İslam Dininde peygamberler dışında hiç kimsenin masumiyeti, yanılmazlığı söz konusu değildir. Hatta peygamberlerin bile “zelle” tabir edilen “içtihadında hakka tam isabet edememek” durumu söz konusudur. Fakat onların diğer insanlardan farkı şudur: Böyle bir durumda vahiy gelir, hak olanın ne olduğunu bildirir.
Sahabeler peygamberlerden sonra insanlık âleminde en seçkin kimselerdir. Ama bu onları “hata yapmaz, yanılmaz” bir konuma da getirmez. Mesela, Tevbe suresinde anlatıldığı ve hadis kitaplarında da uzun uzun açıklandığı gibi, Hz. Peygamberin katıldığı Tebük Seferine sahabelerden bazıları katılabilecekleri halde katılmamışlardır. Şöyle ki:
Kur’an, Tebük seferiyle ilgili bir ayetinde şöyle bildirir:
“Medine ahalisine ve çevrelerindeki bedevilere, Rasulullah’tan geride kalmaları ve O’nun katlandığı zorluklara katlanmamaları yaraşmaz…”1 Yani, kendi canlarını Peygamberden ziyade sevmeleri, Peygamberin kendini sakınmadığı şeylerden, kendilerini sakınmak istemeleri yakışmaz. Çektiği zahmetlerde, katlandığı meşakkatlerde, karşı karşıya geldiği zorluklarda, hep O’nunla beraber bulunmaları, maiyyetinde yürümeleri iktiza eder.
Sefere katılma imkânı olduğu halde, katılmayan mü’minlerden bir grup, sonra çok pişman olurlar. Rasulullah’ın Medine’ye döneceği günlerde, kendilerini mescidin direklerine bağlarlar. Rasulullah, âdeti olduğu üzere önce mescide uğrar, orada iki rekât namaz kılar. Direklere bağlı bu kişileri görünce, bunların durumunu sorar. “Rasulullah çözmedikçe, biz ipimizi çözmeyeceğiz” dedikleri anlatılır. Rasulullah, “bu konuda bana vahiy gelmezse, vallahi ben onları çözmeyeceğim” der. Şu ayetler nazil olunca onları serbest bırakır:
“Diğerleri, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar, bazan salih amel işleyen, bazan da kötü ameli olan kimseler. Ola ki Allah onların tevbelerini kabul eder. Şüphesiz Allah Ğafur’dur, Rahimdir (bağışlar, merhamet eder).”2
Seferden geri kalanlardan üç tanesi ise, kendilerini direğe bağlamazlar, ama ciddi bir pişmanlık içindedirler. Şu ayette de onların haline işaret edilir:
“Diğerlerinin durumu ise: İşleri Allah’a kalmıştır. Ya onlara azap eder veya onların tevbelerini kabul eder. Allah, Alim’dir, Hakim’dir (her şeyi bilir, hikmetle hükmeder).”3
Bunlar, Ka’b Bin Malik, Mürare Bin Rebi’ ve Hilal Bin Ümeyyedir. Ka’b Bin Malik, hayatının bu mühim olayını uzun uzun anlatır.4
Kendisi Akabe’de biat edenlerdendir. Bu sefere katılmak için de şartları son derece müsaittir. Fakat işi ağırdan alır. “Orduya yetişirim” diye düşünürken, bir türlü yola çıkamaz. Geride kalan münafıklar veya katılamayacak durumda olanlarla bulunmak, kendisine çok ağır gelir. Rasulullah döndüğünde, kusurunu itiraf eder. Rasulullah O’na ve O’nun durumunda olan diğer iki kişiye evlerine gitmelerini, Allah’ın bu konudaki hükmünü beklemelerini söyler. Bu bekleyiş elli gün sürer. Bu elli gün, onlara sanki elli yıl gibi gelmiştir. Kur’an, onların halini şöyle anlatır:
“Geride kalanlardan o üç kişiyi de Allah affetti. Arz, bütün genişliğiyle beraber onlara dar geliyordu. Ruhları bunalmıştı. Allah’tan başka bir sığınak olmadığını anlamışlardı. Sonra Allah, onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, Tevvab-Rahimdir (tevbeleri kabul eder, merhametle muamele eder).”5
Sefere katılmadıkları için son derece pişman olan ve kendilerini direğe bağlayanların ve devamında kıssaları anlatılan üç sahabinin halleri bize gösteriyor ki, sahabe de bazen nefsine mağlup olabilir, hasbe’l-beşer günaha girebilir.
Bu misalden hareketle şunu söyleyebiliriz: Peygamber Efendimizin (a.s.m) “ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uysanız hidayete erersiniz” hadisini belli kayıtlarla anlamak gerekir.6 Mesela, üstte nazara verilen olayda kıssası anlatılan üç sahabi, seferden geri kalmakta örnek alınamaz. Ama sonrasında sergiledikleri “merdane tavır, pişmanlık, günahtan tam bir azimle dönüş” gibi halleri, Kur’an ayetlerinde kendisine yer verilecek kıymette ve ehemmiyettedir.
1 Tevbe, 120
2 Tevbe,102
3 Tevbe,106
4 Bkz. Buhari, Megazi, 79
5 Tevbe, 118
6 Aclûnî, I, 132
