mesela, bir mücevherciden beliğ kelâmın vasfı ile ilgili;

Beliğ kelâm, fikrin deldiği…”25

Bir sarhoştan;

İlim çömleklerinde pişirilen…”26

Bir deveciden;

Yularından tutup istediğin yerde çöktürdüğün…” sözlerini duyan birisi, onların meşgul olduğu işi mülahaza etmek sûretiyle maksadın tamamına intikal eder.27

Sonra, üslûbun teşekkülünde hikmet şudur:

Mütekellim, kalbin köşelerinde sakin, sanki yalın ayak ve çıplak duran manaları, iradesiyle çağırır ve ikaz eder. Onlar da çıkıp hayale girerler, buldukları hazır sûretleri giyerler. Bu hazır sûretler ise;

– San’at,

– Meşguliyet,

– Ülfet

– Veya ihtiyaç sebebiyle meydana gelirler.28

En azından meşgul olduğu san’attan başına bir mendil sarar veya bir boya ile boyalanır. Kitapların önsözlerinde bulduğun beraatü’l-istihlal, bu meselenin en açık misallerindendir.29

Sonra, kelâmın üslûbu, Kur’ân-ı Kerimin üslûplarında olduğu gibi, bazen muhatabın hayaline göre olur, bunu unutma!30

Sonra, üslûbun mertebeleri farklı farklıdır. Bazıları seher yelinden daha incedir; bir şeye sirayet ettiğinde, ona kelâmın parçalarıyla remzedilir. Bazıları ise harp şifrelerinden daha gizlidir, onun kokusunu ancak bir harp dâhisi alabilir.31 Mesela Zemahşeri “Çürümüş kemikleri kim diriltir?” (Yasin 78) ayetinden, “varsa diriltecek çıksın ortaya!” üslûbunu koklamıştır.32

Eğer istersen, mezkûr ayetlere dikkatle bak. Onlarda bu meseleleri tasdik eden şeyleri en latîf vecihle göreceksin.

Eğer istersen İmam Busayri’yi ziyaret et.33 Şu sözünde üslûb-u hakîm ile nasıl reçete yazdığına bak:34

وَاسْتَفْرغِ الدَّمْعَ مِنْ عَيْنٍ قَدِ امْتَلَأَتْ          مِنَ الْمَحَارِمِ وَالْزَمْ حِمْيَةَ النَّدَم

Haramla dolu gözden, gözyaşını istifrağ et.

Sakın unutma, pişmanlık perhizine devam et.”

Burada Busayri, “perhiz” lafzıyla iç dünyasını yansıtan üslûba remizde bulunmuştur.

Veya Hz Süleyman’ın Hüdhüdünü dinle, nasıl da kendisinin su bulma san’atına imâ ettiğine kulak ver:35

أَلَّا يَسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذ۪ى يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ “(Şeytan onlara amellerini süslü gösterdi ki) göklerde ve yerde gizli şeyleri çıkaran Allah’a secde etmesinler.” (Neml, 25)

Dördüncü Mesele

Bil ki: Kelâmın kudret ve kuvveti, o kelâmın parçalarının,

عِبَاراتُنا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ  وَكُلٌّ اِلَى ذَاكَ الْجَمَالِ يُشِيرُ

Senin hüsnün bir ama, farklı farklı ibarelerimiz.

Her birimiz o aynı cemale işaret ederiz.”

sözünü doğrulamasıyla gerçekleşir. Yani:

-Kelâmın kayıtlarının, nazmının ve hey’etinin birbirine cevap vermesi,

-Her birinin diğerinin elinden tutup yardımcı olması,

-Her birinin özel meyveleriyle beraber küllî maksada kendi çapında medet vermesi ile o kelâm kudret ve kuvvet kazanır.

Sanki müşterek maksat, etraftan suları kendine çeken bir havuz gibidir. Bu tecavüpten yardımlaşma, ondan intizam, ondan tenasüp, ondan da zâtî olan hüsün ve cemal meydana gelir.

Belâğatın bu sırrı, Kur’ân’ın tamamında parıldar. Özellikle daha önce işittiğin:

وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ

Rabb’inin azabından bir kokucuk onlara dokunacak olsa…” (Enbiya, 46) ayeti ve onun bir benzeri olan şu ayet:

الٓمٓۚ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

İşte şu, o kâmil Kitap. Onda hiç bir şüphe yok. Müttakiler için bir hidayettir.” (Bakara, 1-2)

Beşinci Mesele

Bil ki: Kelâmın zenginliği, servet ve vüs’ati şudur: Kelâmın aslı asıl manayı ifade ettiği gibi, keyfiyetleri, hey’etleri ve müstetbeatı, maksadın levazımına, o maksada tabi manalara ve maksadın ayrıntılarına işaret eder, remzeder ve telvihte bulunur. Böylece sanki bir tabakadan sonra bir başka tabaka, bir makamın arkasında bir başka makam görülür. Eğer misal istersen daha önce tefsir edilmiş olan şu âyetlere bak!

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ

أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ

Ve onlara ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın.’ denildiğinde, ‘biz ancak ıslah edicileriz.’ dediler.”

Dikkat edin, gerçekten onlar bozguncuların ta kendileridir, fakat şuurunda değiller.” (Bakara, 11-12) ve,

وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُون

Onlar iman edenlerle karşılaştıkları zaman ‘inandık’ dediler. Fakat şeytanlarıyla yalnız kaldıklarında, ‘Biz, sizinle beraberiz, biz ancak onlarla alay eden kimseleriz.’ dediler.

Asıl Allah onlarla istihza eder ve taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın dolaşmalarına medet verir.” (Bakara, 14-15)

Altıncı Mesele

Bil ki: Telaffuz fotoğrafıyla alınmış, nakışlanmış kelâm haritasında toplanan manalar, muhtelif nev’iler ve farklı farklı mertebelerdedir.

Bazısı hava gibidir, hissedilir ama görülmez.

Bazısı buhar gibidir, görülür ama tutulmaz.

Bazısı su gibidir, tutulur ama zaptolunmaz.

Bazısı külçe eriyiği gibidir, zaptolur ama bir taayyüne girmez.

Bazısı muntazam inci ve sikkeli altın gibidir, belli bir görünüme sahiptir.

Sonra hava gibi olan, maksad ve makamın tesiriyle, bazen katı hâle gelir.

Bazen aynı manaya üç hâl de ârız olabilir.36

Görmez misin? Harici bir şey vicdanına tesir ettiğinde kalbin heyecana gelir. Bu, hissiyatı harekete geçirir, bundan hava gibi olan manalar uçuşur, ardından bazı meyiller doğar. Sonra bunların bir kısmı meydana gelir. Sonra bunlardan bir başka kısım teşekkül eder. Bundan da başka bir kısım vücud bulur.37

Bu tabakalardan her birinde bazıları sübût bulur, bazıları ise harflerin teşekkülü esnasında bazı seslerin askıda kalmaları veya taneler elde edilirken saman da meydana gelmesi gibi askıda kalır.

Beliğ insan, sarih kelâmla maksadın taalluk ettiği şeyi ve makamın muktezasını ve muhatabın beklentisini ifade eder. Sonra diğer tabakaları, maksada yakınlığı derecesinde,

-Kayıtların delâletine,

-Fehvanın işaretine,

-Keyfiyetlerin remzine,

-Müstetbeatü’t – terakibin telvihine,

-Üslûpların telmihine,

-Mütekellimin tavırlarının imasına havale eder.38

Sonra, bu muallâk manalardan hava misal görülmeyen, ama hissedilen harfî manalar vardır. Bunlar için özel lafızlar yoktur. Muayyen bir vatan da yoktur. Hatta bunlar seyyar seyyah gibidir. Bazen bir kelimede gizlenir, bazen bir kelâm o manayı bütünüyle gösterir ve bazen bir kıssaya girer, o kıssayı sıktığında, o mana damlar.

