“Ben Hızır”

Tanıdığım yaşlı zatlardan birinin adı Hızır idi. Yaşıyla, sakalıyla insanda saygı uyandıran bir hali vardı. En büyük zevklerinden biri hastanelere gidip hastaları ziyaret etmek, hal ve hatırlarını sormaktı.

Bu zat bir gün yine hastaneye gider. Bakar ki hastalardan biri can çekişiyor, etrafındakiler de mahzun bir şekilde bakıyorlar. Hemen oraya gider ve hastanın yakınlarına “izniniz olursa hastanıza Yasin Suresi okumak istiyorum” der. Onlar da memnuniyetle kabul ederler. Hızır amca Yasin Suresini tamamlar, bu arada hasta son nefesini verir. Hastanın yakınları vefattan dolayı kederli olmakla beraber, hastalarının Yasin dinleyerek gitmesinden de sevinçlidirler. Tanımadıkları bu zata merakla sorarlar:

Sen kimsin, biz seni tanımıyoruz?”

O da cevap verir: “Ben Hızır.”

Hastanın yakınları dar zamanlarında imdatlarına gelen bu meçhul zatı evliya menkıbelerinde anlatılan Hz. Hızır zannederler, kimi eline yapışır, kimi eteğine…

Hızır amca durumun farkına varır, “durun, ben o zannettiğiniz Hz. Hızır değilim, sadece adım Hızır, o kadar” der, heyecanı yatıştırır.

Halkımız arasında “kul bunalmayınca Hızır imdada gelmez.” derler. Evliya menkıbelerinde Hz. Hızır’la alakalı hayli olaylara yer verilir.

Ankara’nın Çamlıdere ilçesinde görevim esnasında tanıştığım bir zat, başından geçen bir olayı şöyle anlatmıştı:

Ankara merkezde çalışıyordum. Bir gün evime tanımadığım mübarek bir zat geldi. Beraber yedik, içtik. Ardından sohbete başladık. Sohbet esnasında bana şunu söyledi: “Evladım, senin burada bulunman hakkında hayırlı değil, Çamlıdere’ye dön.”

Böyle dedikten sonra kalktı, kendisini uğurladım. Birkaç adım attıktan sonra birden gözden kayboldu.”

Gelen bu zat Hızır mıydı, bilemiyoruz. Ama en azından kendilerine “ricalü’l- gayb” denilen Allah erleri vardır. Bunlar Allahın izniyle bir kısım insanlara yol göstermek için bu tarz gelebilirler, mesajlarını verip gözden kaybolurlar.

Anlatılır ki Abdürrezzak Efendi isimli meşhur bir vaiz varmış. Dinin meselelerini tatlı bir üslupla anlatırmış. Bir gün yine Abdürrezzak Efendi kürsüdedir, sürükleyici bir tarzda anlatmaktadır. Ancak dinleyenlerden birisi başı önde, uyuklar bir haldedir. Yanındaki adam onu şöyle bir dürter “bak Abdürrezzak Efendi ne güzel anlatıyor, gözlerini aç, dinle” der. Adam şöyle gözünü açar, ardından tekrar kapatır. Aynı zat birkaç kere daha dürtüp uyandırmaya çalışınca uyuklayan zat şöyle der:

Bana bak, beni rahatsız etme. Ben Abdürrezzakı değil, Rezzakı dinliyorum. Şayet rahatsız edersen senin Hz. Hızır olduğunu camidekilere ilan ederim.”

Ülkemizde yapılan Risale-i Nur sempozyumlarından birinde, değerli İslam âlimi Ramazan el- Buti, Said Nursi’nin biraderi Abdülmecid Efendiden naklen şöyle anlatmıştı:

Risale-i Nur isimli Kur’an tefsirinin müellifi Said Nursi, küçüklüğünde medrese talebesi iken, başlangıçta o derece temayüz etmiş biri değildi. Bir gün medreseye hırpani giyimli, gariban görünümlü biri gelir. Diğer talebeler bu garip yolcuya pek iltifat etmezler. Said Nursi ise bununla ilgilenir, yemeğini onunla paylaşır. Bu zat medreseden ayrılırken ellerini kaldırır, Said Nursi için uzun uzadıya dualar eder. İşte ne olursa ondan sonra olur. Said Nursi kısa zamanda talebeler arasında temayüz eder, keskin zekâsı ve kuvvetli hafızasıyla hepsinin önüne geçer.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir