“Ölümün hakikatini gören kâmil insanlar
ölümü sevmişler,
daha ölüm gelmeden ölmek istemişler.”1
Hz. Yusuf’un çok çileli bir hayatı olmuştur. Küçüklüğünde kardeşleri tarafından kıskanılır, bir kuyuya atılır. Bir kervan oradan geçerken kuyudan kurtarılır, bir köle olarak Mısıra satılır. Mısırda bir iftira ile zindana gönderilir. Ama sonunda Mısıra aziz olur, anne-babasıyla ve kardeşleriyle bir araya gelir. Artık çileli günler geride kalmış, en mutlu bir hayat başlamıştır.
İşte böyle bir hengâmede Hz. Yusuf şöyle dua eder:
“Ya Rabbi, bana saltanattan bir nasip verdin ve olayların yorumunu/ rüya tabirini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan, Sen dünya ve ahirette benim Velimsin. Beni müslim olarak vefat ettir ve salihlere ilhak eyle.”2
Kur’an-ı Kerimin Hz. Yusuf’un kıssasını ölümle bitirmesi gerçekten düşündürücüdür. Çünkü normal şartlarda kıssayı kıssanın kahramanının ölümüyle bitirmek, muhataplarda üzüntü meydana getirir, “böyle mi bitecekti?” dedirtir.
Demek ki, kabrin arkasında daha büyük bir mutluluk var ki, Hz. Yusuf ona talip oluyor, fani dünyanın saltanatında boğulmuyor. Hem bu şekilde bizlere “kabrin arkası için çalışınız. Hakiki saadet ve lezzet oradadır” mesajını veriyor.3
Peygamberimiz (a.s.m.) daha ölüm gelmeden ölümü isteme noktasında bize şöyle dua etmemizi bildirir:
“Allahım, yaşamam hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat, ölüm hakkımda hayırlı olduğunda ise beni vefat ettir.”4
1 Nursi, Sözler, s. 30
2 Yusuf, 101
3 Bkz. Nursi, Mektubat, s. 282
4 Buhari, Merdâ, 19