Mesela, Hz Meryem’in annesinin, رَبِّ اِنّ۪ى وَضَعْتُهَآ اُنْثٰىۜ Ya Rabbi, ben onu bir kız olarak dünyaya getirdim.” (Al-i İmran, 36) ifadesi tahassür bildirir.39

لَيْتَ الشَّبَابَ يَعُودُ يَوْمًا فَاُخْبِرَهُ بِمَا فَعَلَ الْمَشِيبُ “Keşke gençlik bir gün geri dönseydi de, ihtiyarlık başıma neler getirdiğini ona haber verseydim” ifadesi teessüf ifade eder. Daha bunlar gibi (o kelime, o kelâm veya o kıssada) iştiyak, temeddüh, hitap, işaret, teellüm, tahayyür, taaccüp, tefahur ve benzerleri yer alır. Sonra, bu birbiriyle çekişen, rekabet hâlinde olan manalar arasında hüsn-ü muaşeretin şartı, esas maksada hizmeti nisbetinde bunlara itina ve ihtimam göstermektir.

Bu meseleye misal istersen, daha önce açıklanmış bir şekilde, sûrenin başından buraya kadar olan kısım, açık bir misaldir.

Yedinci Mesele

Bil ki: Üslûbda yer alan hayalin bir hakîkat tohumu üzere sünbüllenmesi ve hariciyat silsilesinde dercedilen kanunlar ve illetlerin maneviyata (manevi şeylere) yansımasında ayna gibi olması gerekir.

Nahiv felsefesi, yani Nahiv kitaplarında zikredilen münasebetler bu türdendir. Mesela şöyle denir: “Ref’ hâli failindir, çünkü kuvvetli kuvvetliyi alır.” Diğerlerini buna kıyas et.

Sekizinci Mesele

Bil ki: Sibeveyh,40 مِنْ, اِلَى, بَ gibi birbirinden değişik mana ifade eden harflerde asıl mananın bir ve değişmez olduğuna, lakin makam ve maksat itibariyle muallâk bir manayı alıp kendi içine çektiğine, böylece asıl mananın misafir ettiği manaya bir şekil ve bir üslûp hâline geldiğine hükmetmiştir.

Keza, lügatı iyi bilen biri dikkat ettiğinde şunu anlar: Lafz-ı müşterekin çoğu kere manası birdir.41 Sonra bir kısım münasebetlerle teşbihler, sonra bundan mecazlar, sonra bundan örfî gerçekler meydana çıkıp manası çoğalmıştır. Hatta “göz” veya “pınar” anlamındaki “ayn” kelimesi güneş için de kullanılır. Bu kullanım, ulvî âlemin süflî âleme onunla baktığına remzeder. Veya âb-ı hayat hükmünde olan ziya, bize üstten nazar eden o beyaz dağ menbaından akar… Diğerlerini buna kıyas et.

Dokuzuncu Mesele

Bil ki: Cüz’î iradeyi, şahsî fikri ve basit tasavvuru aciz bırakan belâğat mertebelerinin en üst seviyesi şudur:

Mütekellim, def’aten;

-kelâmın kayıtları,

-kelimelerin rabıtaları

-ve cümlelerin muvazenelerinin nisbetlerini koruyabilmeli, gözetebilmeli ve hepsine birden bakabilmelidir. Bunların tamamı diğerleri ile müteselsilen en büyük nakşa doğru bir nakış izhar eder. Bunu yapabilen mütekellim, sanki kendi aklına başka akılları da hizmet ettirmiştir.

Mesela bir sarayı yapan usta, renkli taşları öyle vaziyette koyar ki, bununla her birinin diğerine bakması ve paralel olmasından garip nakışlar meydana gelir. Dört halifenin isimleri özel bir hatla yazılırken hepsinin isimlerinde müşterek olan ع (ayn) harfinin durumu gibi…42

Bu meselenin en zahir misallerinden biri, daha önce işitmiş olduğun üzere Cenab-ı Hakkın şu sözüdür:

الٓمٓۚ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَرَيْبَ ف۪يهِۚ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ “İşte şu, o kâmil Kitap. Onda hiç bir şüphe yok. Müttakiler için bir hidayettir.” (Bakara, 1-2)

Keza, kelâmın ulviyet sebeplerinden biri, nesep ağacı gibi makam ve garaza doğru sarkan maksatlara çoğalarak teselsül edip gitmesidir.

Keza, kelâm tabakasının yükseklik sebeplerinden biri, pek çok füruatı ve vecihleri istinbata elverişli olmasıdır. Kıssa-yı Musa’da olduğu gibi. (Peygamberimize ve Ona selam olsun)43

Onuncu Mesele

Bil ki: Letafet ve halâveti netice veren kelâmın selaseti şudur: Onda bulunan manalar ve hissiyat birbiriyle uyumlu bir birlik meydana getirmeli veya muntazam bir ihtilaf hâlinde olmalıdır.44 Tâ ki etraf, ifade ve maksadın kuvvetini kendine çekmesin, bilakis merkez etraftan kuvveti kendine toplasın.45

Keza, maksadın net oluşu da kelâmın selasetiyle ilgilidir.

Keza, çeşitli maksatların kendisinde birleştiği yer olarak görülmesi de, kelâmın selasetine dâhildir.

Onbirinci Mesele

Bil ki: Sıhhat ve kuvvete sebep olan kelâmın selâmeti şudur:

Kelâm öyle olmalı ki,

-Mebadi (temel esaslar) ve delillere işaret etmeli,

-Levazım ve tevabie remzetmeli,

-Mevzu ve mahmulün kayıtlarıyla ve bu ikisinin keyfiyetleriyle evhamın reddine ve şüphelerin def’ine imâ etmelidir.46 Sanki her kayıt, mukadder bir suale cevap olmalıdır. Eğer misal istersen, Fatiha sûresine bak.

Onikinci Mesele

Bil ki: Üslûp üç çeşittir:

1-Mücerred üslûp.

Bunun rengi birdir.

Özelliği:

-İhtisar, yani öz olarak söylemek,

-Fıtrîlik,

-Selâmet,

-Düz anlatımdır.

Bu haliyle o, dümdüz ve pürüssüzdür.

Mahall-i istimali; muamelat, muhaverat ve âlet ilimleridir. Buna akıcı bir misal istersen, Seyyid Cürcani’nin kitaplarına bakabilirsin.

2-Müzeyyen üslûp.

Bunun özelliği:

-Süslülük,

-parlaklık

-ve teşvik veya tenfir ile kalbi heyecana getirmektir.

Bu üslûp türüne uygun makam; medih, zem ve benzeri hitabiyat konuları ve iknaiyat ve bu ikisine benzer konulardır.47 Buna süslü bir misal araştırdığında, Delâilü’l-İ’caz ve Esrâru’l- Belâğa’ya gir. Bu ikisinde müzeyyen bahçeler göreceksin.48

3-Âli üslûp.

Bunun özelliği:

-Şiddet,

-kuvvet,

-heybet

-ve ruhanî ulviyettir.

Buna uygun makam; İlâhîyat, usûl ve hikmet konularıdır.49 Buna açık bir misal ve mu’ciz bir timsal istersen Kur’ân’a bak! Çünkü onda “hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir belîğin kalbine gelmeyen” şeyler vardır.

Fasıl ve mukaddime telhis ile nihayet buldu.

1 Her makamda oraya uygun söylenecek şeyler vardır. Ancak bu ifadeler gramer kurallarına uygun olmalı ve her kelime olması gereken yerde kullanılmalıdır. “Taşı gediğine koymak” gibi, kelâmı meydana getiren unsurlar da her biri münasip yerlerde kullanılırsa, o kelâm kaliteli olur. Tahiru’l-Mevlevî, bu konuda şu güzel örneği verir: اَلطَّلاَقُ مَرَّتَانِۖEttalaku merratan” (Boşamak iki kere olur) ayettir, ama nikâh meclisinde okunmaz.” (Bakara, 229)

2 Bu eserler, Abdülkahir Cürcanî’ye aittir.

3 Mesela, muhatabın zihninde pek çok şek ve tereddüt bulutları olur. Temsille anlatıldığında evham bulutları dağılır gider. Mesela vaaz esnasında vaiz “ey cemaat! Allah yolunda vermekten korkmayın. Kuyunun suyunu çekmezseniz yerine yeni su gelmez. Siz verin, Allah size kat kat verir. O, kulunun minneti altında kalmaz” dediğinde, muhatapların zihnindeki “malımdam verirsem kendim muhtaç hale gelirim” gibi endişe bulutları birer birer kaybolur gider.

4 Ayet, ilmiyle dalâlete düşen kimsenin halini tasvir eder.

5 Ayet, özellikle ilmiyle amil olmayan Yahudileri anlatmakla beraber, hükmü benzeri durumda olan herkesi içine alır.

6Bu temsil ile kâfirlerin dik kafalılık yapıp küfürde inatları, hakka yönelmemeleri, boyunlarını o tarafa çevirmemeleri anlatılmıştır.

7 Örümceğin ağı, gevşeklikte meseldir. Ne örter, ne sıcak ve soğuktan korur, hiçbir şeye yaramaz.

8 Ayet, müşrik ve muvahhid için bir mesel olarak değerlendirilmiştir. Fahreddin Râzî, ayetin çizdiği tabloyu şöyle açıklar: Bir köle var. Aralarında ihtilaf olan pek çok şerik bunda ortaklar. Her biri “benim kölem” diyor, isteklerini yaptırmak için onu kendine çağırıyor. Köle ise ne yapacağını şaşırmış bir hâlde. Birini razı etse, diğerleri küsüyor. Bir ihtiyacı olduğunda ise müracaat ettiği her bir şerik onu diğerlerine gönderiyor… Köle mütehayyir, kimi razı edeceğini, kimden yardım isteyeceğini bilmiyor. Bu yüzden devamlı bir azap ve telaş içinde. Ama bir başka köle, ihlâsla bir efendiye hizmet ediyor. Efendisi onun ihtiyaçlarını görüyor, yardımcı oluyor. İşte bu ikisinden hangisinin durumu daha iyi, daha güzel? (Tefsir-i Kebir, XXVI, 277)

9 Şiir, Mısır’lı İbnu Nebîh’e aittir. Hicri 619’ da vefat etmiştir. Bu şiirinde Eyyûbî’leri methetmektedir.

10 Cevamiu’l – kelim: Az lafızla çok mânâ ifade eden kelâmlar, sözler, ibâreler. Peygamber Efendimiz, kendisine “Cevamiu’l-kelim” özelliğinin verildiğini söyler. Dört hak mezhebin fıkıh usûlünü içine alan, eski medreselerde okutulan fıkıh usûlünün son kitabı. Müellifi, Şâfiî mezhebi âlimlerinden İbnü’s- Sübkî’dir.

11 Makûlat ve mahsusat birbirine mukabil iki kavramdır. Makûlat, akla hitap eden şeyler, mahsûsat ise duyulara hitap eden şeylerdir. Mesela melekler duyuların alanına girmemekle beraber aklın araştırma alanına dâhildirler.

12 Arş, kelime olarak, taht anlamındadır. Arş, genelde müfessirler tarafından ilâhî saltanattan kinaye olarak değerlendirilmiştir. Yani, nasıl ki bir hükümdar tahtına oturur, emir ile ülkesini idare ederse, Cenab-ı Hak dahi, emir ve iradesiyle âlemde hükmeder, tasarrufta bulunur.

13 Müellifin, Muhakemat isimli eserindeki “Unsuru’l-Belâğat” bölümü.

14 Mutasallıf, sun’î ve zorlamalı bir şekilde beğendirmeye çalışan kimsedir.

15 Lafızperestlik: Lafzı manaya hizmet ettirmek yerine, onu ön plana alıp süslemeye çalışmak.

16 Nahvî: Nahiv ilmine ait. Arapça gramere ait. Gramer kurallarına uygun.

17 Ressam, renkler ve çizgilerle san’atını icra eder, beliğ kimse de kelimelerle… Bir kelâmda her cümle ve her kelimenin olması gereken ideal boyutlarda kullanılması, o kelâma ayrı bir güzellik katar. Böyle kelâmlar, kömürler arasında parlayan inci gibi hemen fark edilir.

18 İnsanın hem fikir, hem de his yönü vardır. İnsan konuşurken veya yazarken fikir ve hislerini yansıtır. Ama bunun “manayı dizmek” şeklinde olması gerekir. Aynı yemek malzemelerinden yemek yapan kimselerin farklı kalitede yemek yaptıkları bilinen bir hakîkattir. “Söz sofrası” da buna benzer. “Söz ustaları”, kelimeleri yerli yerince ve yeterince kullanarak fikir ve hislerini ifade ederler. Manayı nazmetmek yerine lafzı ön plana çıkarmak ise, asla “doyurucu” olamaz.

