Şu âlemde tesadüfe tesadüf edilemez.
Kâinat, Allah’ın kudret kalemiyle yazdığı muhteşem bir kitaptır. Bu kitap, baştan sona hikmetlerle doludur. Hiçbir yerinde bir abes, bir fazlalık söz konusu değildir. Kur’an buna şöyle dikkat çeker:
“Çevir gözünü, bir bak! Herhangi bir kusur bulabilir misin? Sonra bir daha, bir daha çevir. Göz, bitkin bir hâlde zelil olarak sana dönecektir.”1
Bu gerçeğin en güzel bir misali, insan vücududur. İnsan vücudunda, görevi olmayan hiç bir uzuv yoktur. Sadece karaciğer, dört yüzden fazla görevi başarıyla yürütmektedir.
Kâinatta meydana gelen olaylar, tamamen Allah’ın kudreti ve tasarrufu iledir. Mesela, biz yağmurun yağdığını görürüz. Gerçekte ise, yağmur yağdırılır. Rüzgârlar rastgele değil, Allah’ın emrine göre eserler. Hiçbir olayda tesadüf yoktur. “Tesadüf, ancak cehlimizi örten bir perdedir.”2 Bizim tesadüf olarak gördüklerimiz, hakikatte Allah’ın tasarrufudur.3 Mesela, siz evinizde otururken, birden içinize dışarıya çıkıp dolaşma hissi doğsa ve çıktığınızda yıllardır görmediğiniz bir dostunuzla karşılaşsanız, bu bir tesadüf, bir rastlantı değil; tevafuktur, ilâhî bir tasarruftur.
Bediüzzaman’ın şu tesbiti son derece dikkat çekicidir:
“Çok âdî (sıradan) perdeler içinde mühim işaretler verilir, ehli anlar.”4
Trafik işaretlerinden haberi olmayan birisi, polisin el kol hareketlerine bir anlam veremez. Yoldaki işaretleri de sadece seyreder. Fakat bilen birisi, o hareketlerden ve işaretlerden, sözlü birer ifade gibi mana çıkarır, istifade eder.
Bediüzzaman’ın naklettiği şu olaylar, buna birer örnek olabilir:
“Araba ile gezmeye çıkmıştım. Birden Kur’an’ın methine mazhar olan Hüdhüd-ü Süleymanî kuşu bir müjde vermek istiyor gibi, on beş dakika kadar yolumuzu takiben sağa ve sola ve yola konup, uçup yine gelip; hiç bu acib tarzı görmediğimiz surette, kanaatim geldi ki, yarın beni mesrur edecek bir haber alacağım.”5
Gerçekten de diğer gün, hayli müjdeli haberler, mektuplar alır.
“Dün birdenbire bir serçe kuşu pencereye geldi, vurdu. Biz, uçurmak için işaret ettik, gitmedi. Mecbur oldum Ceylan’a dedim: Pencereyi aç, o ne diyecek?
Girdi, durdu, ta sabaha kadar. Sonra odayı ona bıraktık. Yatak odama geldim. Bu sabah çıktım, kapıyı açtım. Yarım dakikada döndüm. Gülerek dedim: Bu misafir niçin geldi?
Tam bir saat bana baktı, uçmadı, ürkmedi. Ben de okuyordum. Ekmek bıraktım, yemedi. Yine kapıyı açtım, çıktım. Yarım dakikada geldim, o misafir kayboldu.
Sonra, bana hizmet eden çocuk geldi, dedi: Ben bu gece gördüm ki, Hafız Ali’nin kardeşi yanımıza gelmiş.
Ben de dedim: Hafız Ali ve Hüsrev gibi bir kardeşimiz buraya gelecek.
Aynı günde, iki saat sonra çocuk geldi, dedi: Hafız Mustafa geldi. Hem Risale-i Nur’un serbestiyetinin müjdesini, hem mahkemedeki kitaplarımı da kısmen getirdi. Hem serçe kuşunun ve senin, hem kuddüs kuşunun tabirini isbat etti.”6
Bediüzzaman, eserlerinde kuşların birer müjdeci olarak geldiğine başka örnekler de verir.
Kuşların İslâmî hizmetlerde ve insanların halleriyle alakadar olması, ilk bakışta uzak bir ihtimal olarak görülür. Böyle bir mana, alışmadığımız, duymadığımız, belki de ihtimal bile vermediğimiz bir şey olabilir. Hâlbuki Kur’anda Kâbe’yi tahribe gelen Ebrehe ve ordusuna sürü halinde gelen kuşların musallat kılındığı, bu kimselerin bu kuşların attığı özel minik bombalarla “yenilmiş bir ekin tarlası” haline getirildiği anlatılır.7 Ayrıca Hüdhüd isimli kuşun Hz. Süleyman’la konuşması, ona uzak diyarlardan haberler getirmesi hikâye edilir.8
II. Dünya Savaşı’nın devam ettiği o yıllarda, demirden kuşların gökten bombalar yağdırdığı bir hengâmede yazılan şu ince manalara, herhalde kulak vermek gerekir:
“Nev-i beşerin bu asırdaki vaziyetine bakması noktasında, acaba kâinat kitabının hadisat ve meseleleri birbiriyle münasebettarlığını düşünen ve hayali geniş bir ehl-i kalp ve fikir böyle dese hakkı yok mu ki: Güya beşer, gayet kesretli tayyareleriyle ve insan kuşlarıyla, kuşların âlemi olan cevv-i havadaki kuşları hem korkutup, hem kuşlar âleminde acîb bir heyecanla, nev-i beşerin gidişatına karşı kuşlar dahi ciddi alakadarlık gösterip, ‘insanların bu zalim tahrîbatçı canavar kuşlarına karşı kimler mukabele edip onları zulümden, tahribten vazgeçirip, beşerin menfaatinde ve saadetinde çalıştırmasına çalışan kimlerdir?’ diye Risale-i Nur meselelerine alakadarlık gösteriyorlar, denilse yeri yok mu? İhtimal verilmez mi? Manasız bir hayal denilebilir mi?9
Tesadüfe tesadüf edilmeyen bu âlemde, elbette kâinat kitabının olayları ve meseleleri birbiriyle münasebettardır. İnsanların yaptığı canavar kuşlar, büyük zulümlere, tahriplere vesile olurken, insanlığın dünya ve ahiret mutluluğu için çalışan kişilere kuşların bu tarz ilgi duyması, gaybî müjdelerin habercisi gibi gelmeleri hiç de akıldan uzak değildir. Manasız bir hayal olamaz.
Bediüzzaman’ın zikrettiği ve emsalini bizim de göreceğimiz şu tür olaylar, âlemde tesadüf olmadığını gösterir:
-Yağmura şiddetle ihtiyaç varken üç dört ay yağmayıp, Denizli Mahkemesi’nin müsbet bir kararla, Risale-i Nurların sahiplerine teslimine karar verildiğinde yağar.
-Emirdağ’da dört ay zarfında üç defa Cuma gecesinde yağmur gelip, biri Regaib gecesine, biri Mi’rac gecesine, biri de Şa’banın birinci Cuma’sına tevafuk eder. Aynı zamanda bu üç vakit, Risale-i Nur’un serbestiyetinin üç devresine tam tamına tevafuk etmektedir.
-Risale-i Nur’a hücum edilmesi ve hapsine, dört zelzele tevafuk eder.10
Bediüzzaman, Kur’an tefsiri olan Risale-i Nur eserlerini 1927-1950 yılları arasında telif etmiştir. Dine şiddetli hücumların olduğu, hatta Kur’an okutmanın yasak olduğu o istibdat döneminde, bu eserler binlerce nüsha olarak elle çoğaltılmıştır. Eserlerin elle yazıldığı o günlerde, “Allah, Hz. Muhammed, Kur’an…” gibi lafızlarda dikkat çekecek bir şekilde tevafuk olduğu görülmüştür. Bediüzzaman, bunu şöyle değerlendirir:
“Tevafukta bir inayet-i hassa ve iltifat-ı Rahmanî tezahürü var.”11
Yani, aynı kelimelerin alt alta gelmesi veya manidar nakışlar meydana getirmesinde, Cenab-ı Hakk’ın hususî inayeti ve rahmetinin tezahürü vardır.
Bu tarz tevafuklardaki gaybî müdahaleyi şöyle anlatır:
“Mesela, benim avucumda nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeler bulunsa, ben onları yere atsam, üzüm üzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa hiç şüphe kalır mı ki, elimden çıktıktan sonra gaybî bir el müdahale edip sıralamasın. İşte, hurufat ve kelimat (harfler ve kelimeler) o maddelerdir, ağzımız o avuçtur.”12
Bu tarz tevafuklar, her şeyde bir kasıt ve iradenin cilvesi bulunduğunu, tesadüf olmadığını gösterir:
“Hiçbir şey daire-i ilim ve kudretinden hariç olmadığı gibi, daire-i irade ve meşietinden dahi hariç değildir.”13
Tesadüfü reddeden Bediüzzaman, bir takım tefe’üllerde bulunur. Tefe’ül, bir şeyi hayra yormaktır.14 Rasulullah da tefe’ülde bulunmuştur. Mesela, Hudeybiye seferinde, karşı tarafla görüşmelerin tıkandığı bir zamanda, onların elçi olarak Süheyl Bin Amr’ı göndermesi üzerine, O’nun ismiyle tefe’ül ederek “işiniz kolaylaştı” diye ashabına haber verir.15 (“Süheyl” kelimesinde “kolaylık” anlamı vardır).
Bediüzzaman bazı tefe’üllerini şöyle anlatır:
Bundan otuz sene evvel (I. Dünya Savaşı sonrası) eski Saîd’in gafil kafasına müthiş tokatlar indi. “El-mevtü hak” (ölüm haktır) kaziyyesini düşündü, kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi, bir yol aradı, bir halaskar taharri etti. Gördü ki, yollar muhtelif, tereddütte kaldı. Gavs-ı Azam olan Şeyh Geylani’nin (ra), Fütûhu’l-Gayb namındaki kitabıyla tefe’ül etti. Tef’eülde şu çıktı: “Sen Dâr u’l-Hikmette iken, kalbini tedavî edecek bir doktor ara.”
Acibtir ki, o vakit ben Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye azası idim. Güya, ehl-i İslâm’ın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Hâlbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta evvela kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir.
Sonra, İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat kitabını gördüm. Elime aldım. Halis bir tefe’ül ederek açtım. Acaibtendir ki, bütün Mektubat’ında yalnız iki yerde “Bediüzzaman” lafzı var. O iki mektup, bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların başında “Mirza Bediüzzaman’a mektup” diye yazılı olarak gördüm. “Fesübhanallah, dedim, bu bana hitap ediyor.” İmam, o mektuplarında tavsiye ettiği gibi, çok mektuplarında musırrane şunu tavsiye ediyor: “Tevhid-i kıble et!” Yani, birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma!
(…) Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbaı ve şu seyyaralerin güneşi, Kur’an-ı Hakîm’dir. Hakîkî tevhîd-i kıble bunda olur. Öyle ise, en âlâ mürşid de, en mukaddes üstad da odur.16
Görüldüğü gibi Bediüzzaman, Abdulkadir-i Geylanî ve İmam-ı Rabbanî’nin kitaplarıyla yaptığı tefe’ülde, haline uygun bir ders almış, hayatının akışına bir yön vermiştir.
Bediüzzaman’ın ilk talebelerinden Sıddık Sabri’nin ayağında iki parmak bitişiktir. Bediüzzamanda da böyledir. Bu talebesine gönderdiği bir mektubunda buna işareten şöyle der:
“Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman, bir hiss-i kable’l-vuku (önsezi) ile kalbime geldi: Bu zat, mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın.”17
Bu konuda son bir örneği, Bediüzzaman’ın Afyon hapsiyle ilgili şu ifadelerinden göstermek istiyoruz:
“Bu iki gün zarfında iki küçük patlak, zâhiri hiçbir sebep yokken, acîb, manidar bir tarzda olması tesadüfe benzemiyor:
Birincisi: Koğuşumda muhkem demirden olan soba, birden kuvvetli tabanca gibi ses verip, aşağısındaki kalın ve metin demiri, bomba gibi patladı, iki parça oldu, Terzi Hamdi korktu. Bizi hayret içinde bıraktı. Hâlbuki çok defa kışta taş kömürü ile kızgın kırmızılaştığı halde, tahammül ediyordu.
İkincisi: İkinci gün Feyzi’lerin koğuşunda, hiçbir sebep yokken, birden su destisi üstünde duran bardak, acib surette parça parça oldu. Hatıra geliyor ki, inşallah bize zarar dokunmadan aleyhimizdeki dehşetli bombalar, Ankara’nın altı makamatına gönderilen müdafaat nüshaları patlattırdılar. Bize zarar vermeden, aleyhimize ateşlenen ve kızışan hiddet sobası iki parça oldu.
Hem ihtimal var ki, mübarek soba, benim teessüratımı ve tazarruatımı dinleyen tek ve menfaatli arkadaşım, bana haber veriyor ki, ‘bu zindan ve hapishaneden gideceksin. Bana ihtiyaç kalmadı.”18
Bediüzzaman, koğuşundaki sobanın bomba gibi patlayıp iki parça olmasından ve talebelerinin bulunduğu diğer koğuştaki bardağın sebepsiz paramparça olmasından bazı gaybî manalar sezinlemekte ve tefe’ülde bulunmaktadır. Aleyhlerinde hazırlanan bombanın (imha planının) boşa çıktığına ve yakında hapisten çıkacaklarına bir işaret hissetmektedir.
Gözleri görmeyen birisi için renkler gaybtır. Duymayan birisi için sesler gaybtır. Ledünnî sırlardan nasibini almayanların dünyasında da, böyle ince manaların yeri yoktur. Onların hali, okumasını bilmeyen birisinin kitabı seyretmesine veya bir sağırın orkestra ekibini izlemesine benzer.
1 Mülk, 3-4
2 Nursî, Sözler, s. 677
3 Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, IV, 2802
4 Nursî, Barla Lahikası, s. 313
5 Nursî, Emirdağ Lahikası I, s. 177
6 Nursî, Emirdağ Lahikası I, s. 46
7 Bkz. Fil suresi
8 Neml, 20-26
9 Nursî, Emirdağ Lahikası I, s. 88
10 Nursî, Emirdağ Lahikası I, s. 46
11 Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 65
12 Nursî, Barla Lahikası, s. 65
13 Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 65
14 İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, XI, 513-514
15 İbn Kesir, Tefs’iru’l-Kur’an’il – Azîm, IV, 198
16 Nursî, Mektubat, s. 355-356
17 Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 30
18 Nursî, Şualar, s. 493
