Vahyi anlamanın yolu,
ilhamı anlamaktan geçer.
Vahiy ve ilham, insan kalbinin en büyük mazhariyetlerindendir. Bunlardan vahiy (ıstılahî anlamıyla), peygamberlere mahsus bir haldir. Cenab- Hakk’ın ya doğrudan veya Cebrail isimli melek vasıtasıyla mesajını peygamberine iletmesidir. İlk insan olan Hz. Âdem, aynı zamanda ilk peygamberdir. Son peygamber olan Hz. Muhammed’e (asm) gelinceye kadar, binlerce peygamber vahye muhatap olmuşlardır.
Bediüzzaman, vahiy ve ilham hakikatleriyle ilgili şöyle der:
“Gayet kuvvetli bir tezahüratla vahiylerin hakikati, âlem-i gaybın her tarafında, her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlûkatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir şehadet-i vücut ve tevhid, Allamu’l-Guyubdan vahiy ve ilham hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini yalnız masnu’larının şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine layık bir kelâm-ı ezeli ile konuşuyor.“1
Kur’an-ı Kerîm, ilâhî vahyin bir eseri olarak, bütün insanlığa gönderilen en son cihanşümul mesajdır. İlham ise, bir takım mana ve fikirlerin gizlice ilka edilmesidir. Bediüzzaman, vahiy ve ilham arasında şu iki temel farka dikkat çeker:
1-İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melaike vasıtasıyla ve ilhamın ekseri vasıtasızdır.2
Vahiy, bir padişahın başbakan veya valiyle görüşmesi ve emirlerini bildirmesi; ilham ise, aynı padişahın has bir hizmetçisi veya avamdan bir raiyetiyle özel telefonuyla görüşmesi gibidir.
2- Vahiy gölgesizdir, sâfîdir, havassa hastır. İlham ise, gölgelidir, renkler karışır, umumidir. Melaike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi çeşit çeşit ve hem pek çok envalarıyla, denizlerin damlaları kadar, Rabbanî kelimelerin artırılmasına medar bir zemin teşkil ediyor. “Şayet denizler Rabbimin kelimeleri için mürekkeb olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi”3 ayetinin bir vechini tefsîr ediyor.4
Yani, vahiyle bildirilen hakikatler nettir, berraktır. İlham ile gelenler ise; gölgelidir, karışıktır. Vahiy, sadece peygamberlere hastır. İlham ise, meleklere, insanlara, hatta hayvanlara şümullüdür. Mesela, “yeni dünyaya gelmiş bir arı yavrusu, yaşı bir gün iken, havada bir günlük mesafeye gider. Havada izini kaybetmeyerek, sevk-i kaderî ile ve sâika ilhamıyla döner, yuvasına girer.”5
Bütün hayvanların insanı hayrette bırakan faaliyetlerine, bir çeşit ilham olarak bakabiliriz. Yumurtadan çıkar çıkmaz suya koşan ve yüzmeye başlayan ördek yavrusu, yuvasını çorap gibi ören bülbül, modern bir şehir meydana getiren karınca, elbette ilâhî ilhama mazhariyetle böyle harika şeyleri gerçekleştirmektedir. “İçgüdü” gibi cılız bir kelimeyle bu olayları izah edebilmek mümkün değildir. “İçgüdü”, her şeyi tabiatın bir eseri gören maddeci felsefe zihniyetinin aldatıcı bir kelimesidir.
İnsanlarda da ilhamın eseri görülür. Sıradan insanlardan, kâmil mürşitlere varıncaya kadar ilhamın değişik mertebeleri söz konusudur.
İlhamın en ilgi çeken ve başkalarını da ilgilendiren kısmı, gelecekten haber taşıyan ilhamlardır. Böyle bir ilhama mazhariyetin sırrını, şu ifadelerde görebiliriz:
“Ruh, zamanla mukayyet değil. Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten mâzi ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hâzır hükmündedir.”6
Böyle bir mazhariyet, insanın hislerinin ruh derecesine çıkması ile mümkündür.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Ehl-i dünyanın telsiz telgraf ve telefonları şarktan garba gittiği gibi, ehl-i hakikatin da maziden müstakbele manevî telefonları işleyebilir ve manevî teleskopları görebilir.”7
Fakat şunu da bilmek lazımdır ki, geleceğe yönelik ihbaratta bulunan ehl-i keşif zâtlar, genelde şifreli ve perdeli olarak haber vermişlerdir. Bu perde ve şifre, o gaybî habere bir ambalaj gibidir. Ambalajı açamayanların, oradaki haberi anlayabilmeleri mümkün değildir.
1 Nursî, Şualar, s. 123
2 Nursî, Şualar, s. 124-125
3 Kehf, 109
4 Nursî, Şualar, s. 124-125
5 Nursî, Mektubat, s. 348
6 Nursî, Mektubat, s. 51
7 Nursî, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s. 151