19 Hüsn-ü mücerred: Hariçte maddi vücudu olmayan, ancak aklen mevsufsuz düşünülebilen hüsün ve zihnen anlaşılan güzellik. Soyut güzellik. Gayr olsun olmasın bizzât güzel olan şey. Bazı âza veya çizgilerin mütenasib terkib ve tertibiyle hâsıl olan hüsün, hüsn-ü mücerred değildir. Şartları zâil olsa, hüsün de zâil olur. Fakat vücud, hayat, iman gibi varlıklar hüsn-ü mücerreddir ve bizzât güzeldirler. Güzellikleri başka şeylere bağlı değildir.

20 Serab, çölde ısı ve ışığın te’siriyle, ileride su veya yeşillik var gibi görülmesi olayına denir.

21 Türkçe için İstanbul lehçesi esas olduğu gibi, Arapça için de Mudar kavminin lehçesi esastır, Kur’ân-ı Kerim onların hissiyat ve mizacına uygun üslûpta gelmiştir.

22 Sihr-i beyani: Bir kısım sözler büyüleyici bir etkiye sahiptir. Hz. Peygamber (asm), “beyanın bir kısmında sihir vardır” diyerek bu tür sözlere dikkat çeker. (Buhari, Nikâh, 47) Bülbülün nağmeleri insanı celbedip, hayran hayran kendisini dinlettiği gibi, beyanda sihri yakalayanların da sözleri muhataplarını cezbeder, hayran bırakır. Kürsüde coşan bir hatibin ifadelerinde, milyonları peşinden sürükleyen bir liderin sözlerinde, böyle bir sihri görmek mümkündür.

23 Birisi muhatabına önemli bir vaatte bulunsa, ama bunu yapmayı geciktirse, muhatabın kalbinde beklentiler ve ümitsizlik âdeta birbiriyle savaşır. “Evet, dediğini yapacak.” “Hayır, yapmayacak, yoksa seni niye oyalasın?” gibi sesler yükselmeye başlar. Beyt, İbnu Mu’tezz’e aittir.

24 Mübareze, savaş öncesi her iki taraftan yiğitlerin teke tek döğüşmeleridir. Bu kelimeyi duyduğumuzda, hemen zihnimizde savaş meydanı canlanır.

25 Mücevherci, elindeki zînet eşyasını deler, onu çeşitli nakışlarla süsler, rengârenk mücevherlerle san’atını izhar eder. Beliğ kelâm da bir söz ustalığıdır. İyi bir söz ustası, ifade etmek istediği manayı, yeri geldiğinde süslü ifadelerle çok daha etkili bir şekilde beyan edebilir.

26 Müellif, Muhakemat isimli eserinde sarhoşun dünyasına göre beliğ kelâmı şöyle açar: Beliğ kelâm, ilim çömleklerinde pişirilir, hikmet denilen küplerde bekletilir, fehim süzgeciyle süzülür. Ab-ı hayat gibi bir manayı zarif sunucular takdim eder, fikir bunları içer, insanın içinde bunlar dolaşır ve hisleri harekete geçirir.

27 Deveci, devesine tam hâkimdir. Onu istediği yerde çöktürür, istediği yerde yürütür, istediği yerde de koşturur. Beliğ kişi de kelâma o şekilde hâkimdir, kelimeler ona râm olur, istediği gibi hizaya gelirler.

28 “Her kap içindekini sızdırır” denilir. Fıtrî bir kelâm da sahibinden, onun iç dünyasından, meşgul olduğu iş ve san’attan, ihtiyaç duyduğu şeylerden izler taşır. “Ağzınızı her açışta, başkaları oradan içinizi seyre­der.”

29 Beraatü’l – istihlal: Ay doğmazdan evvel ön ışıklarının görülmesiyle onun doğacağına intikal edilmesi misali, bir eserin muhtevasını daha ilk cümlelerinde hissettirmektir. Mesela hitabetle ilgili bir eserin baş kısmında “Her türlü hamd ü sena, insana nutuk kabiliyetini ihsan eden Allah’a mahsustur. Her türlü salât u selâm, insanlığın en güzel konuşanı Hz. Muhammed’e (asm.) olsun” denildiğinde biz bu eserin konuşmayla ilgili olduğunu daha ilk cümlesinden anlarız.

30 Çocukla konuşan birinin çocukça kelimeler kullanması uygun olur, yoksa maksadını ifade edemez ve çocuğa faydalı olamaz. İlâhî bir tenezzül olarak da Cenab-ı Hak insanlara seviyelerine göre hitap etmiş, onların ülfet ettikleri şeylerle mesajlarını bildirmiştir. Kur’ân’da deveden, hurmadan bahseden ayetleri bu açıdan değerlendirebiliriz.

31 Mesela 1974 de Türkiyenin gerçekleştirdiği Kıbrıs Harekâtının şifresi “Ayşe tatile gitsin” cümlesi idi. Günümüzde bu tür mesajlara “satır aralarında ne demek istedi” şeklinde bakılmaktadır. Medih suretinde zem veya zem suretindeki medihler de konunun birer örneğidir.

32 İfade, şeklen bir soru olmakla beraber, bundan kastedilen “meydan okumak” manasıdır.

33 1212 senesinde Mısır’daki Busayr şehrinde doğan Busayrinin en meşhur şiiri Kaside-i Bürdedir. Bu kasidenin yazılış hikâyesi şu şekilde anlatılır: Busayrî’ye, ömrünün sonuna doğru felç hastalığı gelir. Rüyasında Peygamber Efendimizi öven meşhur kasidesini okur. Peygamber Efendimiz kasideyi çok beğenir. Bedeninin felçli yerlerini mübarek eli ile mesheder. Busayrî heyecanla uyandığında şifa bulduğunu görür.

34 Üslûb-u hakîm: Hikmetli üslûp. Doktorun hastanın isteğine göre değil, ihtiyacına göre reçete yazması misali, sorulan bir suale, soranın hâlini nazara alarak başka bir sual gibi telâkki edip, ona göre cevab vermek demektir. Edebî san’atlardan biridir.

35 Hüdhüd, yerin altındaki suları Hz. Süleymana haber veriyordu. Hüdhüd, Cenab-ı Hakkı vasfederken Onun gökler ve yerde gizlilikleri çıkarmasını nazara verir. Yani kendi meşgul olduğu san’atla Allah’ı anlatır.

36 Burada mana mertebelerine dikkat çekilmiştir. Bazı manalar gözle görülen, elle tutulan şeyler gibi açıktır, ama bazıları hava, su veya buhara benzer. Sözgelimi, “hava soğuk” dediğimizde maddi havanın soğukluğu anlaşılır. Ama bir akrabasına bir haftalığına ziyarete giden ve oradaki durumdan hoşlanmayıp ikinci gün dönen biri “hava soğuk olduğu için fazla kalamadım” dediğinde, bununla kendisine gösterilen ilginin yetersizliğini nazara verebilir. Onun hâl ve tavırlarına dikkat edersek, âdeta “benimle ilgilenmediler, ben de döndüm” manasını açıktan okuyabiliriz. O zaman işarî mana sanki sarahat derecesine çıkar, buhar gibi iken, katı hâle gelir.

37 Heyecanlı bir hatib Allah yolunda vermenin faziletlerini anlatırken, sohbetine muhatap olan insanlarda sadaka vermek, başkalarına yardımcı olmak, kendisi için değil başkaları için yaşamak, böyle olanları aşk derecesinde sevmek… gibi hisler harekete geçer. Kişi, bu hislerin gereğinin bir kısmını hemen yapar, ama bazıları o derece netleşmediğinden sadece niyet olarak kalır… Bu hisler ardı ardına birbirini tetikler. Kişi konuştuğunda, bütün bu hislerine açıktan veya işarî delâletler bulmak mümkündür.

38 Burada “delâlet, işaret, remz, telvih, telmih ve ima” şeklinde kelâmda olan mana mertebelerini görmekteyiz. Bunların manaya olan delâleti, sırasıyla gittikçe azalmaktadır. Bediüzzaman bu eserinde bunun çok misallerini vermiş, ayetlerin hem delâletine, hem de işaretlerine dikkat çekmiştir. Son kısımda geçen “Mütekellimin tavırları” ifadesi, günümüzde “beden dili” kavramıyla da anlatılmaktadır. Kişi, diliyle manayı ifade ettiği gibi, hâl ve tavırlarıyla da çok şeyler anlatır. Oyuncağı bozulan bir çocuğu teselli etmek istediğimizde “zaten üzülmüyorum ki” diyebilir. Ama bunu söylerken, onun ses tonuna, jest ve mimiklerine dikkat etsek, aslında üzüldüğünü net olarak görebiliriz.

39 Hz. Meryem’in annesi, erkek çocuk bekliyordu. Kız çocuğu olduğunu görünce, üzüntüsünü böyle ifade etti. Allah Onun dünyaya getirdiği çocuğu elbette bilmektedir. Dolayısıyla, bu ifade şeklen bir durumu haber vermek ise de, gerçekte derin bir tahassür ve teessürün kelama yansımasıdır.

40 Sibeveyh, meşhur dilbilgisi âlimi olup, doğumu 767, vefatı 809′ dur. Kabri Şiraz’dadır. “El-Kitab” isimli eseri nahv, yani Arapça Grameri üzerine yazılıp, zamanımıza kadar gelen ilk büyük eserdir.

41 Lafz-ı müşterek: “Yüz” kelimesinde olduğu gibi, yazılışı aynı olmakla beraber farklı anlamlara gelebilen kelime. Hangi anlama geldiği, genel muhtevadan anlaşılır.

42 Dört halifenin isimleri “ayn” harfiyle başlar. Özel bir hat san’atıyla bu zâtların isimleri yazılırken, bu harf hepsinde kullanılacak şekilde nakşedilir. Böylece, tek harf, dört isimle de alâkalı olur. (Not: Hz. Ebubekr’in adı Abdullah’tır, dolayısıyla O’nun adı da ayn harfiyle başlar.)

43 Mesela, Hz. Musa ve kardeşi Harun, “ben Rabbim” diyen Firavuna gittiklerinde “biz senin Rabbinin elçileriyiz” derler. (Bak: Taha, 47.) Bu ifadede “sen Rab değilsin!” mesajı çok net olarak verilmektedir. Ayrıca Firavun gibilere gitmek ve etkili bir anlatımla anlatmak gibi başka mesajlar da kendini hissettirmektedir.

44 Bazen birbirinden farklı konulara ardarda yer verilebilir. Ama bu belli bir sistem dâhilinde olmalı, güzelliğin en mühim esaslarından olan tenasübü zedelememelidir. Bazıları bu tür farklı konuları ele almaya “çeşitleme” adı verirler.

45 Buna “konu bütünlüğü” diyebiliriz. Konunun dışına çıktığımızda asıl maksadı kuvvetli ifade edemeyiz. Nitekim “daldan dala atlayan hatipler” başarılı sayılmazlar.

46 “Aslan güçlüdür” gibi cümlelere gramer ilminde “isim cümlesi” denir. İsim cümlesi, mübteda ve haberden meydana gelir. Bu misalde “Aslan” mübteda, “güçlüdür” ise onun haberidir. Mantık ilminde aynı tarz cümlelerin “mevzu ve mahmul”den meydana geldiğini görürüz. Burada, mevzu “Aslan” ve ona hamledilen özellik ise güçlü olmasıdır.

47 Hitabiyat: Hitab ile ilgili meseleler. Hitabetle ilgili konular. İknaiyat: İknâ etmek veya râzı etmek için söylenilen sözler.

48Delâilü’l-İ’caz: “İ’caz delilleri”, Esrâru’l- Belâğa ise “Belâğatin sırları” anlamına gelir. Her iki eser de Abdülkahir Cürcaniye aittir.

49 İlâhiyat: İlah ile ilgili meseleler. Felsefenin ve kelâm ilminin Allah’tan bahseden kısmı. Metafizik ilimler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir