İSLAMİYETTE DİN-İLİM ÇATIŞMASI

Hristiyanlıkta din-ilim çatışmasını ele alırken şunu gördük ki, ilim adamlarının buldukları gerçekler, gerçek Hristiyanlığa değil, papazların elinde değiştirilen muharref Hristiyanlığa ters düşmekteydi. Bundan dolayı, kilise ile bilim adamları arasında kutuplaşma oldu ve yüzyıllar boyu Engizisyon Mahkemesi hür düşünceye savaş ilan etti. Gerçekleri kaba kuvvetle ve idamla örtmeye çalıştı.

Hâlbuki en son semavi din olan İslamiyet’te dinin temel kitabı olan Kur’an günümüze kadar bir harfi bile değişmeden geldiğinden, gerçek manada bir din-ilim çatışması olmamak lazım gelir. Değil hür düşünceye savaş açmak, yüzlerce ayetinde ilmi teşvik eden, aklı kullanmayı, tefekkürü emreden İslamiyet’i, bu meselede Hristiyanlığa kıyas etmek, fıkıh tabiriyle “kıyas-ı maa’l-fârıktır.”

Şemseddin Günaltay’ın ifadesiyle, “İslam’da Batı’da olduğu gibi bilim ile din arasında bir düşmanlık yoktur.”1

Mehmet Aydın’ın dediği gibi, “her dinin kendine has bir takım özellikleri vardır… Hristiyanlık ile İslam’ın problemleri aynı değildir.”2 “İslam düşünce tarihinde önemli sayılabilecek bir din-bilim çatışması olduğu söylenemez.”3

Aynı konuda, İzzetbegoviç şunları söyler:

Hakiki din, ilimle beraber yürüyebilir. Üstelik ilim, insanların ufuklarını genişletmek veya dinin etrafında tabii olarak örülen hurafeleri bertaraf etmek suretiyle dine destek olabilir. Birbirinden ayrıldığı takdirde, din insanları geri kafalılığa, ilim ise ateizme sürükler…”4

Fazlurrahman ise şu tesbitte bulunur:

İslam’da akıl-vahiy çatışması yoktur. Ancak, akıl ile gelenek arasında bir çatışma olduğu, İslam tarihi için de doğrudur.”5

Akıl ile gelenek arasındaki çatışma, yanlış bir takım telakkilere İslam kisvesi giydirilmek suretiyle, bazılarınca “İslam’da da din-ilim çatışması var” tarzında takdime çalışılır. “Allah, kameri (ayı) semada bir nur kıldı”6 mealindeki âyet, müsbet ilimlerden nasibini almamış bazı dindarlarca “ay Allah’ın nurudur, oraya çıkılması mümkün değildir” şeklinde anlaşılmışsa, bu hatayı âyeti iyi anlamayan insanlara vermek lazım gelirken “İslam, bilime aykırıdır” gibi bir hükümde kullanmak, en hafif ifadeyle insafsızlıktır.

Bilimin ulaştığı neticeleri “değişmez gerçekler” şeklinde görmek de yanlıştır. Dolayısıyla “dini ilimle çatıştıran zihniyet, sadece dindeki peşin hükümlerden bahsetmekte haksızdır. Aynı şey, ilimlerdeki peşin hükümlerden gelebilir.”7

Bir de meselenin şu yönü vardır: Tefsir kitaplarında bir kısım ilmî yanlışlar yer almıştır. Fakat Said Nursi’nin dediği gibi, “tefsirde mezkûr olan her bir emir, tefsirden olmak lazım gelmez.”8 Mesela, büyük müfessir Fahreddin Razi, “Allah arzı size bir döşek kıldı”9 ayetinin zahiri manasından hareketle, dünyayı hareketsiz bir cisim olarak kabul eder.10 O’nun bu yorumu, kendi zamanında hâkim olan Batlamyus nazariyesinin tefsire yansımış bir şeklidir. Yoksa ayette “dünya hareketsizdir” diye bir hüküm yoktur. Aynı Razi’nin hemen iki sayfa sonra dünyanın küreviyetinden (yuvarlaklığından) bahsetmesi ise,11 Müslümanların ilim ve teknolojide Avrupa’ya öncülük etmelerine güzel bir misalidir. 1209’da vefat eden bu büyük müfessir dünyanın yuvarlaklığını ifade ederken, Avrupa aynı noktaya üç asır sonra ulaşabilmiştir.

İslamî bilgileri,

1-Kur’anî bilgiler

2-Kur’andan çıkartılan bilgiler şeklinde ikiye ayırabiliriz. Birincisi İlahî menşelidir, insanın müdahalesi yoktur. İkincisi ise, beşerîdir, istinbat yoluyla elde edilir. Bu tür bilgilerde hatalar bulunması mümkündür.12

“Kur’anî bilgi iman konusudur… Ama Kur’andan çıkartılan her bilgi, bir yönüyle beşere ait olduğu için veya o bilginin beşerîlik yönü bulunduğu için iman konusu olamaz. Çünkü bu bilgi, izafî doğruyu temsil eder, ama mutlak doğruyu kesinlikle ifade etmez.”13

Din-İlim meselesinde, Ali Fuat Başgil, şu mühim noktaya dikkat çeker:

“Bunlar iki nakiz değil, iki mütemmimdir”14

Ali Arslan Aydın ise benzeri bir yaklaşımla şöyle der:

Akıl ile nakil birbirini nakzetmez. Yani ikisi arasında çelişki yoktur. Belki onlar daima birbirini teyit eder ve destekler, Şayet aralarında ihtilaf var gibi görülürse, bunun sebebi, ya aklın selim (sağlıklı) ya da naklin sarih (açık) olmamasıdır.”15

Burada, İslam’da din-ilim çatışması şeklinde gösterilen şeylerin iki mühim sebebine dikkat çekilmiştir. Bunlardan birincisi, vahyin muhatapları olan bazı kimselerin selim bir akla sahip olmayışı, ikincisi ise, vahiyle bildirilen nassın açık olmayışıdır. Nassın açık olmadığı durumlarda te’vil cihetine gidilir. Tevilde ise, katiyet söz konusu olamaz. Aynı nass, başka şekillerde de anlaşılmaya müsaittir. Mesela, huruf-u mukattaadan olan ve kendi adıyla anıldığı sure başında yer alan (kaf) harfinden Kaf Dağının varlığını isbata çalışmak,16 yine huruf-u mukattaadan olan (nun) harfinden yerin sırtında durduğu bir balığı görmeye gayret etmek tekellüflü tevillerdir.17 Bu tür yorumlar, başkasını bağlayıcı ve Kur’an’ın özünü yansıtıcı ifadeler olmaktan uzaktırlar. Özellikle bazı ehl-i tasavvufun bu tür ayetlerden ilme ters istihraçlarda bulunmalarıyla, Kur’an’ı ilme tersmiş gibi göstermek büyük bir insafsızlık olur.

Akıl ve nakil birbiriyle çatışma halinde olursa, şu ölçüyle hareket edilir:

Akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil te’vil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.”18

Burada selim aklın asıl itibar kabul edilmesi, naklin te’vili noktasındadır. Yoksa “aklımıza uymayan nakli (nassı) reddedelim” anlamında değildir. Böyle bir yaklaşım, mü’minler için Kur’an hakkında zaten düşünülemez. Zira, Kur’an’ın bir ayetini bile kabul etmeyen, dini litaratürde “kafir” olarak nitelendirilir. Fakat hadisler noktasında, selim akla ters düşen hadislerin ya mevzu (uydurma) olduğunu kabul ya da şayet mümkünse sahih bir teville tevili söz konusudur.

Mesela “kadın eğe kemiğinden yaratıldı. Düzeltmeye kalkarsanız onu kırarsınız”19 hadisine bakalım. Bu hadis, benzeri bir ifadeyle Tevrat’ta Hz. Havva’nın yaratılışıyla ilgili olarak da geçer.20 Bir kısım düşünürler, Tevrat’ta geçen bu ifadeyi ilme aykırı bulduklarından inkâr cihetine gitmişlerdir. Müslümanlardan da, hadiste geçen ifadeyi hakikat olarak telakki eden, yani, kadının yaratılış maddesini eğe kemiği kabul eden hayli kimse vardır. Hâlbuki hadisin başka varyantlarında “kadın eğe kemiği gibidir.”21 denilmesi, meseleyi halletmektedir. Yani bu bir teşbih olup, Hamdi Yazır’ın da belirttiği gibi, bununla kadının farklı tabiatına dikkat çekilmiştir.22 Hadisteki ifadenin hakikat değil mecaz olduğunu nazara vererek meseleyi halletmek mümkün iken, “mevzudur, diyerek inkârı cihetine gitmek veya bu hadisi nazara vererek “İslamiyet kadını tahkir etmiştir” gibi bir iftirada bulunmak, hiç de akl-ı selime yakışan bir durum değildir.

Bir de miraç, ahiret gibi aklımızı aşan meseleler olabilir. Bu tür meselelerde aklı hakem yapıp, onun ulaşamadığı şeylere “akıl dışı” deyip inkâr cihetine gidilmemesi gerekir. Zira bir kısım gerçekler “akıl üstü” olabilir, fakat “akıl dışı” olamaz. Bu konuda Hamdi Yazır şöyle der:

İslam’da ahiret gibi bazı gerçekler tarihi vak’alar gibidir. Aklen bulunamaz, nakle ve vahye ihtiyaç görülür. Bu manada bunlara ‘akıl üstü’ demek mümkün ise de, bunlar aklen imkânsız ve birbirini nakzedici değildirler.”23

Din-İlim Çatışması” konusunu, şu cümlelerle noktalamak istiyoruz:

Din adamlarıyla ilim adamlarının çatışması zaman zaman görülen bir olay olmakla beraber, gerçek manada semavi bir dinin, doğru bir ilimle çatışması düşünülemez. Özellikle, son semavi din olan İslam’ın mukaddes kitabı Kur’an, gönderildiği şekliyle devam ettiğinden, Kur’an’ın gerçeklerinin bilimin gerçeklerine ters düşmesi söz konusu olamaz. Zira Kur’an ve kâinat ikizdirler. Biri Allah’ın kelam sıfatının, diğeri de irade sıfatının tecellileridirler. İlimler, kâinatın sırlarını ortaya koymaya çalışırlar. Bu ilimler, kâinatı yaratan Zatın kelamına nasıl aykırı olabilir? Şayet aykırı bazı şeyler görülüyorsa, ya Kur’an’ı iyi anlamamışızdır, ya da ilim adına ortaya koyduğumuz sonuçların yeniden gözden geçirilmesi gerekir.

1M. Şemseddin Günaltay, Felsefe-i Ûlâ, İnsan Yay. 1994, s. 8; Ayrıca bkz. S. Nakib Attas, Modern Çağ ve İslami Düşünüşün Problemleri, Ter. M. Erol Kılıç, İnsan Yay. İst. 1989, s. 21

2Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 213- 215

3Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s 225-226

4İzzetbegoviç, s. 372

5Fazlurrahman, İslam, Ter. Mehmet Aydın ve Mehmet Dağ, Selçuk Yay. Ankara 3. Bsk., s. 298

6Nuh, 16

7Sezen, s. 19

8Nursi, Asar-ı Bediiyye, s. 226

9Bakara, 22

10Râzî, II, 102

11Râzî, II, 104

12Celal Kırca, Kur’ana Yönelişler, Fecr Yay. Ankara, s. 6-7 ve 11-12

13Kırca, s 30

14Başgil, s. 40

15A. A. Aydın, s. 123

16Bkz. Kurtubî, XVII, 3; İbn Kesir, VII, 372

17Bkz. Kurtubî, XVIII, 146-147; İbn Kesir, VIII, 210

18Nursi, Asar-ı Bediiyye, s. 215. Benzeri bir ifade için bkz. Günaltay, s. 9

19Buhari, Nikâh, 80, Rada, 62, Enbiya, 1; İbn Hanbel, V, 8

20Tevrat, , Tekvin, 2/22-23. Burada şöyle denilmektedir: “Rab Allah, adamın (Âdemin) üzerine derin uyku getirdi ve o uyudu. Ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı ve yerini etle kapadı. Rab Allah, adamdan aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı.”

21Buhari, Nikâh, 79; Müslim, Rada, 65; Tirmizi, Talak, 12; Darimi, Nikâh, 45

22Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, II, 1272-1273

23Yazır, Paul Janet’ten tercüme ettiği Metalib Mezahib isimli eserin s. 37. dipnotta.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir