Batıcılık akımı

Âilî bir inkılâb olsun diyen me’yûs olur.

Başka bir şey kazanmaz, sade bir deyyus olur.

Mehmed Akif Ersoy

Uzun bir zaman diliminde ortaçağın karanlıklarında kalan Avrupa, 15. yüzyıldan itibaren bu karanlıklardan sıyrılmaya çalıştı. “Aydınlanma felsefesi, Rönesans, reform” gibi akımlarla nisbeten toparlandı ve maddi yönden ilerledi. 1789 Fransız ihtilali ve İngiltere’nin gerçekleştirdiği “sanayi devrimi” bu ilerlemeyi daha da güçlendirdi. Onların ilerlediği dönemde Osmanlı Devleti bu yeniliği yakalayamadı, “çağın ruhunu” okuyamadı. Böylece onlar ilerledi, Osmanlı geriledi.

Osmanlı Devleti, bu yeniliklerden istifade etmek ve bu yenilikleri ülkesine taşımak için Avrupa üniversitelerine öğrenci gönderdi. Ama bunların çoğu Avrupa’nın ilmini, sanayisini, teknolojisini getireceği yerde, onların örfünü, modasını, hayat felsefesini getirdi.

Mesela, Osmanlı Devleti’nde Batılı anlamda ilk üniversite olarak kurulacak Darülfünun’da görevlendirilmek üzere bursla Paris’e gönderilen iki kişiden biri olan Hoca Tahsin Efendi (ö. 1881) bir şiirinde şöyle demektedir:

Parise git hey efendi akl u fikrin var ise,

Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Parise.”1

Böylece, özellikle Tanzimat Fermanı ile beraber, Batının örf ve gelenekleri, dans ve kıyafet gibi âdetleri Osmanlıya girmeye başladı. Bu akım dalga dalga günümüze kadar devam etti. İçimizde pek çok “Batı hayranları” türedi. Bu batı hayranlığı, bir kısım insanımızı kendi değerlerimize yabancılaştırdı, taklitçi hale getirdi.

1829 yılına kadar Osmanlı devlet adamları, batılı ülkelerin balolarına katılmamaktadır. Bu tarihten itibaren balolara katılım başlayınca, balodaki bayanlardan biri şu yorumu yapmaktan kendini alamaz: “Türkler reforma bitirmeleri gereken yerden başladılar.”2

Hâlbuki batının pozitif değerlerini almak, geçmişin inkârını gerektirmez. Dinimiz de kültürümüz de bu pozitif evrensel değerleri almaya engel değildir.

Batının elbette örnek alınması gereken yönleri vardır. Ama Batının menfi yönleri de vardır. Mesela Batı sömürgecidir. Bu maddi gelişmesinin önemli bir sebebi, dünyanın hemen her tarafını sömürmeleridir. Batının bu yönü, sevilmeye değil, nefret edilmeye layıktır Mehmet Akif, batının bu yönünü “tek dişi kalmış canavar” şeklinde tasvir eder.

Mehmet Akif, bu meseleyi değerlendirirken şöyle der:

Alınız ilmini garbın, alınız sanatını,

Veriniz hem de mesainize son süratini.

Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız.”

O, bu konuda Japonları örnek verir. Kendisinin ifadesiyle “doğunun küçük boylu bu büyük milleti” Batının müsbet yönlerini almış, menfi şeylerinin içlerine girmesine ise fırsat vermemiştir.3

Said Nursi de şu uyarıda bulunur:

Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız!

Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz?!”4

Ayrıca, Mehmet Akif’e paralel bir şekilde şunları söyler:

Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki, onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mâye-i bekası olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler.”5

Yani, medeniyet için çalışmakta Japonlara uymamız lâzımdır. Onlar Avrupa’dan medeniyetin güzelliklerini almakla beraber, her kavmin devamının mayası olan milli âdetlerini muhafaza ettiler.

1 Mehmet Aydın, Siyasetin Aynasında Kültür ve Medeniyet, Kapı Yay. İst. 2016, s. 354.

2 Tuncer Baykara, Osmanlılarda Medeniyet Kavramı, Akademi Yay. İzmir 1992, s. 71

3 Mehmet Akif Ersoy, Safahat, s. 175

4 Said Nursi, Lem’alar, s. 120

5 Nursi, Asar-ı Bediiyye, s. 529

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir