اَوْكَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ
يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓى اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَالْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ{١٩}
يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ
وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ۟{٢٠}
“Yahut onların misali, semadan gelen sağanak yağmura tutulmuş kimselerin hâline benzer. Onda karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek var. Ölüm endişesiyle, yıldırımlara karşı parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar. Allah kâfirleri kuşatmıştır.
Şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek. Her ne zaman şimşek onlara ışık verse ışığında yürüyorlar. Üzerlerine karanlık yaptığında ise, dikiliyorlar. Allah dilemiş olsaydı elbette işitmelerini de, gözlerini de alıverirdi. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” (Bakara, 19-20)
Münafıklarla ilgili ikinci temsilin tahlili
Bil ki: Bu ayete de üç cihetle bakılacaktır:
-Öncesiyle nazmı.
-Cümleleri arasındaki nazmı.
-Her cümlenin kendi cüzleri içindeki nazmı.
Bunların birbiriyle irtibatı, saatin saatlerini, dakikalarını, saniyelerini sayan miller gibidir.
Bununla öncesi arasındaki nazım ciheti
Kur’an, münafıkların iki kısma ayrıldığına, dehşet ve şaşkınlık içindeki hâllerinin tasvire ihtiyaç duyduğuna bir işaret olarak onlarla ilgili yeni bir temsil getirdi ve itnabta bulundu.1
Birinci temsilin hülasası
Münafık, kendini vücut sahrasında arkadaşlarından kopuk, kâinat cemiyetinden kovulmuş, hakîkat güneşinin hükmünden hariç olarak görür. Her şey nazarında madum olur. Bütün mahlûkatı birbirine yabancı, kendilerine yalnızlık ve hareketsizliğin hükmettiği cansız, sessiz varlıklar olarak görür.
İşte böyle biri nerede, imanın nuruyla bütün varlıkları dost gören, bütün kâinatla ünsiyet eden mü’minin hâli nerede?
İkinci temsilin hülasası
Münafık, âlemin bütün eczasını musibetleriyle ona haykırır, belâlarıyla onu tehdit eder, hadiseleriyle ona bağırır, felaketleri onu her taraftan kuşatır bir şekilde zanneder. Sanki bütün varlıklar ona düşmanlıkta ittifak etmiş, böylece faydalı şeyler de zararlıya dönüşmüştür.
Bu durum, -daha önce de geçtiği gibi- nokta-i istinad ve nokta-i istimdadın olmayışındandır. İşte, bunun hâli nerede, iman vasıtasıyla kâinatın tesbihlerini ve müjdelerini işiten mü’minin hâli nerede?
Temsilin tekrarı, münafıkların iki kısma ayrıldığına imadır. Onların bir kısmı birinci temsile münasip düşen aşağı, âmî tabakadır. Bir kısmı da ikinci temsile muvafık olan mütekebbir, mağrur tabakadır.
Muhataba nazaran temsilin bu makama münasebeti şudur: Çöl insanı olan Kur’ân’ın saff-ı evvel muhatapları, sahrayı bir yatak, semayı üzerlerine bir çadır yapıyorlardı. Onlardan her biri, ayette tasvir edilen durumu ya bizzât görmüş veya diğer insanlardan işitmişti. Öyle ki umumun hissi böyle bir tasvire yabancı değildi, böyle bir tasvir, darb-ı mesel gibi tesir ediyordu.
Bunun birinci temsille münasebeti gizli olmayacak derece açıktır. Pek çok ortak noktalara sahip olmanın yanında, ona bir tekmile ve tetimme gibidir.
Temsilin münafıklara bakan yönü beş cihetledir
1-Hem temsilde, hem münafıkların hâlinde bütün kurtuluş yollarının kapanması ve bütün kurtuluş sebeplerinin kaybolmasıyla son derece şaşkınlık vardır.
2-Temsilde durumu anlatılanlar ve bunların işaret ettiği münafıklar aşırı derecede korku içindedir. Her biri bütün varlıkları kendisine düşmanlıkta ittifak etmiş zanneder. Her dakika hayatının devamından emin değildir.
3- Temsilde durumu anlatılanlarda ve bunların işaret ettiği münafıklarda aklı devre dışı bırakacak, onu hiç bir şey anlamaz hâle getirecek tarzda şiddetli dehşet vardır. Bu, tıpkı:
-kılıç parıltılarını görüp, gözünü yumarak korunmaya çalışan veya kurşun seslerini duyup kulağını tıkayarak kurtulmak isteyen
-veya güneşin batmasını istemeyen birinin, felekleri çeviren çarkın dönmemesi için kendi saatinin çarkını durdurmasına benzer.
Ne kadar da akılsızlık yapıyorlar! Çünkü kulak tıkamakla yıldırıma engel olunamaz. Onlar gözlerini yummakla, yakıcı şimşek onlara acımaz…
Buradan, onların hiç tutunacak dalları kalmadığı görülür.
4-Güneş, yağmur, ziya ve su, çiçek ve bitkilerin hayat kaynağı olmakla beraber, onlardan ölü olanların ve pislik hâline gelenlerin kokuşmasına da sebep olurlar. Benzeri bir şekilde, rahmet ve nimet, kendilerine münasip, onların kıymetini bilen bir yer bulmadıklarında zahmet ve nikmete dönüşür.2
5-Parçalarına, ayrıntılarına dalmadan, bir bütün olarak bakıldığında münafıkların hâliyle temsilî istiare arasında bir tenasüp olduğu gibi, parçaları arasında da münasebetler vardır.
Mesela, yağmur bitkilerin hayatına sebeptir, İslâmiyet de ruhların hayatına…
Şimşek ve gök gürültüsü vaad ve vaîde (tehdide) işaret eder. Karanlıklar ise sana küfrün şüphelerini ve nifakın şeklerini gösterir.
İkinci temsilin cümleleri arasındaki nazm ciheti
أَوْ كَصَيِّبٍ مِنْ السَّمَاءِ “Yahut onların misali, semadan gelen sağanak yağmura tutulmuş kimselerin hâline benzer.”
Bil ki: Kur’an böyle diyerek münafıkların hâli, insana ürküntü veren bir sahrada, karanlık bir gecede, şiddetli yağmur altında sefere çıkmaya mecbur kalan kimselere benzediğine işaret etti. Yağmurun damlaları sanki birer musibet mermisi gibi her taraftan kendilerine doğru geliyor. Sema bunlarla dolu…
فِيهِ ظُلُمَاتٌ “Onda karanlıklar var.”
Muhatabın zihni uyanıp, aslında arzu edilen bir rahmet olan yağmurun dehşetli bir musibet olmasına şaşıp, bunun sebebinin açıklanmasını istedi. Kur’ân, yağmurun dehşetini tasvir için “Onda karanlıklar var” dedi.
Nasıl ki yağmur bulutun zulmetine ve kesafetine bir zarftır, aynı şekilde umumî ve çok olması, ayrıca her tarafı kuşatmasıyla, sanki katreleri arasında siyah damlalar gönderen geceye de bir zarf olduğuna işarette bulundu.
وَرَعْدٌ “Gök gürültüsü”
Kur’ân’ın “Onda karanlıklar var” demesini duyan herkes “acaba gök gürültüsü de var mı?” diye bir açıklama beklerken sanki mütekellim muhatabın zihnindeki gök gürültüsü sadasını işitti, وَرَعْدٌ “gök gürültüsü” dedi. Bununla “sema, varlıkların komutanıdır, yağmura tutulan bu kimseleri helak etmeye azmetmiştir, gök gürültüsüyle onlara bağırmaktadır” şeklinde halin dehşetine ve çetinliğine işaret etti. Çünkü dehşet içindeki musibetzede, kendisine zarar vermek üzere birbiriyle ittifak eden kâinattan, sükûn perdesi altında can sıkıcı bir hareket, sükût perdesi altında dehşetli bir konuşma hayal eder. Gök gürültüsünü de duyunca, onu tehditle kendisine bağırıyor tevehhüm eder. zira korku sebebiyle her sayhayı aleyhinde zanneder.
وَبَرْقٌ “Şimşek”
Gök gürültüsünü duyan muhatabın zihninde, beraat-ı istihlal ile hemen onun daimi refiki olan şimşek çakar.
Bu kelimenin elif-lamsız gelişi garib, acib bir şey olduğuna işaret eder. Evet, o kendi zâtında aciptir. Onun doğmasıyla karanlık bir âlem ölür, dürülür ve yokluğa gönderilir. Birden ölmesiyle de karanlık bir âlem dirilir, her taraftan derlenir toparlanır. Sanki o bir ateştir, söndüğünde dünya dolusu bir duman bırakır.
Gök gürültüsüne muhatap olan kişiden İlâhî kudretin san’at incelikleri kendisine inkişaf etmesi için dikkatle ona nazar etmesi, ülfet ve alışkanlığa bina edilen sathi nazar ile bakıp geçmemesi beklenir.
Bu tasvirden sonra, sanki muhatabın zihni şöyle sorarak harekete geçti: “Bu durumda nasıl hareket ediyorlar? Neye teşebbüs ediyorlar?”
Kur’ân şöyle cevap verdi:
يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ مِنْ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ “Ölüm endişesiyle, yıldırımlara karşı parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar.”
Yani, onlar için bir sığınak, bir melce, bir kurtuluş yok. Onlar boğulmakta olan adam gibi, tutunulmayacak şeye tutunmaya çalışıyorlar. Dehşetlerinden parmak uçları yerine parmaklarını kulaklarına sokuyorlar. Sanki dehşet ellerine vuruyor, onlar da acılarından parmaklarını kulaklarına sokuyorlar. Akılsızlıklarından, yıldırımlar kendilerine isabet etmesin diye kulaklarını tıkıyorlar.
Sonra muhatabın zihni, “musibet umumi mi, yoksa kurtulmaya ümit verecek şekilde hususi mi?” diye sorup araştırıyor. Kur’ân şöyle cevap verdi:
وَ اللّٰهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ “Allah kâfirleri kuşatmıştır.“
Bu ifadede musibetin onların nankörlüklerine bir ceza olduğuna işaret vardır. Cumhura emanet edilen İlâhî kanundan sapmaları sebebiyle, Allah onları cezalandırmaktadır.
Sonra muhatap gök gürültüsünün şiddetini duyunca “(gök gürültüsünden bir faydaları olmaz ama) şimşek onlara yolu gösterip fayda vermiyor mu?” diye kendi kendine sorar.
Kur’ân şöyle dedi:
يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ “Şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek.”
Yani, nasıl ki gök gürültüsü onlara düşmanlık eder, (gürültüden) bir şey duyamazlar. Onun gibi, şimşek dahi onlara hasım olur, parlak ışığıyla gözlerini kör eder, (bir şey göremezler).
Kâinatın o münafıklara düşmanlıkta birbirine cevap vermelerini işiten muhatabın zihni, “onların akıbeti ne? Ne ile meşgul oluyorlar?” diye seslenir.
Kur’ân şöyle dedi:
كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا “Her ne zaman şimşek onlara ışık verse ışığında yürüyorlar. Üzerlerine karanlık yaptığında ise, dikiliyorlar.”
Yani onlar müşevveş, mütereddit, şaşkın hâldedirler. En edna bir fırsatı ve yolu görmek için en edna bir rüyeti değerlendirmek isterler. Yol ne zaman kendilerine görülse, hareket ederler. Ama bu hareketleri, ruhlarındaki ızdırap sebebiyle boğazlanmış canlının hareketi gibidir. Faydası olmadığını bilmekle beraber, kısa adımlar atarlar. Karanlık birden kendilerini bürüdüğünde ise, yerlerinde donar kalırlar.
Sonra muhatabın zihni “niçin ölmüyorlar veya bütün bütün kör ve sağır olmuyorlar? Ta ki ızdıraptan kurtulsunlar” diye sormaya hazır iken, Kur’ân şöyle dedi:
وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ “Allah dilemiş olsaydı elbette işitmelerini de, gözlerini de alıverirdi.”
Yani, onlar ızdıraptan kurtulmaya layık değillerdir. Bundan dolayı İlâhî meşiet onları hemen öldürmeye taalluk etmez. Şayet etse, göz ve kulaklarının gitmesine taalluk ederdi. Lakin Allah’ın kanunundan sapan ve âdeta Ona kafa tutan bu kimselere, İlâhî cezayı işitmek için kulaklarının varlığı ve azabı görmek için gözlerinin olması daha uygundur.
Sonra bu kıssa, ihtiva ettiği bazı noktalarla, istidradi olarak Allah’ın azamet ve kudreti, kâinatta tasarrufu gibi meselelere de işaret ediyor; muhatap tebei olarak kıssa içinde gök gürültüsü, şimşek ve bulutun hayret verici durumlarını tezekkür ediyor. Bunları duyan vicdanı uyanık kimse, “Sübhanallah! Bu kâinat heybetinin tezahürü ve şu musibetler gadabının tecellisi olan zâtın kudreti ne kadar da azametli!” diyor.
