Hz. Musa’dan sonra İsrailoğulları pek çok musibetlere maruz kalırlar. Yurtları işgal edilir, esir olarak çalıştırılırlar. Böyle bir vasatta Allahtan kendilerine kurtarıcı bir komutan isterler. Cenab-ı Hak onların arasından Talut isminde birini komutan yapar. Bununla, o zamanın zorba hükümdarı Calut’a karşı çıkacaklardır. Talut’un teşkil ettiği ordu yola çıkar. Bir nehir kenarına geldiklerinde Talut der:
“Allah sizi bu nehirle deneyecek. Kim bu nehirden içerse benden değildir. Kim de içmezse bendendir. Ancak eliyle bir avuç içebilir.”
Pek azı müstesna, diğerleri bu sudan içerler. Karşı kıyıya geçip düşmanla yüz yüze gelince, sudan içenler savaşmak için kendilerinde bir enerji bulamazlar. İçmeyenler ise, sayıca az olmakla beraber, metanetlerini yitirmezler. “Nice az topluluk, -Allah’ın izniyle- nice çok topluluğa galip gelmiştir.” derler ve şöyle dua ederler:
رَبَّنَٓا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ
“Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”1
Yapılan savaşta Allah’ın izniyle diğer tarafa galip gelirler.
Savaşta yenmek, kuru kalabalıklarla değil, askerin moral gücüyle yakından alakalıdır. Bu ise, askerin maneviyatına bağlıdır. Bedir, Malazgirt gibi nice savaşta, sayıca az olanlar, sayıca çok olanlara galip gelmiştir.
Onların bu duasında şu üç esas açıkça görülmektedir: Sabır, sebat ve Allah’ın yardımı.
Allah’ın yardımı, sabır ve sebat gösterenlere mutlak ulaşır.
Ahir zamanın dehşetli fitneleri içinde ehl-i küfre karşı mücahede edenler, üstteki duayı kendilerine virt edinmelidirler. Ta ki, sarsılmasınlar, günah ve isyan seline kapılmasınlar, ayakları kaymadan tam bir metanetle hizmette ilerlesinler.
1 Bakara, 246-250
