Din – Felsefe farkı

Osman Bey, liselerimizden birinde din dersi öğretmenidir. Süreyya Bey de, aynı okulda felsefe öğretmeni…

Bir teneffüs arası, çaylarını yudumlarlarken aralarında derin bir sohbet başlar. Her ikisinin de o saatte dersi olmadığından sohbetin önü açıktır.

Osman Bey, meselelere din merkezli yaklaşırken, Süreyya Bey felsefe merkezli yaklaşmakta, dinin değerlerini inkâr etmektedir. Her ikisi aynı okulda olmakla beraber, âdeta farklı dünyaların insanıdır.

Süreyya Bey, dini değerlendirmeleri reddedince Osman Bey şunları söyler:

Bakın Süreyya Bey! Okulda biz de felsefe gördük. Ayrıca kendi özel merakım sebebiyle okul dışında da felsefî araştırmalar yaptım. Felsefe ufuk açıcıdır, bir takım yönleriyle faydalıdır, ama her şey değildir. Her meseleyi çözemez. Sözgelimi felsefe, yaratılış ve öldükten sonraki hayatla ilgili bir çözüm üretemez.”

Süreyya Bey, kendince kuvvetli bir argüman kullanarak şöyle dedi:

Osman Bey, yaratılış kelimesini siz kullanıyorsunuz. Ben ‘yaratılış’ demem, ‘oluşum’ derim.”

Osman Bey inkâra doğru giden bu ifadeleri duyunca şöyle bir doğruldu, sözlerine şu şekilde devam etti:

Şimdi siz sınıftan çıkıp buraya geldiniz. Tekrar sınıfa girdiğinizde, tertemiz bıraktığınız tahtayı anlamlı cümleler ve güzel resimlerle dolu görseniz ‘biri bunları yapmış’ mı dersiniz, yoksa ‘oluşmuş’ şeklinde mi değerlendirirsiniz?”

Süreyya Bey, temsilin nereye çıktığını anlamıştı. “Bakın Osman Bey, dedi. Ne dediğinizi anlıyorum. Siz bu evreni Tanrının yarattığını söylüyorsunuz. Ben ise bilime inanıyorum. Evet, bilim şu ana kadar varoluşun sırrını çözemedi, ama ileride çözecektir.”

Osman Bey, muhatabının takıntısını fark etti. Konuyu daha hassas bir noktadan devam ettirdi. Eliyle pencereden görülen mezarlığa işaret ederek:

Süreyya Bey, dedi, bilim yaratılışı izahta tatmin edici olamadığı gibi, şu dünyadan sonraki hayatı da bize anlatamaz. Ne dersiniz, ölümden sonra hayat var mı?”

Süreyya Bey şöyle bir yutkundu. Çünkü okuduğu felsefe kitapları bu konuya bir açıklık getiremiyorlardı. Onların ışıkları kabir kapısına kadardı, daha ilerisini aydınlatamıyorlardı. Umursamaz bir tavırla,

Hayat sadece şu dünya hayatıdır, yaşar ve ölürüz. Ölünce her şey bitecek, toprak olup gideceğiz” dedi.

Osman Bey kendinden emin bir şekilde,

Ama dedi, ben bir mümin olarak ölümü yokluk görmüyorum. Her akşam âdeta ölüyor, sabah ise diriliyoruz. Şu dünya sonbaharda kıyameti yaşıyor, ilkbaharda ise yeniden dirilişin sevincini taşıyor. Bize hayatı kim vermiş ise, O bizi tekrar yaratacak, verdiği hayat nimetini elimizden almayacak, bize hiç bitmeyen bir hayat sunacak.”

Osman Beyin ifadeleri Süreyya Beyin düşünce dünyasını alt üst etti. Heyecanla,

Ah Osman Bey, dedi. Keşke dediğin gibi olsa… Keşke hayat sonsuz olsa, hiç bitmese…”

Süreyya Bey hayli yumuşamıştı. Osman Bey, ondaki değişimi hissetti, sözlerini şöyle sürdürdü.

Hilmi Ziya Ülken’i tanırsın, Ankara İlahiyat Fakültesinin önde gelen mümtaz simalarından biridir. Ömrünün son günlerine kadar felsefe alanında yararlı olmaya çalışmış değerli bir bilim adamıdır.

İşte bu zat, vefatına yakın günlerde ziyaretine gelen ve çoğu akademisyen olan dostlarına şunları söyler:

Evlatlarım, dostlarım. Benim ömrüm felsefe ile geçti. ‘Falan filozof ne demiş, bir diğeri ne demiş?’ deyip onların görüşlerini araştırdım durdum. Ama öte yanda ‘Allah ne demiş?’ buna pek eğilemedim, hata ettim. Sakın sizler benim düştüğüm hataya düşmeyin, her şeyden evvel ‘Allah ne demiş?’ sorusuna cevap bulmaya çalışın…”

Aradan bir hafta geçti… Süreyya Bey o günkü sohbetin etkisiyle hayat felsefesini değiştirdi. Felsefe gözlüğünü çıkarıp iman gözlüğünü taktı. Artık evreni basit bir “oluşum” kelimesiyle geçiştirmiyor, ilahi yaratılışı görüyor. Artık ölümden korkmuyor, ölüm sonrası hayata inanıyor…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir