Risale-i Nur’da Gelecekten Haberler

Gaybı ancak Allah bilir”, genel bir kuraldır.
Ama, genel kuralların istisnaları da vardır.

Bediüzzaman’ın, gaybın geleceğe yönelik kısmıyla ilgili dikkat çekici ifadeleri vardır. Bunlardan bir kısmının geleceğe yönelik haber olduğu açıkça bellidir. Birazdan örnekleri gelecektir. Bir kısmı ise, ilk bakışta gaybî haber niteliği taşımaz. Fakat zamanın akış seyri içinde, ondaki gaybî mana ortaya çıkar. Mesela, Bediüzzaman güneş sisteminden bahsederken “küremizle beraber on iki seyyare”1 (gezegen) ifadesini kullanır. O yıllarda yedi gezegen bilinmektedir. Daha sonra bu sayı dokuza çıkmıştır. Gün gelip bunların on iki olarak ifade edilmesine bir engel yoktur.

Bediüzzaman, Urfa ilimizden bahsederken, “Urfa taşıyla toprağıyla mübarektir” der.2 Bu ifadede ilk bakışta gaybî bir haber yoktur. Fakat GAP projesi neticesinde bu ilimizin toprakları muazzam bir berekete kavuşmuştur.

Bediüzzaman’ın 1939 da meydana gelen Erzincan depremiyle alakalı olarak değerlendirmeler yaparken, “Ramazan-ı Şerîfin teravih vaktinde…”3 ifadesi, 1992 depreminde anlaşılmıştır. Çünkü 1939 daki deprem Ramazan’da ve teravih vaktinde değildir. 1992 depremi ise, Ramazan’ın teravih vaktine tevafuk etmiştir.

Sözler isimli eserinde, Bediüzzaman’ın bir temsil içinde yer alan şu ifadeleri, aya çıkılacağından ve ayın durumundan haber vermektedir:

“Şimdi sen dahi ey katre içine giren hakîm feylesof! Senin katre-i fikrin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle ta Kamer’e (aya) kadar terakki ettin. Kamere girdin. Bak, kamer kendi zatında kesafetli, zulümatlıdır. Ne ziyası var, ne hayatı. Senin sa’yin beyhude, ilmin faidesiz gitti…”4

Bir de, Bediüzzaman’ın eserlerinde yer almayıp da, şifahen söylediği şeylerin zamanla çıkması olayı vardır. Mesela, 1943 Eylül’ünde Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, makam odasında Bediüzzaman’ın sarığına ilişmek ister. Bediüzzaman “başından bul Nevzat” diye beddua eder. 9 Temmuz 1946 da, Vali Tandoğan başına kurşun sıkarak intihar eder.5

Bu türden olaylar çoktur. Biz bu çalışmada, kitâbî olanları tesbitle iktifa edeceğiz. Şimdi konunun örneklerine geçebiliriz:

1- Rusyanın Çöküşü

Bediüzzaman, II. Meşrutiyetin ilanından sonra, 1910 da İstanbul’dan Van’a giderken Tiflis’e uğrar. Şeyh San’an tepesinde dikkatlice etrafı temaşa ederken bir Rus polisi yanına gelir. Aralarında şu muhavere cereyan eder:

“-Niye böyle dikkat ediyorsun?

-Medresemin planını yapıyorum.

-Nerelisin?

-Bitlisliyim.

-Bu Tiflis’tir.

-Bitlis – Tiflis birbirinin kardeşidir.

-Ne demek?

-Asya’da, âlem-i İslâm’da üç nur birbiri arkası sıra inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkişaa başlayacaktır. Şu perde-i müstebidane yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi yapacağım.

-Heyhat, şaşarım senin ümidine!

-Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.

-İslâm parça parça olmuş!

-Tahsile gitmişler! İşte Hindistan, İslâm’ın müstait bir veledidir; İngiliz mekteb-i idadisinde çalışıyor. Mısır, İslâm’ın zeki bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâm’ın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talîm alıyor. İla ahir…

Yahu, şu asilzâde evlat şehâdetnamelerini aldıktan sonra, her biri bir kıt’a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyetin bayrağını afâk-ı kemâlâtta temevvüc ettirmekle, kader-i ezelinin nazarında, feleğin inadına, nev’i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını i’lan edecektir.”6

Bediüzzaman’ın ifadelerinde yer alan “üç nur ve üç zulmet” yoruma açık ifadelerdir. Fakat netice şudur ki: İslâm âleminde art arda müsbet gelişmeler olacak, Rusya’da da kötüye gidiş yaşanacaktır. Bunun neticesinde, Bediüzzaman medresesini Tiflis’de açacaktır.

Bu gaybî haber gerçekleşmiştir. Bugün Tiflis’de Risale-i Nur medresesi açılmıştır ve hizmet etmektedir. “Bitlis ve Tiflis birbirinin kardeşidir” ifadesi, 1980 li yıllarda bu iki şehrin “kardeş şehir” ilan edilmesi şeklinde tecelli etmiştir. Bediüzzaman, talebesi Mustafa Sungur’a, “Sen orada medresemin açıldığını göreceksin” demesi de, bu konuda dikkat çekici bir husustur. Dediği şekilde bu durum fiilen yaşanmıştır.

Ayrıca, Bediüzzaman’ın haber verdiği İslâm ülkelerinin istiklallerine kavuşması da aynen zuhur etmiştir. Rusya’daki müstebit perde yırtılmış, çekilmiş, buradaki Müslüman halk, müstakil devletlerini kurmuşlardır. Kafkas ve Türkistan’ın “Rus Harb Okulunda talim görmeleri”, buralarda hürriyet ilanını takiben çıkan çatışmalara işaret olabilir. İngiliz Siyasal Mektebinde okuyan Mısır ise, siyasi yoldan bağımsızlığına kavuşmuştur.

Bütün İslam devletlerinin İslam bayrağını cihanın her tarafında dalgalandırmasını da, inşallah önümüzdeki yıllarda göreceğiz.

2- Rusya’daki İslamî Gelişmeler

Daha 1910 larda Rusya’nın çökeceğini söyleyen Bediüzzaman, 1950 li yıllardaki bir mektubunda ise, Rusya hakkında şunları söyler:

“İki dehşetli harb-i umuminin (dünya savaşının) neticesinde beşerde hâsıl olan, bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle, kat’iyyen dinsiz bir millet yaşayamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinat eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’an ile bir musalaha veya tâbi olabilir. O vakit, dört yüz milyon ehl-i Kur’an’a kılıç çekemez.”7

Hiçbir dine hayat hakkı vermeyen komünist sistemin çöküşünden sonra, Rusya yeniden bir din arayışına girmiştir. Bugün Rusya’da hem Hristiyanlar, hem de Müslümanlar yoğun bir hizmet yarışı içindedirler. Gayr-ı resmî veya resmi kanallardan oralarda İslâm’a hizmet eden hayli gönüllü kuruluşlar ve şahıslar bulunmaktadır. Bütün bunların çalışmaları neticesinde, İslâmiyet Ruslar içinde hızla yayılmaktadır.

3- İnkılablar ve Kur’an’ın Galebesi

Bediüzzaman, I. Dünya savaşı öncesi talebelerine, ısrarla ve tekrarla şunu söyler:

“Hem maddî, hem manevî büyük bir zelzele-i içtimaî ve beşerî olacak (sosyal ve beşeri büyük bir sarsıntı olacak). Benim dünya terki ile inzivamı ve mücerret kalmamı gıbta edecekler.”8

Kendisinin şu ifadeleri de, üstteki manayı te’yid etmektedir:

“Eski harb-i umumîden evvel ve evailinde ( I. Dünya Savaşı öncelerinde) bir vakıa-ı sadıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden, o dağ müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: Ana korkma! Cenab-ı Hakk’ın emridir. O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.

Birden o halette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirane diyor: ‘İ’caz-ı Kur’an’ı beyan et!’ Uyandım, anladım ki, bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra, Kur’an’ın etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; icazı, onun çelik bir zırhı olacak…”9

Zaman, üstteki ifadelerin doğruluğunu göstermiştir. I. Dünya savaşı maddî bir deprem olarak Osmanlı Devletini çökertmiş, ardından Kur’an’a saldırılmıştır. Hilafet, medreseler, tekyeler gibi Kur’an etrafındaki surlar ortadan kaldırılmış, fakat neticede Kur’an’a bir zarar verememişlerdir.

1950 lerden sonra bu millet, “yeniden bir diriliş” hamlesi gerçekleştirmiştir. Din dersinin okutulmadığı, Kur’an okutmanın yasaklandığı bir dönemden; din dersinin anayasaya girdiği, 2020 itibarıyla bir milyon üç yüz bini bulan İmam-Hatib ve yüz binleri aşan İlahiyat Fakültesi öğrencileri günlerine gelinmiştir. Üniversitelerde dine yeniden dönüşün yaşanması da, Kur’an’ın galebesine güzel bir örnektir.

4- İstikbal İslamındır

1910 lu yıllar, İslâm âlemi’nin en zor ve en sıkıntılı yıllarıdır. Hemen hemen bütün İslâm devletleri ecnebi sömürgesi altındadır. İslâm âlemi’nin lideri ve hilafetin merkezi olan Osmanlı Devleti, 1. Dünya savaşı depremiyle çökmüştür. “Âlem-i İslam’a indirilen darbelerin, en evvel kalbime indiğini hissediyorum”10 diyen Bediüzzaman, dehrin olaylarından şiddetle muzdarip iken, mana âleminden bir teselli alır. Şöyle ki:

“Bir Cum’a gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi, dedi: Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor. Gittim, gördüm ki; münevver, emsalini dünyada görmediğim selef-i salihinden ve asarın mebuslarından her asrın mebusları içinde bulunur bir meclisi gördüm.”11

Bu meclis, Osmanlı’nın mağlubiyetini ve İslâm’ın mukadderatını ele alır. Karşılıklı soru cevaplardan sonra, meclisten çıkan karar şudur: “Evet, ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada, İslam’ın sadası olacaktır.”12

Herkesin ümitsizlik içinde olduğu o dehşetli günlerde, Bediüzzaman geleceğe hep ümitle bakmıştır. 1910 da, Doğu’da aşiretler içinde gezerken, O’nun bu tarz konuşmalarına mühim bir zât itiraz eder ve der:

“İfrat ediyorsun, hayali hakikat gösteriyorsun. Bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun. Zaman ahir zamandır, gittikçe fenalaşacak!”

Bediüzzaman şu cevabı verir:

“Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedenni dünyası olsun? Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.

Ey 300 seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nur’un sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafiyy-i gaybî ile bizi temaşa eden Saîdler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tahirler, Yusuflar, Ahmetler ve saireler..! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız ‘Sadakte!’ deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muasırlarım (çağdaşlarım) varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım acele ettim, kışta geldim. Sizler cennet-asa (cennet gibi) bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.

(…) Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada maziye bakan ve tasavvuratları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar şu kitabın hakikatini hayal tevehhüm etsinler. Zira ben biliyorum ki, şu kitabın mesaili (meseleleri), hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.”13

Bediüzzaman’ın bu heyecan dolu ifadeleri, kuru bir temenniden ibaret değildir. Onun bu ifadelerinde hicri 1300 den sonraki yılların parlak bir dönem olacağına işaret edilmiştir. Hicri 1400 e tekabül eden 1980 li yıllar, ülkemizde ve İslâm âleminde, hatta insanlık âleminde İslâmî hizmetlerin hızla yayıldığı bir dönemin başlangıcı gibidir.

Fakat bedbin, ümitsiz insanların böyle bir İslâmî gelişmede katkıları olmayacaktır. Ümitsizlik telkiniyle, hiç olmazsa başkalarına engel olmamaları için, Bediüzzaman onlara şöyle seslenir.

“İşte, ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız! Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Ta ki, hakikat-ı İslâmîyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-saz edecek olan nesl-i cedîd gelsin.”14

Yani ey ayakta gezen cenazeler. Gelen neslin önünde durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Ta ki, İslâm gerçeğini hakkıyla kâinat üzerinde dalgalandıracak olan “yeni nesil” gelsin.

1911 de, Şam’da Emeviye Camii’nde verdiği hutbede, İslâm âleminin temel meselelerine temas eden Bediüzzaman, orada da gelecekle ilgili görüşünü kesin ve net bir şekilde şöyle belirtir:

“İstikbal yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur’an’iye ve imaniye olacak.”15

Yani, istikbale Kur’an ve iman hakikatleri hükmedecek. Öyle ki Müslüman olmayan ülkeler bile, Kur’an’ın hakikatlerine yönelme lüzumu hissedecekler. Mesela, fuhuş bütün milletlerin başının belasıdır. Bundan kurtuluş, meşru nikâhla mümkündür. Keza, faiz bütün devletlerin problemidir. Günümüzde Amerika’da “sıfır faizli sisteme nasıl ulaşılır” araştırmaları yapılmaktadır. Bunun anlamı, Kur’an’ın bir hakikatine yöneliş demektir.

“Akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette burhan-ı akliye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an hükmedecek.”16

Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hamiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup, bir Avrupa devleti doğurdu.”17

1970 li yılların başında Almanya’da Alman asıllı üç beş Müslüman varken, günümüzde bunların sayısının yüzbinleri aşması; Avrupa’nın pek çok yerinde kiliselerin camiye çevrilmesi gibi olaylar, Bediüzzaman’ın üstteki ifadelerini doğrulamaktadır.

Kur’an-ı Kerimin şu ayeti, bu tarz gaybî müjdelerin esasını teşkin eder:

“Onlar, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Allah ise, nurunu tamamlayacaktır. Kâfirler hoşlanmasalar da…”18

5- Batı Medeniyetinin Çöküşü

Rusya’nın çöküşünü haber veren Bediüzzaman, Batı medeniyetinin de çökeceğini belirtir. Batı medeniyetini tahlil ederken, esaslarının çürüklüğüne dikkat çeker. Şöyle ki:

Bu medeniyetin,

– Dayanak noktası kuvvet,

– Hedefi menfaat,

– Düsturu, mücadele,

– Kitleler arasındaki bağ, başkasını yutmakla beslenen ırkçılık,

– Hizmeti, heva ve hevesi teşci ve arzularını ve metalibini teshildir. 19

Bu gibi çürük temellere dayanan bir medeniyette, ister istemez medeniyetin kötü yönleri, iyi yönlerine galip gelecektir. Mesela şu iki durum Batı medeniyetinin en zayıf noktalarıdır:

1- Din ve fazîleti düstur-u medeniyet etmemezlikten neş’et eden müsaade-i sefahet ve muvafakat-ı şehvet-i nefs (Din ve fazileti medeniyet düsturu yapmamaktan kaynaklanan, her türlü oyun ve eğlenceye müsaade ve nefsin şehvânî arzularına muvafakat).

2- Hubbuş’-şehevat ve diyanetsizliğin neticesi olan merhametsizlikten neş’et eden maişetteki müthiş müsavatsızlık.20 (Şehvete düşkünlük ve diyanetsizliğin neticesi olan merhametsizlik sebebiyle, gelir dağılımındaki müthiş dengesizlik).

Bugünkü görünümüyle Batı medeniyeti, nefse hizmet eden bir medeniyettir. Her türlü gayr-i meşru eğlenceler, âdeta bir örf haline gelmiştir. Aile bağlarının zayıfladığı, içki ve uyuşturucunun her kesimde kullanıldığı bir medeniyetin uzun ömürlü olması mümkün değildir. Bediüzzaman’ın tesbitiyle, Batı medeniyeti “kurtlaşmış bir ağaç”21 hükmündedir.

Batan Batı medeniyetinin yerini, İslâm medeniyeti alacaktır.22 “Nasıl olur? Batı medeniyeti nasıl batar? Pek iç açıcı görünüme sahip olmayan İslâm ülkeleri, yeni ve parlak bir medeniyeti nasıl gerçekleştirirler..?” şeklinde zihinlerde meydana gelebilecek sorulara, şu ifadeler bir cevap niteliğindedir:

“Bakınız, zaman hatt- müstakim üzerine hareket etmiyor ki mebde ve müntehası birbirinden uzaklaşsın. Belki, küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. Bazen terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazen tedenni içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi; nev’i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşallah.” 23

Yani, zaman düz bir hat üzerine hareket etmiyor ki, başlangıçla son nokta birbirinden uzaklaşsın. Belki dünyanın hareketi gibi, bir daire içinde dönüyor. Bazen ilerleme içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazen gerileme içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, insanlığın dahi bir sabahı, bir baharı olacaktır.

Bediüzzaman’ın zamanın dairevî hareketiyle ilgili tesbiti, Müslümanların Uhud’da mağlup olmaları münasebetiyle inen “O günleri (galibiyet mağlubiyet günlerini) insanlar arasında evirir, çeviririz”24 ayetinin bir tefsiridir. Milletlerin de hayatında gece ve gündüz, kış ve yaz vardır. Batı’nın karanlıklar içinde kaldığı ortaçağda, İslâm âlemi medeniyetin zirvelerindeydi. Mesela, Osmanlı en kuvvetli bir devletti. Endülüs Emevi Devleti, Avrupa’nın ilim merkeziydi. Fakat üç asırdır, maddî planda onlar ilerledi, Müslümanlar geri kaldı. Şimdi ise İslâm âlemi yeni bir diriliş heyecanı yaşıyor. Bir yandan Rusya’dan bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleri, bir yandan ülkemizde yetişen genç ve dinamik imanlı kadrolar, ülkemizi İslâm âlemine lider ülke yapabilecek bir görünüm arzetmektedir.

“Mekke’de olsam da buraya gelmek lazımdı”25 diyen Bediüzzaman, Türkiye’yi en mühim bir cephe olarak görür. Buranın kurtulması, İslâm âleminin kurtulması demektir. Kendisi, bu ümidini şöyle dile getirir:

“Rahmet-i İlâhiye’den ümit kesilmez. Çünkü Cenab-ı Hak, bin seneden beri Kur’an’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat (geçici) arızalarla inşallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idâme ettirir.”26

6- II. Dünya Savaşı

20. yüzyıl iki büyük dünya savaşına sahne olur. Bunlardan birincisi, Osmanlının çökmesini netice verir. İkincisi ise, Osmanlıya darbe vuranların başlarına inen bir musibet görünümündedir.

Bediüzzaman, I. Dünya savaşı sonrası yazdığı, yarı manzum Lemaat isimli eserinde, iki yerde, II. Dünya savaşına işaret eder. Şöyle ki:

1- “Beşer, hayatını isterse, enva-yı ribayı öldürmeli” (insanlık, hayatını isterse, her türlü faizi öldürmeli) başlıklı yazısının devamında der:

“Beşer bunu isterse, sarılmalı zekâta, ribayı tardetmeli.

Kur’an’ın adaleti bâb-ı âlemde durup, ribaya der: Yasaktır. Hakkın yoktur dönmeli.

Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille. Müthişini yemeden, bu emri dinlemeli.”27

Yani Kur’an âlem kapısında durup, faize “yasaktır, girmeye hakkın yoktur” der. Fakat bu emir dinlenmeyince, insanlık I. Dünya savaşıyla bir tokat yer. Daha müthişini yemeden bu emri dinlemeli.

II. Dünya savaşından sonra Bediüzzaman, üstteki yazısına şu dipnotu düşer:

“Kuvvetli bir işaret-i gaybiyedir. Evet, beşer dinlemedi, bu II. Harb-i Umumî ile dehşetli silleyi de yedi.”28

2- “Kurun-u ûlâdaki mecmu-u vahşet ve cinayet, hem gadr ve hem hıyanet. Şu medeniyet-i habise, tek bir defada kustu. Midesi daha bulanır.”29

Yani, ilk çağlardaki bütün vahşet ve cinayeti, zulüm ve hıyaneti, şu habis medeniyet tek bir defada kustu. Midesi daha bulanır.

Bediüzzaman, bu ifadelerine de şu dipnotu düşer:

“Demek daha dehşetli kusacak, Evet, iki Harb-i Umumî ile öyle kustu ki hava, deniz, kara yüzlerini bulandırdı, kanla lekeledi.”30

Bediüzzaman, Fil Suresi’nde zikredilen kuşların, Ka’beyi tahribe gelen orduyu siccilden taşlarla bombalaması olayına dikkat çekerek şöyle der:

(Termîhim bihıcaretin) cümle-i kudsiyesi 1359 edip, dünyayı dine tercih eden ve nev-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semavî bombalar ve taşlar yağdırmasına tevafukla işaret ediyor.31

Evet, II. Dünya Savaşı, Osmanlı’yı çökertenlerin başlarına inen semavî bir bela gibi tecelli etmiştir. Önce Almanya ve İtalya birleşip İngiltere ve Fransa’ya büyük kayıplar verdirmiş, şehirlerini ve medeniyetlerini bombardıman etmişlerdir. Sonra ise, savaş aleyhlerine dönmüş, kendileri de perişan olmuşlardır. Böylece zalimler, zalimlerin cezasını vermekte aracı olmuşlardır.

Bediüzzaman, üstte zikredilen değerlendirmesinden sonra, geleceğe yönelik şu ifadeleri kullanır:

“Evet, bu tokattan pür-şer beşer şirkten şükre girmezse ve Kur’an’a tarziye vermezse, melâike elleriyle de ahcâr-ı semâviye (göktaşları) başlarına yağacağını, bu sure bir mana-yı işarî (işârî bir mana) ile tehdit ediyor.”32

1940 yılında gazetelerde çıkan bir haber, üstteki ifadeleri doğrular tarzdadır. Şöyle ki:

“Bu baharda, Rusya’nın Viladivostok ormanlarına, zemin yüzünde hiç emsali görünmeyen büyüklükte semadan taşlar düşmüş. Ve en büyüğü 25 metre uzunluğunda ve 10 metre boyundadır. Düştüğünde, etrafındaki ağaçları devirmiş ve otuz kadar büyük çukurlar husule getirmiş.”

“İşte bu fıkra, doğrudan doğruya bu taşlara işaret olmasına iki emare var:

1- Şimdiye kadar gelen semavî taşlar, bir-iki karış oldukları halde, böyle 25 metre uzunluğunda ve 10 metre genişliğinde dağ gibi taşlar, elbette semavâtın dinsizliğe karşı bir alâmet-i hiddetidir.

2- Bütün zemin yüzünü ve nev-i beşeri tehdit eden dehşetli bir dinsizliğin merkezlerine gelmesidir.”33

7- Anarşi

Anarşi, 1969 üniversite öğrenci hareketleri sonunda Türkiye’nin kullanmaya başladığı kelimelerden biridir.

Şu ifadeler, Türk Milletinde devam edecek bir fitneyi gösterir:

“Türk unsurunda ebedi kabil-i iltiyam olmamak suretinde bir inşikak çıkacak. O vakit milletin kuvveti, bir şık bir şıkkın kuvvetini kırdığı için, hiçe inecek. İki dağ birbirine karşı bir mizanın iki gözünde bulunsa, bir batman kuvvet o iki kuvvet ile oynayabilir, yukarı kaldırır, aşağı indirir.”34

“Sağ sol olayları”, “Türk Kürt meselesi”, “Alevî Sünnî ayırımı” ve şimdilerde alevlendirilmek istenen “laik anti laik” taksimi, üstteki cümlenin görünümlerindendir. Güçlü bir Türkiye istemeyen dış güçler, bu gibi ayrımlarla fitneyi körüklemekte, anarşiyi desteklemektedir.

Bazı idarecilerin bilerek veya bilmeyerek yaptıkları yanlış icraatlar, böyle fitnelerin uyanmasına vasat hazırlamıştır. Bediüzzaman, 1947 lerde idarecilere şu hatırlatmaları yapar:

“Efendiler! Siz ne için sebepsiz bizimle ve Risale-i Nur’la uğraşıyorsunuz? Kat’iyen size haber veriyorum ki, ben ve Risale-i Nur, sizinle değil, mübareze, belki sizi düşünmek dahi vazifemizin haricindedir. Çünkü Risale-i Nur ve hakiki şakirtleri, elli sene sonra gelen nesl-i atiye (gelecek nesle) gayet büyük bir hizmet ve onları büyük bir vartadan ve millet ve vatanı büyük bir tehlikeden kurtarmaya çalışıyorlar.

(…) Evet efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf ahirete bakar; gayesi rıza-yı İlâhî ve imanı kurtarmak ve şakirtlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebediden ve ebedi haps-i münferitten kurtarmaya çalışmaktır. Fakat dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl-i atinin biçareler kısmını dalâlet-i mutlakadan kurtarmaktır. Çünkü bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terkedip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir müslim, dalalet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilemez.

Evet, eski terbiye-i İslâmiye’yi alanların yüzde ellisi meydanda varken ve an’anât-ı milliye ve İslâmiyye’ye (milli ve İslâmi geleneklere) karşı yüzde elli lakaytlık gösterildiği halde, elli sene sonra yüzde doksanı nefs-i emmareye tabi olup, millet ve vatanı anarşiliğe sevketmek ihtimalinin düşünülmesi ve o belaya karşı bir çare taharrisi, yirmi sene evvel beni siyasetten ve bu asırdaki insanlarla uğraşmaktan kat’iyyen menettiği gibi; Risale-i Nur’u, hem şakirtlerini bu zamana karşı alakalarını kesmiş. Hiç onlarla ne mübareze, ne meşguliyet yok.”35

Bu ikazlara kulak verilmiş midir? Tam anlamıyla kulak verildiği söylenemez. Zira bu anarşi ve terörü ülkemiz yaşamıştır ve yaşamaya devam etmektedir.

Bediüzzaman, Felak Suresi’yle ilgili bir yorumunda şunları söyler:

(Ğasikın iza vekab) Mîlâdî 1971 olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. 20 sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.”36

1971, gerçekleşen bir muhtıradan sonra ülkemizde anarşinin tekrar tırmanmaya başladığı yılların başlangıcıdır.

Ülkemizi hayli sarsan ve içimizde yaralar açan sağ sol çatışması ve bölücü terör örgütünün eylemlerinden başka, Alevî Sünnî ayırımıyla bu millet birbirine düşürülmek istenmektedir. Aynı dinin mensuplarının teferruattaki farklılıklardan dolayı birbirine düşmanca bakması, cidden üzücü ve düşündürücüdür. Bediüzzaman’ın 1930 larda söylediği şu sözleri, düşünmeye ve gereğince harekete ne kadar da muhtacız:

“Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve cemaat ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizaı aranızdan kaldırınız! Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde alet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlup ettikten sonra, o aleti de kıracak. Siz ehl-i tevhîd olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mabeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir.”37

Anarşi konusunda son bir gaybî haberle bahsi noktalamak istiyoruz. Şöyle ki:

Bediüzzaman, siyaset üstü bir tavırla, milletin iman ve Kur’an’ına hizmet etmiştir. “Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var”38 sözleriyle durumunu ortaya koyar. Parti ayırımı yapmaksızın bütün Müslümanları şefkatle kucaklar.

Fakat her nedense, Halk Partisi, hem tek partili dönemde, hem de 1950 lerdeki çok partili dönemde Bediüzzaman’la çok uğraşır. O, yine engin bir şefkatle, kendisiyle uğraşan zihniyetin, Halk Partisinin yüzde beşi olduğunu söyler, suçu onlara verir. Diğerlerini masum olarak görür.39

Kendisinin bu partiyle ilgili şu cümleleri, gaybî haber olma noktasında hayli dikkat çekicidir:

“Bu asîl Türk Milleti, ihtiyarıyla o partiyi kat’iyyen iktidara getirmeyecek. Çünkü Halk Partisi iktidara gelecek olursa, komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır.”40

1950 lerden bu yana, bu hüküm geçerliliğini korumuştur. Çünkü adı geçen parti, asla seçimle iktidar olmamıştır. Ya ihtilalle gelmiş veya koalisyonla hükümette yer almıştır.

Bediüzzaman, Demokrat Parti idarecilerine yazdığı bir mektupta bir endişesini şöyle belirtir:

Halkçılar ırkçılığı elde edip, tam sizi mağlup etmeye ihtimal-i kavî ile hissettim ve İslâmîyet namına telaş ediyorum.”41

Bu cümle, bir ihtilalin habercisidir. 23 Mart 1960’da Bediüzzaman vefat eder. İki ay sonra 27 Mayıs İhtilali gerçekleşir.

8- Mezarının Yıkılması

Bediüzzaman, ömrünün sonlarında neşrettiği mektuplarda kabrinin gizli olmasını vasiyet eder.

“Benim kabrimi gayet gizli bir yerde… bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lazım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum.”42

“Ben de Risale-i Nur’daki azamî ihlası kırmamak için o ihlasın sırrıyla kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum… Dünyada beni sohbetten men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu suretle, beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle men’etmeye mecbur edecek.”43

1960 da (hicri 1379 da) Urfa’da vefat eder. Halilurrahman dergâhına defnedilir. Talebeleri hayret içindedirler. Çünkü o güne kadar Bediüzzaman’ın her dediğinin çıktığını görürlerken, kabrinin bilinmemesi meselesi çıkmamıştır. Her gün, binlerce insan, kabrini ziyaret etmektedir. İşin sırrı 27 Mayıs İhtilali’yle ortaya çıkar. İhtilal hükümetinin emriyle, 12 Temmuz 1960 da gece yarısı Bediüzzaman’ın kabri parçalanır. Na’şı bir uçakla Isparta istikametine götürülür.44 Talebeleri o zaman Bediüzzaman’ın vasiyetini ve şu sözlerini daha iyi anlarlar:

“Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde

Saîd’den yetmiş dokuz emvat, baâsam âlâma

Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş

Beraber ağlıyor hüsran-ı İslâma.”45

9- Risale-i Nur Hizmetleri

Bediüzzaman, yazmış olduğu tefsirle bir ekol meydana getirmiş, büyük İslâmî hizmetlere vesile olmuştur.

1930 larda Barla’da sürgünde bulunduğu sırada, bir talebesinin rüyasını tabir ederken şöyle der:

(…) O cemaat telsiz aletlerin ahizeleri hükmünde bütün dünyaya ders işittirmek istemek hikmeti ise; inşaallah tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efradı birer küçük çekirdek iseler de, ilerde tevfik-i İlahî ile birer şecere-i âliye (yüksek birer ağaç) hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar.”46

Bir rüya dolayısıyla yapılan bu tabir, günümüzde gerçek olarak tecelli etmiştir. Ekilen nur tohumları, Türkiye’nin hemen her yerinde çiçek açtığı gibi; âlem- İslâm’ın, hatta insanlık âleminin pek çok yerlerinde meyvesini vermiştir.

1944 Denizli hapsinde, pek çok talebesiyle birlikte bulunan Bediüzzaman, talebelerine şu müjdeli mesajı gönderir:

“Merak etmeyiniz! O nurlar parlayacaklar!”47

1947 lerde Afyon Emniyet Müdürü’ne yazdığı mektubunda ise şunları der:

“Size kat’iyyen ve çok emarelerle ve kat’î kanaatimle beyan ediyorum ki, gelecek yakın bir zamanda bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükümet, âlem-î İslâm’a ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risale-i Nur gibi eserlere muhtaç olacak. Mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini mefahir-i tarihiyesini onun ibrazıyla gösterecektir.”48

Nitekim 1980 li yılların ortalarında, bu eserlerin serbestiyeti resmen i’lan edilmiş, hatta devletin kütüphanelerine takımlar halinde alınmıştır. Devlet, bu eserleri okuyanlarla uğraşmak yerine, istifade etmek ferasetini göstermeye başlamıştır. 24 Şubat 1993 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nda Bediüzzaman Said Nursî’ye iade-i itibar konusu görüşülüp kabul edilmesi, güzel bir gelişme olmuştur.

Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, Meclis bu kararıyla aslında kendisine iade-i itibar yapmış, tek parti döneminin bir ayıbını silmiştir. Yoksa Bediüzzaman’ın iade-i itibara ihtiyacı yoktu. O, sağduyu sahibi halkımızın gönlünde itibarını hep korumuştur ve korumaya devam edecektir. Hakkında verilen iade-i itibar kararı, kilisenin “dünya dönüyor” dediği için idama mahkûm ettiği Galile’yi (ö. 1642), geçtiğimiz yıllarda beraat ettirmesi gibi bir şeydir.

Özellikle Risale-i Nur eserlerinin Diyanet İşleri Başkanlığınca basılması, üstteki mananın en bariz tezahürlerindendir. 24 Ocak 2014 tarihinde ilk olarak kendisinin İşaratu’l- İ’caz eseri basılmış, ardından diğerleri de basılmaya devam etmiştir. Fikirlerinden dolayı hapse atılan, sürgüne gönderilen bir zat, neticede devlet aklı tarafından da anlaşılmış, kendisinden ve eserlerinden istifadeye çalışılmıştır.

1 Nursî, Sözler, s. 672

2 Nursî, Emirdağ Lahikası II, s. 189

3 Nursî, Sözler, s. 171

4 Nursî, Sözler, s. 339

5 Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Saîd Nursî, Yeni Asya Yay. İst. 1976. s. 323

6 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 204-205

7 Nursî, Emirdağ Lahikası II, s. 72

8 Nursî, Emirdağ Lahikası II, s. 112

9 Nursî, Mektubat, s. 368

10 Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 123

11 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 187

12 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 190

13 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 401

14 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 401

15 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 443

16 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 445-446

17 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s.448

18 Saff, 8

19 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 745

20 Nursî, Muhakemat, s. 37-38

21 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 450

22 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 190

23 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 450-451

24 Âl-i İmran, 140

25 Nursî, Emirdağ Lahikası I, s. 195

26 Nursî, Mektubat, s. 327

27 Nursî, Sözler, s. 709

28 Nursî, Sözler, s. 709

29 Nursî, Sözler, s. 713

30 Nursî, Sözler, s. 713

31 Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 225

32 Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 227

33 Nursî, Emirdağ Lahikası I, s. 231

34 Nursî, Mektubat, s. 439

35 Nursî, Emirdağ Lahikası I, s. 21-22

36 Nursî, Şualar, s. 269

37 Nursî, Lem’alar, s. 26

38 Nursî, Mektubat, s. 71

39 Nursî, Emirdağ Lahikası II, s. 245

40 Nursî, Emirdağ Lahikası II, s. 206

41 Nursî, Emirdağ Lahikası II, s. 164

42 Nursî, Emirdağ Lahikası II, s. 204

43 Nursî, Emirdağ Lahikası II, s. 204

44 Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Saîd Nursi, s. 431

45 Nursî, Sözler, s. 694

46 Nursî, Mektubat, s. 350

47 Nursî, Şualar, s. 308

48 Nursî, Emirdağ Lahikası I, s. 78

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir