Kur’anın bu ilk suresi, aynı zamanda bir dua suresidir. Bu sure, Kur’anın bir fihristi gibidir. Kur’anın genel muhtevasını bu surede görmek mümkündür.
Namaz kılan bir mü’min günde 40-50 defa bu sureyi tekrar eder. 60-70 yıllık bir ömür yaşadığında ise, yaklaşık bir milyon defa okumuş olur.
Fakat ne acıdır ki, hayatı boyunca bir milyon defa Fatiha okuyanlardan milyonlarca insan diğer âleme Fatiha’nın manasını bilmeden gider. Biz burada, İşaratu’l-İ’caz Tefsirinden istifade ile Fatiha’nın kısa bir tefsirini yapacağız.1 Geniş açıklamaları tefsir kitaplarına müracaatla öğrenmek mümkündür. Mesela Fahreddin Razi, 32 ciltlik tefsirinin bir cildini Fatiha’ya ayırmıştır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ{١}
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ{٢}
اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ{٣}
مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِۜ{٤}
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ{٥}
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ{٦}
صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَالضَّٓالّ۪ينَ{٧}
1-“Rahman – Rahîm Allah’ın adıyla.”
2-4-“Her türlü hamd, âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahîm ve din gününün sahibi olan Allah’a mahsustur.
5-(Allahım) Yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım isteriz.
6-Bizi sırat-ı müstakime hidayet et.
7-Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. Gadap edilenlerin ve dalâlette olanlarınkine değil.”
اَلْحَمْدُ: Elif-lam’lı gelmesiyle her türlü hamdi içine alır. Yani, ezelden ebede, her kimden her kime, her ne şekilde olursa olsun bütün medih ve muhabbetler, her türlü hamd ü senalar Allah’a mahsustur.
“Hamd” ifadesi âlemin yaratılış gayesine işaret eder. Yani, âlemde her şey hamdi netice verecek şekilde yaratılmıştır. İnsanlar ve cinlerin yaratılış hikmeti ibadettir. Hamd ise, ibadetin mücmel bir şeklidir.
İnsan cismen küçük olmakla beraber, kâinatı içine alacak bir kapasiteye sahiptir, âlem kitabının bir fihristidir. Yani, on sekiz bin âlemde ne varsa, bir numunesi insanda vardır. İnsan, kendisine verilen âlet ve cihazları, latife ve duyguları yaratılış gayesine uygun kullansa, ruh ve cismiyle görülen ve görülmeyen âlemlere bir hülasa olur.
لِلّٰهِ: İhlas ve tevhide işaret eder. Yani, insan hamdi sadece ve sadece Allah’a yapmalıdır. Gerçi dünyada kendilerine teşekkür edilenler varsa da, bu teşekkürler medihler neticede Allah’a aittir. Mesela, güzel bir resim yapan ressamı metheder, bize iyiliği dokunana şükranlarımızı sunarız. O ressama o kabiliyeti, o iyilik yapana bu imkânı veren Allah olduğundan bu medih ve teşekkürümüz Allah’a yönelmiş demektir. Çünkü her şeyde gerçek tesir Allah’tandır.
رَبِّ: Allah bütün âlemleri terbiye etmiş ve etmektedir. Terbiye, bir şeyi tedrici olarak kemal noktasına ulaştırmaktır. Mesela, maddenin kemali hayat bulmak, çekirdeğin kemali ağaç olmaktır.
Cenab-ı Hak, her şeye bir kemal noktası belirlemiş ve o kemal noktasına doğru bir meyille, o noktaya doğru harekete manevi bir emir vermiştir. O şey, kemal noktasına doğru yol alırken, elinden tutup yardım edecek bir kuvvete muhtaçtır. Bu ise, Allah’ın terbiyesi ile olur.
