Bazı ilimlerin çok az muhatabı vardır.
Cifir de onlardandır.
“Cifir” kelimesinin aslı “cefr” dir. Başlangıcı Cafer-i Sadık’a nisbet edilir. Harflerin âlemdeki olaylara delaletini araştırır.1
Bediüzzaman’ın dikkat çeken yönlerinden birisi, eserlerinde Cifir ilmine yer vermesidir. Eskide ve günümüzde cifir ilmi hayli tartışılmıştır ve tartışılmaktadır. Bediüzzaman’ın, ayetleri tefsirini ve büyük bir vukufiyetle yaptığı orijinal açıklamaları takdir eden ve en azından tenkit edemeyen bazı kişiler, O’nu cifir konusunda tenkide çalışırlar. Hâlbuki O, bu sahada ilk defa bir şeyler söyleyen biri değildir, eskiden beri “bu dar yolda” gidenler olmuştur. Mesela Dede Müştak Efendi (ö. 1831), Divan’ında şifreli bir şekilde Ankara’nın hicri tarihle 1341 de başkent olacağına işaret etmektedir. Şöyle ki:
Müştak Efendi şöyle der:
“Me’vây-ı nâzenine kim elf” olursa efser.
Labüd olur o me’vâ, İslâmbol ile hemser.
Nun ve’l- kalem başından alınsa nun-u Yunus
Aldıkta harf-i diğer olur bu remz azhar.
Miftah-ı sure-i kâf serhadd-i kâf ta kâf.
Munzam olunmak ister, ra’y-ı Rasul-ü peygamber.
Hay-ı hû ile âhar oldu maksud zahir.”2
Bu beyitlerde Müştak Efendi, bir beldeden bahseder. Ebced hesabıyla, 1341 de bu beldenin İstanbul ile arkadaş olup, başkent olacağına işaret eder. Birinci mısradaki “elf” bin demektir. “Efser” ise ebced hesabıyla 341 yapmaktadır. Geriye kalan kısımlarda, bu beldeyi meydana getiren harfler birer birer sayılmıştır. Bunlar yan yana getirildiğinde “Ankara” çıkmaktadır.
Müştak Efendi’nin, bu beyitlerin devamında Hacı Bayram-ı Veli’ye seslenir:
“Ey Padişah-ı fehhâm, Sultan Hacı Bayram.
Ruhen ister ikrâm, Müştak-ı abd-i çâker.”
Yani, “Ey yüce Padişah Sultan Hacı Bayram. Kulunuz, köleniz olan Müştak ruhen sizden ikrâm ister.”
Müştak Efendi’nin böyle demesi dikkat çekici bir husustur. Çünkü Hacı Bayram-ı Veli Ankara’da yaşamıştır ve kabri de Ankara’dadır.
Sonraki beyitte şu ifadeleri ise, hatıra gelebilecek “Bir asır öncesinden Ankara’nın başkent olacağını söylemek akıl alır bir iş değildir” tarzındaki bir istifhama cevap gibidir:
“Reh-i Mevla’da her kim aşk ile cismini cân eyler,
Gönül murgu gibi pervaz edip tayy-ı mekân eyler.”3
Yani, “kim Mevla yolunda aşk ile yola koyulursa, onun gönlü bir kuş gibi, bir anda başka mekânlara gider.” Fakat yerde gezen karıncaların, bu tayy-ı mekânı anlamaları mümkün değildir. Çünkü onlar, önlerine çıkan küçük bir su birikintisini bile aşamamaktadır. Nerde kaldı, bir anda başka iklimlere kanat açabilsinler.
Müştak Efendi’nin ve benzeri zatların gaybî haberleri doğrudan değil de, şifreli olarak söylemeleri “Göklerde ve yerde Allah’dan başkası gaybı bilmez”4 âyetinin sırrına riayet etmek içindir.
Bu konuda, şu hususlara dikkat çekmekte fayda görüyoruz:
1-Her şey bizim malumatımıza münhasır değildir. Bir ilmi bizim bilmeyişimiz, olmadığına delâlet etmez. “Onlar, ilmen ihata etmedikleri ve te’vili daha kendilerine gelmemiş şeyi yalanladılar.”5 ayetini unutmamak gerekir. Yoksa bütün rüyaları ya yaşanmış olaylar, ya da ulaşılamamış isteklerle açıklayan Freud’un, rüya-yı sadıkayı inkâr etmesi gibi hareket etmiş oluruz. Freud, sadık rüya görmemiş olabilir. Fakat bundan, “rüya-yı sadıka yoktur” genellemesine varılması mümkün değildir. Onun gibi, Kur’an’ın kelimelerinin istikbaldeki bir kısım olaylara işaretini, çok az müfessirin hissetmiş ve yazmış olması, reddini gerektirmez.
2- Böyle bir hesap tarzı Kur’an’ın nüzulünden önce de bilinmekteydi. Mesela, Yahudilerden bir topluluk, Hz. Peygamberden “elif-lam-mim, ta-sin” gibi huruf-u mukattaayı duyunca, ebced hesabıyla O’nun ümmetinin ömrünün az olacağına istidlalde bulunurlar. Hz. Peygamber diğer huruf-u mukattaalardan okur. Adamlar her yeni huruf-u mukattaayı duyunca şaşkına dönüp “Biz senin durumundan bir şey anlayamadık” diyerek ayrılırlar.6
3-Sayıları az da olsa bir kısım âlimler, cifir ilmiyle ayetlerden gaybî istihraçlarda bulunmuşlardır. Molla Cami’nin “Beldetün tayyibetün” (temiz bir belde)7 ifadesinin ebced değeriyle İstanbul’un hicri 857 de fethine tarih düşmesi meşhurdur.8
Meşhur müfessirlerden Alusî’nin tefsirinde kaydettiği şu olay da, konumuz açısından güzel bir örnektir:
“İbn Hallikan tarihinde zikrediyor ki, Sultan Selahaddin-i Eyyubî, Haleb’i fethettiğinde Kâdı Muhyiddin güzel bir şiirini okudu. Cümleleri arasında,
“Şehba kal’ayı Safer ayında fethettin.
Recebte de Kudüs’ü fetihle mübeşşersin.”
ifadesi vardı. Dediği gibi çıkınca kendisine “bunu nerden bildin?” diye soruldu. ” İbn Berrecan’ın Rum Suresi’nin baş kısmını tefsirinden aldım” diye cevap verdi.9
Alusî, sözüne devamla İbn Kemâl’in Enbiya suresi 105. ayetten, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethetmesini istinbat ettiğini anlatır.10
Hamdi Yazır, İbn Berrecan’ın Kudüs’ün fethini önceden haber vermesini şöyle değerlendirir: “Demek oluyor ki, ayette ancak Ricalullah’a münkeşif olan daha diğer imâlar da vardır.”11
İbn Berrecan, Tefsirini h. 522 de yazmıştır. Kudüs ise, h. 583 de fethedilmiştir.12
Görüldüğü gibi, Allah dostu olan veli kişiler, kendi iç âlemlerinde yaşadıkları gaybî tecrübelerin yanında, bazen de bu tecrübeleri dışa yansıtmışlardır. Fakat bu yansıtma doğrudan olmayıp bir derece perdeli ve şifrelidir. Gayb hazinesinden aldıkları cevheri, doğrudan göstermek yerine, üzeri ambalajlı bir şekilde sunmayı tercih etmişlerdir. Gaybî mananın gizlendiği lafız ambalajını açmayanlar bu cevheri göremezken, açanlar derin bir hayretle o cevheri temaşa eylemektedir.
4- “Allah her şeyi adetçe belirleyip saymıştır”13 ayeti, adetlerdeki sırlara işaret eder. Mesela, insanın el ve ayak parmakları, sayıca bütün insanlarda aynı olması, aynı tür bitkilerde çiçek sayısının aynı olması, her elmanın içinde beş çekirdek bulunması asla tesadüfe verilemeyecek şekilde sayılarda sırlar olduğunu gösterir. Aynı sırrın, Kur’an ayetlerinde de bulunmasına hiçbir engel yoktur.
5- Cifir ve ebceddeki tevafuk,
– İlmî bir kanun
– Riyazî bir düstur
– Fıtrî bir esas
– Edebî bir usul
– Gaybî bir anahtardır.
Elbette, ilimlerin menbaı, sırların ma’deni, fıtratın tekvînî ayetlerinin tercümanı, edebiyatın en büyük mu’cizesi ve gaybın dili olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyanın, o tevafuk kanununu ayetlerin işaretlerinde kullanması mu’cizeliğinin muktezasıdır.14
6- Bediüzzaman, Cifri kullandığı yerlerde hiç bir zaman “Ayetin açık manası budur” dememiştir. Demiş olduğu şudur: Ayetin sarîh manasının altında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da, işarî ve remzî manadır. İşârî mana da bir küllîdir; her asırda cüz’iyatları bulunur.15
Bu esaslara dikkat çektikten sonra, Bediüzzaman’dan cifirle ilgili iki örnek metin kaydetmekte fayda görüyoruz:
1- “Eskişehir Hapishanesi’nde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla, ‘Risale-i Nur’un makbuliyetine dair eski evliyalardan şahit getiriyorsun. Hâlbuki ‘Yaş ve kuru herşey Kitab-ı Mübîn’de vardır’16 sırrıyla, en ziyade bu meselede söz sahibi Kur’an’dır. Acaba, Risale-i Nur’u Kur’an kabul eder mi? O’na ne nazarla bakıyor?’ denildi. O acîb sual karşısında bulundum. Ben de Kur’an’dan istimdad eyledim. Birden, otuz üç ayetin mana-yı sarîhinin teferruatı nev’indeki tabakattan, mana-yı işârî tabakasında ve o mana-yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi Risale-i Nur olduğunu ve duhulüne, medar-ı imtiyazına bir kuvvetli karîne bulunmasını bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir derece îzah ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatimde hiçbir şek ve şüphe ve vehim ve vesvese kalmadı.”17
Bediüzzaman, bu otuz üç ayetin işarî manalarını, cifir ilmini de kullanarak, Şualar’da 1. Şua’da izah eder.18 1934-1935 Eskişehir Hapishanesinde kendisine görülen otuz üç ayetin işârî manaları, O’na ve talebelerine “Gaybtan bir teyid” durumundadır.
2- “Teşrîn-i Sani 30. gün 1358’de Karadağ başına çıkıyordum. ‘İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül eden helaketleri ve hasaretleri ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam eder?’ hatıra geldi. Birden, her müşkilimi halleden Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyan, sure-i Ve’l-asrı karşıma çıkardı. Dedi: ‘Bak!’ Baktım. Her asra hitap ettiği gibi, bu asrımıza daha ziyade bakan ‘Vel asr innel insane lefî husr’ ayetindeki ‘innel insane lefî husr’ makam-ı cifrisi 1324 edip, hürriyet inkılabıyla başlayan tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan Harbleri ve I. Harb-i Umumî mağlubiyetleri ve dehşetli muahedeleri ve şeair-i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve II. Harb-i Umumî’nin zemin yüzünde fırtınaları gibi semâvî ve arzî musibetlerle, hasaret-i insaniye ile ‘innel insane lefî husr’ ayetinin bu asra dahi bir hakikati, maddeten aynı tarihiyle gösterip, bir lem’a-yı i’câzını gösteriyor.”19
II. Dünya Savaşı yıllarında Kastamonu’da Karadağ’a doğru çıkan Bediüzzaman, “insanların ve özellikle Müslümanların art arda gelen bu helaketleri ve zararları ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam edecek ?” diye düşünmektedir. Birden kendisine Asr Suresi gösterilir. İnsanın hüsranda olduğunu bildiren ayet, bu asırdaki Müslümanların ve diğer insanların hüsranlarına da işaret etmektedir. Hiçbir asır, bu asır kadar çalkalanmalara, dehşetli savaşlara, Müslümanlar için hüsranlı günlere sahne olmamıştır. Bütün asırlara hitap eden Asr Suresi, cifrî tarihiyle özellikle 20. yüzyıla remizde bulunmaktadır.
