İstanbul Fatihte KAMER Kültür – Araştırma merkezinde haftalık seminerlerimiz oluyordu. Her Cumartesi saat 15 de yaptığımız bu seminerlere “Cumartesi Seminerleri“ adını verdik. Her haftanın konusunu, duyuru maksadıyla birkaç yere asıyorduk.
Bir defasında “Mehdi geldi mi?” konusunu takdim edecektik. Programı astığımız yerlerden birine 40-50 yaşlarında biri gelmiş, iş yeri sahibine “benim gelip gelmediğimi araştırıyorlar, işte ben geldim” demiş.
Bir başka hafta “velilerin dünyası” konusu tarafımdan sunulacaktı. Program yine 15 de idi. Saat 13 civarında tanımadığım biri geldi, selam verdi. Ardından “geçenlerde benim gelip gelmediğimi konuşmuşsunuz, işte ben buradayım” dedi.
Değerli bir hocamızın “biz çok mehdiler, İsa’lar gördük” sözlerini hatırladım. İşte ben de şu an bir mehdi(!) ile karşı karşıyaydım.
“Hoş geldiniz, buyurun oturun” dedim. Kısa bir tanışma faslından sonra kendisi asıl konuya geçti, kendisinin beklenen mehdi olduğunu, artık bunu ilan etmesi gerektiğini söyledi. “Bakın dedi, bunu size de tebliğ ediyorum, isterseniz delilleriyle de anlatabilirim.”
“Ne kadar sürer?” dedim.
Dedi: “Bir saatte anlatırım.”
Dedim: “Bir saat çok, benim bazı çalışmalarım var, 20 dakika yeter mi?”
“Tamam” dedi anlatmaya başladı. 10 dakika olduğunda anlatacakları bitmişti. “Neyse dedi, sen arif adamsın, arife işaret yeter.”
Ardından “benim bu günkü semineri dinlemem gerekir mi?” diye sordu.
“Siz bilirsiniz” dedim.
Dedi: “Öyle ya, ben mehdiyim, bunları zaten biliyorum, hadi eyvallah!”
İçimden, kendisine sağlık dualarıyla uğurladım.
Diyarbakır imam-Hatip Lisesinde görev yaparken öğrencilerden biri “hocam demişti, Bağlar semtinde falanca zât ‘ben mehdiyim, herkes gelsin bana biat etsin’ diyormuş. Ne dersiniz?”
O zaman şöyle cevap vermiştim: “Hastanelerin psikiyatri klinikleri kendini mehdi zannedenlerle dolu. Muhtemelen bu da öyle bir vakıadır.”
Şüphesiz sahte paraların olması, tüm paraların sahte olması anlamına gelmez. Kendini mehdi zannedenler çıkabilir, bunlar sahte mehdilerdir. Ama hadis-i şeriflerde ahir zamanda deccala karşı mücadele verecek mehdiden bahisler vardır. Ancak, “bu kimdir, ne zaman zuhur edecek?” denilirse, bunlar gaybî meselelerdir.
Büyük İslam âlimi Said Nursi sürgünde iken, saf gönüllü bir zât kendisine “hocam üzülmeyin, demiş. Mehdi gelecek, her şey düzelecek.”
Said Nursi ona şöyle karşılık vermiş: “Mehdi geldiğinde seni vazife başında bulsun!”
Küfür cephesinde Lenin- Mao misali bazı önderler çıkması gibi, iman cephesinde ahir zamanda bunlara mukabil olarak önder zâtlar çıkmaktadır ve çıkacaktır. Mehdi, bunların en üst makam sahibi olanlarıdır.
Ancak şu unutulmamalıdır: Mehdi, elinde sihirli bir değnekle bir anda her şeyi düzeltmeyecektir. Peygamber Efendimiz nasıl sebeplere müracaatla mücadelesini yapmışsa, Mehdi dahi peygamberimizin ümmetinden seçkin bir zat olarak sebepler dairesinde mücadelesini yapacaktır.
Köylerimizden birinin köprüsü yıkılmış, köylüler kaymakamlığa müracaat etmişler. Uzun bir müddet geçtikten sonra kaymakamlık bir mühendis göndermiş. Mühendis, köylüleri toplayıp “köprüyü beraber yapacağız” demiş. Herkese tek tek nasıl yardımcı olabileceğini sormuş. Traktörü olanı taş taşımakta kullanmış, kazması olanı taş çıkarmakta… Herkesten bir şekilde istifade etmiş. Kısa zamanda köprü, eskisinden daha sağlam olarak bina edilmiş. Köylüler şaşırıp kalmışlar, “Bunu aslında biz yaptık. Böyle yapmayı neden daha önce akıl edemedik?” demişler. İş bitince sevgi ve saygıyla “kurtarıcı mühendisi” uğurlamışlar.
Her halde mehdinin icraatları da böyle olacak. Bazılarının dinamitleyip havaya uçurdukları maziyle bağlantımızı sağlayan köprüyü yeniden yapacak. İnsanımızın tam harekete geçmeyen potansiyel enerjisini açığa çıkaracak. Herkesi kabiliyetleri doğrultusunda istihdam edecek. Böylece karanlık gecelerden nurlu sabahlara çıkılacak, umumi bir hidayet gerçekleşecek.
İmam Gazali, Mevlana Celaleddin Rûmi, İmam Rabbani gibi zatlar genelde müceddit olarak kabul edilirler. Yani bunlar yaşadıkları dönemde dine gelen hücumları def etmiş, o günün şartlarına en uygun bir üslupla dinin meselelerini anlatmışlardır.
Mehdi onların yolundan gidecek, onlar gibi büyük İslami hizmetlere vesile olacaktır.
Ancak şu da göz ardı edilmemesi gerekir: Mehdi meselesi akideye dâhil değildir. Hele hele “falanı mehdi kabul etmek” gibi bir zorunluluk asla söz konusu olamaz. Hemen her İslami cemaat kendi önderini bir nevi mehdi kabul etmek isteyebilir. Bu, sadece bir kanaattir ve başkalarını bağlamaz.
Mehdi meselesi “mehdi gelsin, bizi kurtarsın” şeklinde bir tembellik vesilesi yapılmamalıdır. Bizi kurtaracak enerji içimizdedir, bunu harekete geçirmek gerekir.
Peygamber Efendimiz en büyük insan ve en büyük peygamber iken, kendisini gören nice insan Onu peygamber olarak kabul etmemiş, sahabe olmaya bedel müşrik olarak kalmıştır. Önemli olan mehdiyle aynı dönemde yaşamak değil, onun saflarında İslama hizmet edebilmektir.