İşte bundan dolayı ayet şöyle dedi:
إِنَّ اللّٰهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”
Temsildeki her cümlenin parçalarının nazmı
أَوْ “Yahut”
Bil ki: اَوْكَصَيِّبٍ deki أَوْ “Yahut” ifadesi münafıkların iki kısma ayrıldıklarına işarettir. Her iki temsil arasında ve bu temsillerle münafıkların hâlleri arasında münasebet olduğuna remizdir. Ayrıca, bu benzerliğin müsellem olduğuna bir imadır.
Keza burada أَوْ harfi, daha ilerisini gösteren بَلْ “hatta” manasını tazammun eder. Çünkü ikinci temsil, daha dehşet vericidir.
كَصَيِّبٍ “Sağanak yağmuru gibi”
Bu ifadenin doğrudan münafıklara tatbik edilmesi mutabık olmadığından bir lazımın takdirini (bazı mukadder cümleleri) gerektirir. Mukadder cümleleri söylememek, îcaz yani vecizlik içindir. Lafızda îcaz ise, manada itnab içindir.3 Bu ise, söz hangi makamda söylenmişse ondan medet alarak muhatabın hayaline havale etmekle gerçekleşir. Binaenaleyh, mutabakatın olmamasıyla sanki şöyle der:
“Veya o münafıkların hâli şu kimselere benzer: Onlar ıssız bir sahrada, karanlık bir gecede yola çıktılar. Bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur sebebiyle, bir kısım musibetlere maruz kaldılar.”
Ayette, me’nus ve me’luf olan “matar” yani “yağmur” lafzı yerine “şiddetli yağmur” anlamında صَيِّبٍ denilmesi, bu yağmur damlalarının kasden onlara doğru atılan birer musibet gibi olmasına, kendilerini setredecek bir şey olmadığından onlara isabet ettiğine remizdir.
مِنَ السَّمَاءِ “Semadan gelen”
Yağmurun sema cihetinden geldiği gayet açık olmakla beraber, bunun bu şekilde ifade edilmesi, tahsis ile tamime, takyid ile ıtlaka bir imadır. Şu ayet, takyide bir misaldir:
وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِى اْلاَرْضِ وَلاَ طَٓائِرٍ يَط۪يرُ بِجَنَاحَيْهِ “Yeryüzünde ne kadar canlı ve iki kanadıyla uçan ne kadar kuş varsa…” (En’am, 38)4
Yani, bu yağmur semanın afakını tutmuş, kuşatmıştır.
Bazı müfessirler bu ayetteki مِنَ السَّمَاءِ “Semadan gelen” ifadesinden ve وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ “Allah, gökten, oradaki dağlardan dolu indirir…” (Nur, 43) ayetinden yola çıkarak yağmurun semanın cirminden geldiğini söylemişler, hatta bazıları semanın altında bir denizin varlığını tahayyül etmişlerdir. Ancak belâğat nazarı bu görüşün üzerinde hakîkat sikkesi görmez. Doğrusu mana, “sema cihetinden” demektir. Bunun kayıtlı ifade edilmesi, senin de bildiğin mana itibarıyladır.
Ayrıca şu da denilmiştir: Sema, senin üzerindeki her şeydir. Bu durumda bulut da, hava gibi semaya dâhil olur.
Makamın tahkiki
Allah’ın kudreti açısından bakarsan, cihetler eşittir. Yani hangi cihetten olursa olsun, mümkün olur. Allahın hikmet-i ilahiye açısınıdan ise yağmur, havada münteşir on ayrı maddeden biri olan ve derinlerinde yayılmış bulunan su buharının yoğunlaşmış şeklidir.5 Zira hikmet-i ilahiye eşyada en güzel bir nizam tesis etmiştir. Bu nizam muvazene-i umumiyenin (genel dengenin) muhafazasını istilzam eder. Bu da en yakın vesileleri ve yolları tercih etmeyi gerektirir.
Bunun izahı
İrade-i ilahiye emrettiğinde, yağmur zerrelerinin her biri etraftan ve her derin vadiden yola çıkar, yağmur yüklü bulutlar şeklinde toplanırlar. Sonra amirlerinin iradesiyle bazılarının yoğunluğu artar, yağmur damlaları hâline gelirler. Kanunların mümessilleri ve nizamatın ma’kesi olan melekler, bunların birbirine zahmet vermemesi ve çarpmaması için elleriyle tutarlar, onları yere bırakırlar.
Atmosferdeki dengeyi korumak için yağmurla boşalanların yerlerinin dolması gerekir. Denizden ve karadan buharlaşmalarla bunların yerleri doldurulur.
Bazılarının gökte bir denizin varlığını tahayyül etmeleri, mecazı hakîkat sanmaktan ibarettir. Çünkü gökyüzü deniz rengini taşır, Büyük Okyanustan daha fazla suyu ihtiva eder. Dolayısıyla denize benzetilmesi akıldan uzak değildir.
“Allah’ın semadaki dağlardan dolu indirmesine” gelince, bil ki: Âyette istiare sanatı o derece bariz iken zahirî ibareye takılmak soğuk bir donukluk ve açık bir sönüklüktür. Çünkü mesela ayette قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ yani “gümüşten billurlar” (İnsan, 16) denilmesi bediî bir istiaredir.6 “Sema dağlarından dolu yağdırılması” da benzeri bir acib, tatlı, bediî bir istiareyi ihtiva eder. Zira cennetin kapları camdan ve gümüşten değildir, cam şeffafiyetinde ve gümüş beyazlığındadır. Nevleri farklı olması hasebiyle cam mahiyeti gümüş mahiyetinden farklı olunca, مِنْ harfini ilaveyle istiareye işaret etmiş oldu. Benzeri şekilde “sema dağlarından dolu indirilmesi”, muhataba nazaran şairane bir hayal üzere kurulan iki istiareyi tazammun eder. Bu hayal ise, ulvî âlemin temessülüyle süflî âlemin teşekkülü arasında bir benzerlik mülahazasına mebnidir. Bu mülahaza ise, kudret elinden suret giyme hususunda arz ile atmosfer arasında bir yarış ve rekabet tasavvuruna bina edilmiştir. Sanki arz, kışta kar ve dolu ile bürünmüş beyaz elbiseli, baharda sarık sarmış dağlarla ortaya çıktı, yazda ise rengârenk bahçelerle süslendi, bu inkılâplarla hikmet nazarında kudret-i ilahiyenin mu’cizelerini gösterdi. Buna mukabil cevv-i sema yani atmosfer de, azamet-i ilahiyenin mu’cizelerini göstermek için arza benzeyerek ve onunla yarışarak mukabelede bulundu. Parça parça bulutlarla dağ, tepe ve vadi manzaralarıyla elbise giydi, arzın rengârenk bahçelerini hatırlatan görüntüleriyle ortaya çıktı, azamet-i ilahiyenin en açık ve en büyük delillerine işaret etti.
İşte Arap üslûbu, bu görünüş, birbirine benzemeklik ve hayalî tevehhüme binaen, bulutu, özellikle yaz bulutunu dağlara, gemilere, bahçelere, vadilere ve deve kafilelerine benzetmeyi istihsan etti, hoş karşıladı. Nitekim Arabın hitaplarında bunları duyarsın.
Belâğat nazarı ile bakıldığında hayale şöyle geliyor:
Yaz bulutunun parçaları atmosferde seyahat eder ve yüzerken, sanki gök gürültüsü bunları musikiyle sevkeden bir saik ve bir çobandır. Havadaki büyük okyanusda her ne zaman şimşek asasını bunların başına uzatsa, bu parçalar titrer, sarsılır, haşre rastlamış dağları hatırlatır. Veya kasırganın oynadığı gemiler gibi olurlar. Veya altından depremle sarsılan bahçelere benzerler. Veya eşkıyadan ürküp kaçan kafileler gibi olurlar.
Bununla beraber Halık’larının emriyle yola devam ederler, öyle ki bu buhar zerrelerinden her bir zerre, önce yerinde sessiz ve sakin gizlenir, Hâlık’ının emrini bekler. Askerin borazanı misali, gök gürültüsü bunlara “haydi içtimaa ve ittihada” diye nida ettiğinde, davete icabet ederler. Bulundukları yerlerden süratle çıkarlar, bulut şeklinde toplanırlar. Vazifeyi ifadan ve istirahat emrinden sonra, her biri kendi yuvasına uçar.
Bulutla dağ arasında komşuluk vardır. Çünkü dağ, rutubeti çektiği için, bulut onun üzerinde görülür ve şekillenir, onun elbisesini giyer. İşte bulutla dağ arasında bu hayali münasebete ve komşuluğa binaen,
-bulutun kar ve dolu beyazlığında renge sahip olması,
-kar ve dolunun rutubet ve soğukluğuyla keyfiyet kazanması,
-bulut ve dağ arasındaki kardeşliğin vücudu ve birbirinin sûret ve elbiselerini mübadele etmeleri,
-Tenzilin menzillerinde (Kur’ân’ın pek çok yerinde) birbirleriyle musafaha ettikleri gibi7 âlem kitabının arz sayfasının satırlarında birbirleriyle konuşmaları ve kucaklaşmaları, mesela bulutu dağa konar görürsün; dağın, bulut gemileri için demir attıkları bir liman, bulutla bir meşveret yeri ve ona bir nev’i kuş yuvası olması gibi durumlarla belâğat nazarında komşuluk hükmüyle dağ ve bulutun mübadelede bulunmaları, birbirlerinden ödünç şeyler almaları sebebiyle, teşbihi göz ardı edip buluttan “dağ” diye bahsedilmesi gayet uygun olmuştur.8
Böylece işitmiş olduğun bu münasebetleri bildikten sonra, anlarsın ki “semadaki dağlardan dolu indirilmesi”, “sema cihetinden, dağ gibi bulutlardan dolu renginde, rutubetinde ve bürudetinde indirilmesini” ifade eder.
Ey muhatab! Belâğatın kabul ettiği böyle bir te’vil varken, her şeyi san’atça mükemmel yapan Allah’ın hikmetine aykırı bir şekilde, iki dakikada beş yüz senelik mesafeden yağmurun indiğine itikat etmeye seni zorlayan nedir?
فِيهِ ظُلُمَاتٌ “Onda karanlıklar var.”
Onların dehşet içindeki vaziyetini ifade için sevk edilmiş olan bu cümlenin parçalarına gelince:
فِيهِ “Onda” ifadesinin öne alınması şuna işaret eder: Hem böyle dehşetli bir hâle düşen, hem de hayalen olayı yaşayan muhatap, sanki çok gecelerin karanlığının bu geceye tamamıyla boşaltıldığını tevehhüm eder.
Şiddetli yağmur, aslında o gecede mazruf iken karanlıklara zarf yapılması, bu musibetten dehşete kapılan kişinin âlem fezasını yağmur dolu bir havuz zannettiğine bir remizdir. Gece ise ancak onun eczası arasında parça parça bir mazruftur.
ظُلُمَاتٌ “Karanlıklar” ifadesinin çoğul gelmesi, karanlıkların çeşit çeşit olduğuna bir imadır.
-Simsiyah bulutların zulmeti,
-Bu bulutların yoğunluğu ve her tarafı kaplaması,
-Yağmur damlalarının ardarda ve yoğun bir şekilde gelmesi,
-Gecenin karanlığının kat kat olması (hepsi birer zulmettir).
“Zulümat” kelimesinin elif-lamsız gelişi bu karanlıkların bilinmeyişindendir ve muhatabın cehlinden dolayıdır. Böyle gelmesi, “karanlıklar” manasını te’kid eder.
وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ “Gök gürültüsü ve şimşek var.”
Bil ki: Bu temsilden maksad, onların şaşkınlık ve dehşetini tasvirdir. Böyle bir musibete maruz kalıp ne yapacağını bilmeyen şaşkın insan, en küçük bir olaya da bütün dikkat ve nazarını toplar. İşte nazarlarını yoğunlaştırmaları sebebiyle gök gürültüsü ve şimşekte bulunan hayret verici inkılâplar ve garip tahavvülleri anlamaya çalışırlar.
Zira bu musibete maruz kimseler; kâinatı kuşatan, varlıkları yutan, âdeta yokluğu hatırlatan bir karanlık gördüklerinde, şaşkınlıkları yalnızlık gamı ve ölüm sessizliğine dönüşür. Çünkü ulvî âlemin konuşması olan vücut delillerinin en zahirini görüyorlar, ardından perdenin açılmasıyla ortaya çıkışını müşahede ediyorlar.
Nazarları; dehşete kapılan, ne yapacağını bilmez, korkan kimsenin nazarına dönüşüyor. Çünkü onlar gayr-i mütenahi bir fezada hiçbir şekilde hiçbir ümit bırakmayan gayr-ı mahsur karanlıkları gördüklerinde, ümitsiz bir bakışla bakarlar. Benzeri bir şekilde, fezadan boşaltılan karanlığın birden yok olması ve onun yerine bir nur gelmesi, onların mutlak ümitsizliğini ümide çevirir.
Bil ki: Gök gürültüsü ve şimşek, gayb âlemi cihetinden gayet açık iki İlâhî ayettirler. Bunların dizginleri, bulut âleminin kanunlarını tanzime görevli meleklerin ellerindedir.
Sonra, hikmet-i ilâhiye neticeleri sebeplere bağlamıştır. Havada yayılmış su buharından bulut teşekkül ettiğinde, bunun bir kısmı eksi yüklü elektrik, diğeri de artı yüklü elektrik taşır. Bunlar birbirlerine yaklaştıklarında, birden çarpışırlar, böylece şimşek meydana gelir.
Sonra hücum etmesi ve birden bulunduğu yerden kaldırılması, uzayda boşluk olmadığından başkasının onun yerini doldurması sebebiyle, bulut tabakaları titrer ve dalgalanır, bundan gök gürültüsü meydana gelir. Bütün bu hâller, ra’d ve berk meleklerinin temsil ettiği nizam ve kanuna göre cereyan eder.
Gök gürültüsü ve şimşek buluttan çıktığı hâlde, yağmurun bunlara zarf olması, böyle korkunç bir hâli yaşayan ve o hâlin korkusuyla dehşete kapılan kişinin, yağmurun her taraftan kendisini kuşatması sebebiyle onu her şeyi kuşatıyor görmesindendir.
Ayette zulümat (karanlıklar) çoğul ifade edilmekle beraber gök gürültüsü ve şimşek müfret getirilmiştir. Çünkü bunlar masdarî bir manadır, kelam ve yed-i beyza değillerdir.9 Bunda şöyle bir işaret vardır: Bu hâle maruz kalan kişinin dehşete kapılmasının menşei, semanın gürültü ile bağırarak konuşup tehdit ettiğini, ışık yakarak perdeyi kaldırdığını hayal etmesidir.
Keza gerek gök gürültüsü, gerekse şimşek her ne kadar fertleri çok olsa da birer nev’dir, bu da müfred getirilmeleri için yeterli bir sebeptir.
Ra’d ve berk’in tenvinli gelişi, sıfattan bedeldir. Yani, şiddetli bir gök gürültüsü ve gözü kamaştıran bir şimşek demektir.
Keza, onlarda olan hayret verici hâllere dikkatli bir nazarla bakılması sebebiyle, bunlara ülfet olmadığına delâlet eder.
Keza, temsilde buna muhatap kılınan kişilerin kulaklarını tıkayıp gözlerini kapamaları sebebiyle, bu gök gürültüsü ve şimşeği bilmediklerine bir imadır.
يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ مِنْ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ “Ölüm endişesiyle, yıldırımlara karşı parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar.”
Bu cümlenin parçaları
Bil ki: Bu, mukadder bir suale cevaptır ve güzel bir istinaftır. Çünkü kıssayı dinleyen kimse, bu hisse hitap eden temsilî kıssaya yöneldiğinde, musibetin hâlini keşfetmeye içinde şiddetli bir meyelan meydana geldi. Sonra, tasvir tasviri tamamlayıp arzusuna ulaşınca, bu defa da bu hâle giriftar olanın hâlini keşfetmeye yöneldi. Sail, sanki şöyle soruyor: “Bu hâle düşenin durumu nedir? Kurtulmak için neye teşebbüs ediyor?”
Kur’ân, “Ölüm endişesiyle, yıldırımlara karşı parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar” diyerek buna cevap verdi.
Yani, “onlar için bir kurtuluş yok. Onlar, boğulmakta olan birinin tutunulmayacak şeye tutunması gibi, semadan gelen mancınıklara karşı kulak tıkayarak korunmaya çalışıyorlar. Böyle bir kurtuluş sebebi imkânsız olduğuna göre, kurtuluş sebebi kalmamış demektir.”
يُدْخِلُونَ “(Parmaklarını kulaklarına) sokuyorlar” yerine يَجْعَلُونَ kelimesinin kullanılması, onların kurtuluş sebeplerini araştırdıklarını, ancak sadece yapmacık ve zanni sebeplere rastlayabildiklerine bir imadır.
Bunun şu anda oluyor gibi geniş zaman sığasıyla ifade edilmesi, bu gibi hayreti heyecana getiren bir durumda, dinleyen kimsenin olayın zamanını ve hadisenin mekânını hayaline getirdiğine bir remzdir.
Ayrıca bu sığada, yenilenen bir devamlılık vardır. Bu devamlılıkta, buluttan ardarda gök gürlemesi geldiğine bir ima söz konusudur.
أَصَابِعَهُمْ “Parmaklarını”
Ayette “parmak uçları” ifadesi yerine “parmaklarını” denilmesi, parmak ucuna bedel parmaklarını kullanmakla şiddet-i hayretlerine (son derece şaşkınlıklarına) bir işarettir.
فِي آذَانِهِمْ “Kulaklarına”
Gök gürlemesinden son derece korktuklarına bir imadır. Hatta onlara öyle geliyor ki, şayet gök gürültüsü kulak penceresinden içeri girse, ağız kapılarından ruhlarını uçuracak!
Keza, onlar Hakkın nidasına ve nasihate kulaklarını açmadıkları için bu cihetten gök gürültüsü naralarıyla cezalandırıldıklarına latîf bir remiz vardır. O zaman kulaklarını tıkadıkları için, şimdi de böyle kapamaya mecbur kaldılar. Mesela, birisi çirkin bir söz söyler, ağzından çıkan bu söz için ağzına vurulur. O da ağzına yemin-i nedameti sokar, gözüne de yesar-ı hacaleti koyar.10
مِنْ الصَّوَاعِقِ “Yıldırımlardan”
Bu hâlde olan kimseye, gökgürültüsü ve şimşeğin zarar vermede ortak hareket ettiklerine bir işarettir. Çünkü yıldırım, kime rastlasa yere yıkan ve beraberinde yakıcı ateş olan şiddetli sestir.
حَذَرَ الْمَوْتِ “Ölüm endişesiyle”
Belânın son sınıra vardığına, hayat memat durumuna geldiğine, dolayısıyla onların tek derdinin ölüm kaygısı ve hayatı korumak olduğuna bir işarettir.
وَاللَّهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ “Allah kâfirleri kuşatmıştır.”
Bil ki: وَ harfi münasebeti gerektirir. Münasebet ise, ancak bununla önceki mananın tâbii arasında olandır. Sanki bu وَ harfi onlara şunu okuyor: “Onlar şehir hayatından kaçtılar, medeniyetten ürktüler, gecenin bir istirahat vesilesi olması kanununa isyan ettiler, nasihat edenin sözünü dinlemediler, böylece kurtuluşun sahraya çıkmak olduğunu zannettiler, ama umduklarından mahrum kaldılar. Ve Allah’ın belâsı onları kuşattı.”
وَاللّٰهُ “Allah”
Allah lafzı, son ümitlerinin de kesildiğine bir remizdir. Çünkü musibetzede her şeyden önce ve sonra Allah’ın rahmetine sığınır, onunla teselli bulur. Onlar ise, Allahu Teâlâ’nın gadabına layık olduklarında, bu ümit onlar için söndü.
مُحِيطٌ “Kuşatmıştır.”
Bu lafız, bu kuşatıcı musibetlerin Allahu Teâlâ’nın gadab eserleri olduğuna bir imadır. Nasıl ki sema, bulut, şiddetli yağmur ve gece, altı cihetten onlara hücum ediyor, onun gibi Allah’ın gadabı ve belâları da onları kuşatmıştır.
Keza, Allah’ın ilmi ve kudreti kâinatın her şeyini kuşatmıştır, Onun emri bütün zerrelere şümullüdür, sanki مُحِيطٌ kelimesi onlara şunu okuyor: “Göklerin ve yerin sınırlarından çıkamazsınız.” فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ “Nereye yönelirseniz Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara, 115)
ب (Ba) harfinin taalluku, kaçtıkları şeyin başlarına geldiğine, böylece oklara hedef olduklarına bir işarettir.
بِالْكَافِرِينَ “Kâfirleri”
Muhatabın zihni temsile takılıp da asıl maksadı unutmasın diye, münafıkların timsalinin temsil aynasında gösterilmesine bir işarettir.11
Keza, temsil ile münafıkların hâlinin o derece birbirine benzediğine ve aralarındaki mesafenin çok çok azaldığına, öyle ki beraber görüldüklerine, böylece hakîkatin hayalle imtizaç ettiğine bir remizdir.
Keza, kalplerinin zulmetine de bir imadır. Çünkü vicdanları da kusurları ve cinayetleri sebebiyle onları azaplandırmaktadır. Yaptığı cinayetin cezasını gören birinin vicdanı rahat değildir.12
يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ “Şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek.”
Bu cümlenin parçaları
İstinaf olarak gelmesi, muhatabın “Kendilerine karanlık belâsını hafifleten şimşekten faydalanmıyorlar mı?” demesine işaret eder.
Buna şöyle cevap verilmiştir: “Bırakın faydalanmayı, zararından korkuyorlar.”
يَكَادُ “Neredeyse” denilmesi, -meşhur hassası itibarıyla-13 aslında gözün görmez hâle gelmesi için sebebin var olduğunu, ama bir mani nedeniyle varlığını devam ettirdiğine işarettir.
يَخْطَفُ “Kapıverecek.”
Bu kelime, “gulyabani veya kartal kaptı, götürdü” gibi cümlelerde kullanılması cihetiyle, bunda zihne şimşek gibi çakan latîf bir belâğat vardır. Ayrıca işaret eder ki:
Göz şuaı, suretlerini almak için eşyaya daha varmadan şimşek onunla müsabakaya girer, onu geçip şuaını keser, göz kapağına vurup nurunu giderir. Sanki gözün nuru eşyaya ulaşıp onların sûretlerini almak için süratle evinden çıktığında, gece gözünün şuaı olan şimşek onunla yarışır ve göz daha o sureti yerine ulaştırmadan göz şuaının elinden alır. Yani, şimşek o sûreti, onun elinden kapar.
أَبْصَارَهُمْ “Gözlerini”
Göz kalbin aynası olmasına binaen, Kur’ân’ın kat’i delillerini görmezden gelen münafıkların basiret ameline bir remizdir.14
كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا “Her ne zaman şimşek onlara ışık verse, ışığında yürüyorlar. Üzerlerine karanlık yaptığında ise, dikiliyorlar.”
Bu cümlenin parçaları
Bu bir istinaf cümlesidir. Muhatap musibetin farklılığını ve değişmesini görünce, onların her iki durumda ne yaptıklarını sormasına bununla cevap verir.
Işık vermede كُلَّمَا ve karanlık yapmada إِذَاen edna bir ışığı ganimet telakki edecek şekilde onların ışığa son derece istekli olmalarına bir işarettir.
Keza, كُلَّمَا “Her ne zaman” kelimesi müstakim (düz) bir kıyas-ı istisnaiyi tazammun eder.15
أَضَاءَ لَهُمْ “Onlara ışık verdi”
Fayda bildiren lâm harfi şuna remzeder: Böyle dehşet içindeki bir musibetzede her şeyi sırf kendine bakan yönüyle değerlendirir. Hatta binler küllî hikmetler için kudret elinin neşrettiği ziyadan muradın sadece kendisi olduğunu ve kudret elinin ancak kendisinden dolayı onu gönderdiğini zanneder.
مَشَوْا “Yürüdüler”
Fırsat bulmuşken seri hareket etmeleri gerekirken sadece yürümeleri, musibetin onları oturttuğuna, seri hareketlerinin ancak yürümek ve dinlene dinlene gitmek olduğuna bir işarettir.
فِيهِ “Onda (onun ışığında)”
Onların hareket alanının, zamanın bir rengi olan ziya olduğuna bir işarettir. Böylece sanki ziya, mekânı onlara sınırlamaktadır.
أَظْلَمَ وَإِذَا “Karanlık yaptığında”
Burada وَ harfi, tesirin daha şiddetli olması için musibetin yenilenmesine bir remizdir. كُلَّمَا nin aksine إِذَا de olan ihmal ve cüz’iyet, onların şiddetli ürküntü ve körlüklerine bir işarettir. Onlar her ne zaman bir fırsat bulup sevinçle buna dalsalar, onları yakalamakta ve karanlıkta bırakmaktadır.
Karanlık yapmanın şimşeğe isnadı, ziyadan sonra zulmetin daha çekilmez olduğuna bir işarettir.
Ayrıca, şimşeğin zulmeti kovduğunu, ardından kaybolup onun yerine karanlığın dolduğunu gören musibetzedenin “şimşek söndü, yerine böyle kara bir duman bıraktı” şeklinde hayal ettiğine bir ima’dır.
عَلَيْهِمْ “Üzerlerine”
Bu ifade zararı çağrıştırmasıyla, böyle karanlık yapmanın tesadüfî olmadığına, bilakis yaptıklarına bir ceza olduğuna bir işarettir.
Keza, dehşet içindeki bu kimsenin, fezayı dolduran karanlığın bu kadar varlık içinde bu küçük-zelil insanı kastettiğini ve özellikle hücuma ve zarar vermeye onu hedef kıldığını hayal etmesine bir remizdir.
قَامُوا “Dikiliyorlar.”
“Duruyorlar” yerine “dikiliyorlar” denilmesi, bir işte çalışan ve yorulan kimselerde olduğu gibi bunların da bu musibet sebebiyle ve kurtulma çabasıyla rükûdaki kimseler misali belleri büküldüğüne bir işarettir.
وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ “Allah dilemiş olsaydı elbette işitmelerini de, gözlerini de alıverirdi.”
Bu cümlenin parçaları
وَ harfinin öncesiyle bir irtibat kurması sırrıyla, İlâhî kudret elinin sebepler perdesi altında tasarruf ettiğine telvihte bulunur.
لَوْ شَاءَ “Dilemiş olsaydı”
Bu, gayr-i müstakim bir kıyas-ı istisnai tazammun eder.16 Yani, Allah’ın dilememesi onların kulak ve gözlerinin alınmamasına bir illettir. Nitekim bunların onlardan alınmaması da, alınmamasıyla ilgili İlâhî meşietin onları almayı dilemediğini bilmeye bir delildir.
Keza, sebebin nihayete ulaştığına bir remizdir.17
شَاءَ Şuna işaret eder: Sebeple netice arasındaki bağ, meşiet ve irade-i ilâhiyedir. Tesir, kudretindir. Sebepler ise, aklın zahiri nazarında kudret elinin hasis şeylerle mübaşeret etmemesi için izzet ve azamete bir perdedir.
اللّٰهُ “Allah”
Lafzatullahın sarih olarak ifadesi, insanları sebeplere bağlanıp kalmaktan, onlarda boğulmaktan sakındırmaya; keza, her sebebin arkasında kudret elini görmeye zihinleri davete işaret içindir.
Genel kural olarak شَاءَ fiilinin mef’ulünün zikri gerekir. Ancak kardeşleri hükmünde olan diğer kelimelerin karinesiyle hazfedilebilir.18 İşte burada hazfedilmesi, beşer iradesinin eşyanın güzellik ve çirkinliğinden, büyüklük ve küçüklüğünden etkilenmesi gibi, meşiet ve irade-i ilâhiyenin kâinatın hâllerinden etkilenmediğine ve İlâhî sıfatlarda eşyanın tesiri olmadığına bir ima’dır.
لَذَهَبَ “Alıverirdi.”
Şuna işaret eder: Sebepler neticeler üzerine galip ve hâkim değildir. “Sebepler kalksa neticeler de yok olurdu, tesadüf eli onlarla oynardı, rastgele dağıtırdı” denilemez. Aksine kudret eli sebeplerin arkasında hazırdır. Hararet suyu buharlaştırdığında, havada mündemiç olan nizam ile bu buhar belirli bir mecrada gider ve onun Sanii onu belli bir yere sevketmesi gibi, kudret eli eşyaya vücud verdiğinde, muvazene ve intizam kanunuyla İlâhî hikmet eli onları alır, diğer yerlere gönderir ve ihmal etmez.
Keza ذَهَبَ de şöyle bir remiz vardır: İnsanın zahiri beş duyusu tabiattan meydana gelmiş değildir, kulak ve göz oyuklarının bir lâzımı da değildir. Onlar ancak Allah’ın hediyeleri ve atıyyeleridir. Bunlardaki oyuklar ve sebepler ancak şerait-i âdiyedirler. 19
ذَهَبَ fiilinin hemzeye bedel ب(ba) harfi ile müteaddi kılınması20 şuna işaret eder: Kudret eli, eşyayı “istediğin yere git” şeklinde ipini sebeplerin boynuna dolayıp salıvermez, aksine onların dizginlerini nizamın eline verir.
İşitmenin tekil, gözlerin ise çoğul getirilmesi, işitilenin bir ve görülenin çeşit çeşit olduğuna işarettir. Çünkü bin adam aynı anda çok farklı şeyler görmekle beraber, aynı sesi işitirler.
إِنَّ اللّٰهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”
Bu cümlenin parçaları
Bil ki: Ayetin bu kısmı, temsilde anlatılan ve münafıkların hâlinde görülen dehşetin tahkikine bir özettir. İşaret eder ki, münafıkların cüz’î hâllerini yansıtan temsillerde onların hâllerinin ince ayrıntıları ihmal edilmediği gibi, her zerrede kudret-i İlâhiyenin tasarrufu görülür.
إِنَّ “Şüphesiz”
(Allah’ın her şeye kadir olduğunu bildiren bu) hükmün, köklü hakîkatlerden olduğuna işaret eder. Ayrıca,
-Meselenin azametine, genişliğine ve dakikliğine,
-İnsanın bu kudret karşısında acz, zaaf ve idrakte kusurlu oluşu yüzünden (Allah’ı kendine kıyas ile), yakînî meselelerde bile tereddüdü netice veren evhama maruz kalabilmesine bir remizdir.
اللّٰهَ “Allah” lafzının sarahaten zikri, hükmün deliline bir imadır. Çünkü tam ve şamil bir kudret, ulûhiyetin lâzımıdır.
عَلَى
Bu, eşyayı yokluktan çıkaran bir kudretin, onları başıboş ve terkedilmiş bırakmayacağına, (İlâhi) hikmetin o eşyayı gözetmekte ve terbiye etmekte olduğuna bir imadır.
كُلِّ “Her” ifadesi, sebeplerle meydana gelen eserlerin ve masdardan (meyelandan) hasıl olan ihtiyari fiillerin de Allah’ın kudretiyle olduğuna bir işarettir.21
شَيْءٍ “Şey”, lafzı “İlâhî meşietin taalluk ettiği” manasına gelir. Bunda mevcûdatın vücuda geldikten sonra da Saniden müstağni olmadıklarına, aksine her an tekerrür-ü vücuttan ibaret olan bekâları için Saniin tesirine muhtaç olduklarına bir işaret vardır.
قَدِيرٌ “Kâdir” demek yerine bu şekilde gelmesi şuna remzeder: Kudret sadece yaratılmış olanlarla sınırlı değildir. O kudret zâtiyedir, onda değişme yoktur. Lâzımedir, ziyade ve noksanı kabul etmez. Zıddının ona arız olması mümkün olmadığı için şiddet ve noksan ona terettüb etmez.22
Ayrıca şöyle bir telvih vardır: Kudret; Rezzak, Ğaffar, Muhyi, Mümit ve diğer fiili sıfatlar için bir cins ve Sarf İlminde kelimelerin mizanı olan فَعَلَ gibidir.23
Bu işittiğini iyi bir tefekkür et!
1 İtnab, kelâmda ayrıntılara girmek, sözü uzatmaktır. Îcazın yani vecizliğin zıddıdır. Yerinde yapılan bir itnab, manayı takviye eder, zihne yerleşmesine vesile olur.
2 Mesela, yağmur rahmettir. Ama dere yatağına ev yapan biri hakkında gün gelir felakete dönüşür.
3 Veciz ifadeler, çok anlam ifade ederler. Bunlar gülsuyuna nisbetle gülyağı gibidir, az da olsa etkisi fazla olur. İtnab ise, konuşurken ayrıntılara girmek, sözü uzatmaktır. Îcazın zıddıdır. Yerine ve muhatabına göre bazen sözü uzatmak gerekebilir.
4 Üstteki ayette bulunan bu kayıtlar “bütün canlılar ve bütün kuşlar” manasını ifade ettiği gibi, bahsinde bulunduğumuz ayetteki “semadan yağmur” ifadesi, “semanın her tarafından” anlamına gelir. Yani, bu yağmur çölün bir bölgesine yağan bir yağmur olmayıp, gözün gördüğü her yeri kuşatmıştır.
5 Havanın % 78 i azot, % 21 i oksijendir. Geriye kalan % 1 ise Helyum, Argon, Neon, Kripton, Xeon, Karbondioksit ve su buharı gibi şeylerden meydana gelir.
6 Alışılmamış, sıradışı benzetmelere dayanan istiare türüne “bediî istiare” denilir.
7 Mesela Neml sûresi 88. ayette şöyle geçer: “Sen dağları görürsün de, onları camid/ hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar bulutun yürümesi gibi akıp giderler…”
8 Türkçede de zaman zaman teşbih edatını kullanır, ama çoğu kere de ihmal ederiz. Cesur birine “aslan gibi” dediğimiz gibi “aslan” da deriz.
9 Masdarî mana: “Gelmek”, “gitmek” gibi sonu “mak-mek” ekiyle biten kelimeler. Yani, ayette nazara verilen durum, gök gürlemesi ve şimşek çakmasıdır. Kelam ve yed-i beyza denilmesi ise, gök gürültüsündeki sese ve şimşekteki parlak ışığa bakar. Yed-i beyza ifadesinde Hz. Musanın elinin meşale gibi ışık saçması olayına bir telmih vardır.
10 Yani pişmanlıkla “nasıl böyle yaptım” diyerek sağ eliyle ağzını kapatır, sol elini de utanç içerisinde gözünün üzerine koyar.
11 Burada “Allah onları kuşatmıştır” denilmesi yerine, temsilde kâfirler geçmemekle beraber “Allah kâfirleri kuşatmıştır.” denilmesi, temsile takılmayıp temsil aynasında gösterilen münafıkların durumunu göstermek içindir. Münafık yerine “kâfir” denilmesi ise, münafığın gerçekte kâfir olmasındandır.
12 Yani Allah Teâla dıştan bunları kuşatıp, temsilde anlatıldığı üzere cezalandırdığı gibi, içten de kuşatmıştır. Vicdanları daima bunlara azap çektirmektedir.
13 Mesela “neredeyse ölüyordum” dediğimizde, ölmek için sebebin olduğu, ama nasılsa ölmediği anlaşılır.
14 Yani, basarlarının görmez hale gelmesi, basiretsiz olmalarını anlatmaktadır. Çünkü asıl körlük, kalbin gerçekleri görmemesidir. Nice baş gözü kapalı olan insan vardır ki, bunların kalp gözleri açıktır. Münafık ise, basarı görse bile basiretini kaybetmiş kimsedir.
15 “Güneş varsa gündüzdür” misalinde olduğu gibi, düz kıyas-ı istisnaide cümlenin birinci kısmının müsbet oluşu, ikinci kısmının da müsbet olmasını netice verir. Buna göre, şimşek her ne zaman bunlara aydınlatsa, onun ışığında yürümeleri de gerçekleşmektedir.
16 Mesela “Güneş doğmuş ise, gündüzdür” cümlesinde, “gündüzdür, öyleyse güneş doğmuş demektir” sonucu müstakim bir kıyastır. “Gecedir, öyle ise güneş doğmamış demektir” sonucu ise müstakim olmayan bir kıyastır.
17 Yani neredeyse kulaklarını ve gözlerini alıverecekti.
18 Mesela “istesem yapardım” dediğimizde neyi istediğimiz belli değildir. Ama daha önce geçen ifadelerde bunun ne olduğuna karine varsa, yani işaret edilmişse, ne kastettiğimiz anlaşılır.
19 Yani, Allah bu organlarla insanın işitmesini ve görmesini bir âdet edinmiştir, ama bunların varlığı illa işitmek ve görmek anlamına gelmediği gibi, yokluğu da işitme ve görmenin imkânsız olacağı anlamına gelmez. Nitekim bazı insanlar kalp gözüyle çok farklı boyutta görebilmektedirler. Keza insan rüyada gözü kapalı görebilmektedir.
20 Müteaddi: Geçişli fiil. Lâzım fiilinin mukabili. Mesela, “geldi” fiili lâzım, “getirdi” fiili ise müteaddidir. Bunlardan birincisi sırf gelenle alâkalı iken, ikincisi başkasıyla da alâkalıdır.
21 Mesela, görünüşte meyve ağaçlarla gönderilir, insan kendi fiillerini meydana getirir. Gerçekte ise, Allah ağaçların dallarıyla meyve gönderir, insanın kesbi sonucu onun fiillerini yaratır. Ağaç da, meyve de yaratmada Allah’a şerik olamaz. Ayet şöyle der: “Allah hem sizi ve hem de yaptıklarınızı yarattı.” (Saffat, 96)
22 Mesela insanın kudreti kendi zâtından değildir, Allah’ın vermesiyledir. Ziyade ve noksanı kabul eder. Zayıf olarak dünyaya gelir, zamanla kuvvetlenir, ama hastalık gibi durumlarla kuvveti azalır. Ölümle de bütün kuvvetini kaybeder.
23 Mesela, “Ali” ve “insan” kelimelerine bakalım. Bunlardan birincisi şahsın ismi iken diğeri bu şahsın cinsini gösterir. Ne kadar insan ismi yazarsak yazalım, bütün bunlar o cinsin fertleri olur. Benzeri bir şekilde Allah’ın rızık vermesi, affetmesi, hayatı ve ölümü yaratması gibi unvanları, O’nun kudretiyle alâkalıdır. Yani O, rızık vermeye, affetmeye, hayatı ve ölümü yaratmaya kadirdir, bütün bunları kudretiyle yapar. Arapça gramer ilmi olan Sarfta bütün kelimelerin ölçüsü فَعَلَ ile gösterilir. Benzeri bir şekilde Allah’ın kudreti, bütün tasarruflarının menbaı ve masdarıdır.
