Aşk

Mecnun, Leyla’ya sevgisinden deli di­vane olur, çöllere düşer. Gözleri Leyla’ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaş olur.

Leylanın aşkın­dan çöllere düşen Mecnun, bir köpeğe çok iltifat etmek­tedir.

Etrafındakiler derler: “Mecnun! Bunun alt tarafı bir köpek. Niye bu kadar önem veriyorsun?”

Mecnun der: “Siz bunun nerden geldiğini bilmiyor­sunuz. Leyla’nın diyarından geliyor.”

Neticede, Leyla’yla bir araya geldiğinde, “hayır, der, Leyla sen değilsin, Leyla başka…”

Böylece Leyla’dan Mevla’yı bulur. Kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka inkılap eder.

Hak aşığı olan zat da, her şeyi “Mevla’nın di­yarından” gelmiş olarak görür. Mecnun, her vesileyle Leyla’yı hatırladığı gibi; âşık da “Her şey bana Seni ha­tırlatıyor” der, varlıklardan Allah’ı bulur, Allah’ta fani olur.

Yunus Emre’ye “bana Seni gerek Seni” dedirten de, aynı İlâhi aşktır.

Aşk, şiddetli sevginin adıdır. Tasavvuf dilinde, Allah’a muhabbet anlamında kullanılır. Allah’a mu­habbet, velayet yollarının en keskin kuvvetidir, en mühim bir mayası ve iksiridir.

İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere gönül bağlamaktır. Hakiki aşk ise, Allah’ı sevmektir. “Mecaz hakîkate köprüdür” hükmünce, bazan mecazî aşk, hakîkî aşka vesile olur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir