1970 li yıllarda köylerimizin çoğunun doğru dürüst yolu yoktu. O dönemdeki hükümetlerden biri KUP, yani “köye ulaşım projesi” başlattı. Bu proje çerçevesinde köy yollarının yapımına önem verildi.
Kemal Bey, insanımızın dünya ve ahirette mutluluğunu esas alan ve buna göre çalışanlardan biri… Arkadaşlarıyla hizmet planları yaparken “gelin, dedi, biz de KNUP projesi, yani ‘köye nuru ulaştırma projesi’ yapalım. Devletimizin açtığı yollardan köylü vatandaşımıza ulaşalım, onlarla bazı bilgileri paylaşalım.”
Teklif çok sıcak karşılandı. Her hafta farklı bir köye gidilmesi kararlaştırıldı. Böylece, köylümüz yol, elektrik gibi imkânlarla maddi medeniyetten yararlandığı gibi, gelen aydın insanlarla da manen aydınlanmış olacaktı.
İlk gittikleri köylerden birinde önce muhtarla tanıştılar, sohbet için geldiklerini söylediler. Muhtar, gelenleri sevmişti. Onları kahvehaneye götürdü. “Arkadaşlarımız bizimle sohbete gelmişler” diye onları köylüye takdim etti. Köylüler televizyonu kapattılar, gelenlere samimi ve candan “hoş geldiniz” dediler.
Gelen grubun büyüğü Kemal Bey ayağa kalktı, sohbetine başladı:
“Karşımda şöyle bir levha görüyorum:
Gönül ne çay ister ne çayhane.
Gönül sohbet ister çay bahane.
Bizler de buraya geldik, çayımızı içtik. Ama asıl sizinle sohbete geldik…”
Kemal Bey o gece çok şeyler anlattı, köylüler can kulağıyla dinlediler. Ama özellikle konuşmasının şu kısmı daha da dikkatlerini çekti:
“Şimdi size bir fabrikadan söz edeceğim. Bu bir şeker fabrikası. Ama öyle sıradan bir fabrika değil. Hareket halinde bir fabrika, gidiyor şeker pancarlarını tarladan kendisi topluyor.
Bir başka özelliği ise eksilen kısımlarını bu hammadde ile yenileyebiliyor. Mesela şeker pancarı şeker haline geldiği gibi, bir vida veya bir tuğla eksilmişse vida ve tuğla haline de geliyor.
Ayrıca bu, ‘fabrika yapan bir fabrika.’ Daima kendisi gibi yeni fabrikalar yapabiliyor.
Ne dersiniz, böyle bir fabrika olur mu?”
Köylüler doğrusu şaşırmışlardı. Böyle bir fabrikanın varlığını hayal bile edemiyorlardı. Kemal Bey devam etti:
“Evet, böyle bir fabrika dünyada var. Bunu görmek için Amerika’ya, Japonya’ya gitmeye de ihtiyaç yok, bizim ülkemizde de var. İzmir’e, İstanbul’a gitmeye lüzum yok, sizin köyünüzde de var.”
Köylüler hayretlerinden ne diyeceklerini şaşırmışlardı. Kendi köylerinde böyle bir fabrika nasıl olabilirdi? Kemal Bey sözlerini şöyle sürdürdü:
“Her bir koyun, keçi, inek gibi hayvanlar birer süt fabrikasıdır, saydığımız üç özelliği de taşıyorlar.
Bunlar gezen birer fabrika… Mer’a ve tarlalarda dolaşıyorlar, hammaddelerini kendileri topluyorlar.
Yedikleri yemyeşil otu bembeyaz süt haline getirdikleri gibi, aynı ot vücutlarında hem et, hem kan, hem kemik, hem yün, yani her şey oluyor.
Ve sizin de bildiğiniz gibi bunların her yıl yavruları doğuyor, kendileri gibi yeni süt fabrikaları yapıyorlar.”
Anlatılanlar köylüleri hayret makamına yükseltmiş, onları yeni ufuklara yöneltmişti. Ömürleri bu hayvanlarla geçmişti, ama o güne kadar bu hayvanlara hiç böyle bakmamışlardı.
O gece köylüler çook, ama çook istifade etmişlerdi. Ne olurdu bilen insanlar bilgilerini kendilerine saklamasa, hep böyle ziyaretlerine gelselerdi…