Bu iki örnekten sonra, Bediüzzaman’ın cifre bakışını naklederek konuyu noktalamak istiyoruz:
“İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakikiyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hatta kaç defadır esrar-ı Kur’an’iyeye karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu. Kemâl-i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum:
Birisi: ‘Gaybı ancak Allah bilir’20 yasağına karşı hılaf-ı edebde bulunmak ihtimali var.
İkincisi: Hakaik-ı esasiye-i imaniye ve Kur’an’iyenin berahin-i kat’iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i Cifir gibi ulum-u hafiyenin yüz derece fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede kat’î hüccetler ve muhkem deliller, su-i istimale meydan vermiyorlar. Fakat Cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulum-u hafiyede su-i istimal girip, şarlatanların istifade etmeleri ihtimalidir.”21
Yani, cifir ilmi meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, gerçek vazifeden alıkoyup meşgul etmektedir. Şu iki gerekçeyle kendisi bu ilimle çok da fazla meşgul olmamıştır:
1- Bu ilimle yapılacak çıkarımlarda “Gaybı ancak Allah bilir” yasağına karşı edebe aykırı harekette bulunmak ihtimali var.
2- Kur’an ve iman hakikatlerinin esaslarını kat’î deliller ile ümmete ders vermek hizmeti, Cifir ilmi gibi gizli ilimlerin yüz derece daha fevkinde bir meziyyet ve kıymete sahiptir. O kudsî vazifede kat’i hüccetler ve sağlam deliller su-i istimale meydan vermiyorlar. Fakat Cifir gibi, sağlam kurallara bağlı olmayan gizli ilimlerde su-i istimal girip, şarlatanların istifade etmeleri muhtemeldir.
Görüldüğü gibi, cifir ilmi gizli ilimlerdendir. Az kişiye hitap etmektedir. İman ve Kur’an hakikatleri ise, herkese seslenmektedir. Hem herkesin onlara ihtiyacı vardır. Bu gibi noktalardan dolayı Bediüzzaman, bu ilmin ayrıntılarını eserlerine yansıtmamıştır. Yansıttığı miktar, altı bin küsûr sayfalık tefsirinin içinde az bir bölüm teşkil etmektedir.
1 Bkz. Metin Yurdagür, DİA, “Cefr” md.
2 Müştak Dede Efendi, Divan, İst. Takvimhane-i Amire Matbaası 1264 H. s. 29
3 Age. s. 29
4 Neml, 65
5 Yunus, 39
6 Taberî, I, 93; Tabersî, I, 33
7 Sebe, 15
8 Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, VI, 3956
9 Âlusî, Ruhu’l Meânî, I, 7-8. Ahmet Cevdet Paşa Kısasu’l-Enbiya isimli eserinde aynı istihraca yer verir. III, 423-424.
10 Âlûsî, I, 8
11 Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 3803.
12 Bkz. Saffet Senih, Gaybın Haberleri, Feza Yay. İzm. 1992, s. 121.
13 Cin, 28
14 Bkz. Nursî, Şualar, s. 712-713
15 Bkz. Nursî, Şualar, s. 682
16 En’am, 59
17 Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 160
18 Nursî, Şualar, s. 685-726
19 Nursî, Şualar, s, s. 204
20 Neml, 65
21 Nursî, Latîf Nükteler, s. 85-86

Maşallah güzel bir izah olmuş