18. yüzyıl Hristiyan dünyasındaki hâkim olan felsefi görüşe aydınlanma felsefesi adı verilir. Burada, aydınlanmak isteyen insan, aydınlatılacak olan ise, insan hayatının anlam ve düzenidir.1
Skolastik felsefe bataklığından kurtulmaya çalışan düşünürlerin bu fikirlerini, Hristiyanlık açısından haklı ve makul görebiliriz. Zira,
-Dogmalarının karakteri.
-Ruhban sınıfının yanlış tutumu.
-Engizisyon mahkemelerinin insafsız kararları sebebiyle2 Hristiyan toplumlardaki ilim adamlarında dine karşı bir küskünlük, hatta zaman zaman düşmanlık ortaya çıkar. “Akıl mı, yoksa din mi?” alternatifleri karşısında, bu düşünürler aklı tercih ederler. Önce Rönesans ile fikirlerde bir aydınlanma başlar. Rönesans, skolastikten aydınlanmaya bir geçiş dönemi görünümündedir.
Aydınlanma, “insanın düşünce ve değerlendirmede, din ve geleneklere bağlı kalmaktan kurtulup, kendi aklı, kendi görgüleri ile hayatını aydınlatmaya girişmesidir.”3
Kant, aydınlanmayı “insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmayış durumundan kurtulup, aklını kendisinin kullanmaya başlaması” şeklinde tarif eder.4
Aydınlanma felsefesinin ana özelliği, “laik bir dünya görüşünün esas alınmasıdır.”5
Hristiyanlık dünyası, bilim çevrelerinden gelen şiddetli tenkitler karşısında, Felsefelerini gözden geçirme lüzumu hissederler. Bu tür çatışmadan kurtulmak için çareler üretmeye başlarlar. Mesela, 1750’de şöyle bir çıkış yolu bulurlar:
Gerçekler iki kısımdır:
1- İman ve kalbin bildirdiği gerçekler.
2- Aklın ve bilimin bildirdiği gerçekler.
Bu tasnife göre, artık bir bilgin hem dindar, hem bilgin olabilirdi. “Din mi, yoksa bilim mi?” alternatiflerinden birini seçmek zorunda kalmayacaktı. Deniliyordu ki, “bir bilgin laboratuarına girerken paltosunu çıkarır gibi dini inançlarını kapının dışında bırakır ve öyle girer. Çıkarken yine onları alır ve giyer.”6
Bu konuda Yümni Sezen şu kayda değer yorumu yapar:
“Çatışmanın çözümünde işi iman sınırına getirip dayandırma, alışılagelen bir kolaylıktır. ‘Biri bilgiye, biri imana aittir’ deyince kavga azalıyor. Fakat bu görünüştedir. İman ile bilgi arasındaki bağ da çoğu zaman yanlış değerlendirilmektedir. İman tamamen bilgi dışı sahaya ait değildir, bilgiyi de içine alacak şekilde bir kuşatıcılığı vardır.”7
Aydınlanmanın kurucusu kabul edilen John Locke (ö. 1704) “An Essay Concerning Human Understanding: İnsan Düşüncesi Üzerine Bir Deneme” isimli eserinde bilgi problemini ele alır. Locke’e göre, “duyulara bağlı aklı ile insan, vahyin bildirdiklerine kendi başına ulaşamaz. Vahiy, aklın üstündedir, ama akla uygundur.”8
Alman Wolff (ö. 1754), benzeri bir yaklaşımla şöyle der: “İnsanın aklı ile hiçbir zaman ulaşılamayacak olan vahiy doğruları vardır. Bunlar akıl üstüdürler, ama akla aykırı değillerdir.”9
Leibniz (ö. 1716) imanla aklın birbirine zıt düşmeyeceğini isbata çalışan bir eser yazardır. Meseleye şöyle yaklaşmaktadır:
Aklı aşan şeylerle akla zıt şeyler farklıdır… Akla zıt olan bir şey, mutlak manada kesin ve zorunlu hakikatlere zıttır. Aklı aşan bir şey ise, sadece her vakit tecrübe yolu ile tanıyıp anladığımız şeylere zıttır. Zihnimiz bir hakikati kavrayamıyorsa, bu hakikat aklımızı aşıyor demektir. Leibniz’e göre, teslis, mucize gibi şeyler bu türdendir.10 “Sırlar insan aklını aşabilirler, fakat ona zıt olamazlar.”11
1Gökberk, s. 325
2Taylan, s. 356
3Gökberk, s. 325; Türker, s. 123
4Gökberk, .s 325-326
5Gökberk, s. 328
6Adıvar, s. 253
7Yümni Sezen, Sosyoloji Açısından Din, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1988, s. 17
8Gökberk, s. 362
9Gökberk, s. 362
10Leibniz, s. 35-36
11Leibniz, s. 81