Varlıklara dikkatle baktığında, Âdemoğulları gibi daha başka taifeler, kabileler görürsün. Bunların her biri gerek ferdi olarak ve gerekse toplu halde Allah’ın kendilerine belirlediği görevlerle ciddi bir şekilde meşguldürler. Hiçbirinin asla isyanı yoktur. Mesela o koca güneş, bir saniye şaşmadan vazifesini yapar. Bulut, rüzgâra binip muhtaç yerlere koşar. Hava, canlılardan hiç ayrılmaz. Vahşi hayvanlar şehre inip insanları rahatsız etmez. Kartal gibi leş yiyen hayvanlar severek işlerini yapar. Fakat gafil insan nasıl oluyor da bu terbiye kanununun dışına çıkıyor? İsyanıyla su-i edepte bulunuyor.
اَلْعَالَم۪ينَۙ: Şu gördüğümüz âlemde daha nice âlemler vardır. Bitkiler, hayvanlar, sesler, renkler.. hepsi birer âlem oldukları gibi, gökyüzündeki her bir yıldız dahi birer âlem olabilir. Astronomi âlimlerinin tahminine göre, içinde yaşadığımız Samanyolu galaksisinde güneşimiz gibi 200 milyar yıldız vardır. Tüm evrende ise, en az 100 milyar galaksi, yani yıldızlar topluluğu bulunmaktadır.
İnsan bunu düşününce, Allah’ın azametini daha iyi anlar, o azametin önünde hayret ve muhabbetle secdeye varır.
Bütün bu âlemler içinde her bir insan dahi ayrı bir âlemdir. İnsan, bütün bu âlemlerden gelen nimetleri düşünüp, onları terbiye eden zâtın huzurunda “elhamdü lillahi Rabbi’l- âlemîn” der, şükrünü eda eder.
اَلرَّحْمٰنِ: Rahman ismi daha çok Rezzak, yani “rızık veren” anlamı taşır. Mahlûkatı yaratan zât, her canlıya uygun rızkı da gönderir. Hiçbirini ihmal etmeden hepsini memnun eder. Küçük bir karıncanın midesine uygun rızkı gönderdiği gibi koca balinayı da aç bırakmaz.
İnsan, çok geniş kapasiteli yaratılışıyla bütün canlılar ile alakadardır. Dolayısıyla, onlara olan bir nimet, bir yönüyle insana verilmiş demektir.
اَلرَّح۪يمِۙ: Rahim ismi, Cenab-ı Hakkın engin şefkatini bildirir. Cenab-ı Hakkın her şeyi kuşatan bir şefkat ve merhameti vardır. Özellikle dünyaya yeni gelen insan ve hayvan yavrularında bu şefkatin tecellisi daha belirgindir. Bunun bir tezahürü olarak vahşi aslan, yavrusuna hizmet eder. Tavuk bulduğu yemleri kendi yemez, yavrularına yedirir. Anne kuş âdeta yavrusu için yaşar, gider gelir, onlara bir şeyler getirir.
Cenab-ı Hak, rahmetinin cilvelerini dünyada böyle gösterdiği gibi, ahirette ehl-i imanı özel rahmetine mazhar kılacak onları ebediyen mesrur edecektir.
مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِۜ: Allah, din gününün sahibidir.
Din günü, hesap ve ceza gününü ifade eder. Dinin haber verdiği gibi, bu fani hayattan sonra kıyamet kopacak, ardından beka âlemi başlayacaktır. Bütün insanlar diriltilecek ve amellerinden dolayı hesaba tabi tutulacaklardır. Bunun sonucu olarak herkes hayır ve şerden ne yapmışsa karşılığını görecektir.
İlahî rahmeti rahmet yapan, ahiretin gelmesidir. Nimeti nimet yapan, ebedî saadetin olmasıdır. Yoksa mesela en büyük nimetlerden olan akıl, insana bela olur. Akıl, geleceği düşündükçe karşısında kabir görünür, hazır lezzeti kaçar. Keza, rahmetin en latif meyvelerinden olan muhabbet ve şefkat, sevdiği insanlardan ayrılacağı düşüncesiyle şiddetli eleme dönüşür.
Burada şöyle bir soru hatıra gelebilir: Allah daima her şeyin sahibidir. Fatiha’da “din gününün sahibi” şeklinde ifade edilmesi nedendir?
Allah, pek çok hikmetlere binaen bu dünyayı sebepler dünyası yapmıştır, her şeyi bir sebeple gönderir. Fakat kıyamet gününde bu sebepler ortadan kaldırılır. Her şeyin içyüzü ve gerçeği şeffaf bir şekilde ortaya çıkar. Herkes vasıtasız bir şekilde doğrudan doğruya Efendisini, Yaratıcısını görür, bilir. Cenab-ı Hakkın her şeye sahip olduğu o gün daha açık bir şekilde görüldüğünden, ayette “hesap gününün maliki” denilmiştir.
Din günü, her türlü amelin karşılığının görüleceği gün manasınadır. İnsanın şu dünya tarlasında yaptığı ameller o gün işleme tabi tutulacaktır. Herkesin ne yaptığı ortaya çıkacak, ona göre amel defteri verilecektir.
Bu ifade, bir başka açıdan bakıldığında “dinin gerçeklerinin ortaya çıkacağı gün” anlamı taşır. Çünkü o gün, insanların tartıştıkları meselelerin gerçek yüzü bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacaktır. “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diye âdeta Allah’a meydan okuyanlar, o gün kendilerini haşir meydanında bulacak, ister istemez inanmak zorunda kalacaklardır.
اِيَّاكَ نَعْبُدُ: “Allahım, yalnızca sana ibadet ederiz.”
Burada, gaybtan hitaba intikal var. Şöyle ki: Cenab-ı Hakkın kemal sıfatlarının zikri, zihni tahrik eder, onu hazırlar ve şevkle doldurur. Bütün bu sıfatlarla mevsuf olan Zata yönelmek için onu harekete geçirir. Böylece, gıyabi bir şekilde Allah’ı vasfederken “Allahım, yalnızca Sana ibadet ederiz” diyerek hitaba yükselir.
Bir mü’min, namazında bu manaları düşünerek okursa kendini Allah’ın huzurunda hisseder, “Sanki görüyormuş gibi Rabbine ibadet et! Sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor” hadisine göre ibadetini yapar.2
İbadet eden fert olduğu halde, “Allahım, yalnızca sana ibadet ediyorum” demek yerine, “yalnızca Sana ibadet ediyoruz” denilmesinde şöyle incelikler bulunur:
-Küçük bir âlem hükmünde olan insanın bütün aza ve zerreleri, her biri yaratılış gayesine uygun olarak farklı farklı ibadetler yapar. Gözün, kulağın, kalbin, hayalin ibadetleri farklı farklıdır. Dolayısıyla, ibadet eden her fert, sanki bir cemaat gibidir.
-Çoğul sığası içinde aynı Allah’a ibadet eden bütün tevhid ehli dâhildir.
-Bu ifade içine, kâinattaki tüm varlıklar girer. Çünkü her biri fıtri bir şekilde Allah’a ibadetlerini takdim eder. O’nun azamet ve kudret arşı altında hayret ve muhabbetle secde yapar.
Nasıl ki bir komutan emrindeki bütün askerlerin hizmetlerini padişaha sunar. Öyle de, bütün varlık âlemini temsil ile şu insan “Allahım, yalnızca Sana ibadet ederiz” der. Böylece ibadeti, cüziyetten çıkar, küllileşir.
وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ: “Yalnızca Senden yardım dileriz.” İbadetimiz Sana olduğu gibi, yardımı dahi yalnızca Senden isteriz.
Burada yardım isteyen fert olduğu halde, çoğul sığasıyla istemesi, bütün varlık âlemi, bütün tevhid ehli ve insanın bütün aza ve zerreleri namına olmasındandır.
Yani, “Allahım, hepimiz yalnızca Senden yardım bekleriz. Çünkü her şeyin dizgini Senin elinde, her şeyin anahtarı Senin yanındadır. Her şey Senin emrin ile halledilir. Senin ilmin dışında bir yaprak bile yere düşmez, Senin iznin olmadan bir zerre bile hareket etmez.”
Böyle engin manaları her namazda hisseden bir insan, başkalarına tezellülden, el açmaktan kurtulur. Onların minnetini çekmez. Yeryüzünde aziz bir halife olarak yaşar.
الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ اِهْدِنَا: “Bizleri sırat-ı müstakime hidayet et.”
İnsan, Fatiha’yı okurken “Allahım, yalnızca Senden yardım dileriz” deyince, sanki Cenab-ı Hak “ne istersin?” diye sorar. İnsan da “ya Rabbi, hidayet isterim” diye cevap verir.
Buradaki hidayet, kişinin durumuna göre manalar taşır:
-Hidayette olanlara “Allahım, bizi hidayet üzere sabit kıl.”
-Hidayetten nasibi az olanlara “Allahım, hidayetimizi arttır.”
-Hidayette olmayanlara “Allahım, bize hidayet nimetini nasip et” gibi açılımlar söz konusudur.
Sırat-ı müstakim, istikametli, dengeli, her türlü aşırılıklardan uzak Kur’an yoludur.
İnsanda başlıca şu üç kuvvet bulunur:
-Şehvet.
-Gadap.
-Akıl.
İnsan hayatının devam ve bekası için bu üç kuvvet dengeli bir şekilde kullanılmalıdır. Her üç kuvvetin ifrat ve tefrit şeklinde aşırı uçları olduğu gibi, vasat olarak kullanılabilecek dengeli mertebesi de vardır.
Bunlardan şehvet kuvveti, yeme, içme, evlenme, konuşma gibi menfaatleri celpte kullanılır.
-Bu kuvvetin ifratı, helal haram sınırı tanımadan her şeye sahip çıkmak,
–tefriti, helaline de istek duymamak,
–vasatı ise, helale yönelip haramdan kaçmaktır.
Sözgelimi, durmadan konuşmak, rastgele konuşmak ifrat; konuşması gereken yerde susmak tefrit; yerinde yeterince konuşmak vasattır.
Gadap kuvveti, zararları def için verilmiştir.
-Hiçbir şeyden korkmamak ifrat,
-korkulmayacak şeylerden bile korkmak tefrit,
-ortası ise vasat mertebedir. Kişinin, yeri ve zamanı geldiğinde aşk ve şevkle ruhunu feda etmesi bu vasat mertebenin bir eseridir.
Bu kuvvetin ifrat mertebesinde kişi ehl-i imana bile kin ve düşmanlık besler. Tefrit mertebesinde düşmanına bile sempati duyar. Vasat mertebesinde ise, düşmanını düşman, dostunu dost olarak bilir.
Akıl kuvveti, iyi ve kötüyü, fayda ve zararı ayırmak için verilmiştir. Bunun ifrat mertebesi cerbeze, tefriti ahmaklık, vasatı ise hikmettir.
–İfrat mertebede, insan batılı hak, hakkı batıl gösterecek aldatıcı bir zekâya sahip olur.
–Tefrit mertebede, hakkını bile savunamaz, aldatılır.
–Vasat mertebede ise, her şeye kıymetine göre ehemmiyet verir. Hakkı hak bilir sarılır, batılı batıl bilir, ondan uzak kalır.
صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ: “(Allahım), bizi kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna hidayet et!”
Bu yol, Kur’anda doğrudan açıklandığı üzere, “nebiler, sıddıklar, şehitler, salihler yoludur.”3
Ayette geçmiş zaman kipiyle “Sen onlara nimet verdin” denilmesinde şöyle bir incelik vardır: “Allahım, nimet vermek Senin şanındandır. Lütuf ve kereminle o seçkin insanlara nimette bulundun. Her ne kadar layık olmasam da, bana da nimette bulun.”
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ: Cenab-ı Haktan rahmet ve hidayet, işlerinde muvaffakiyet istenildikten sonra, zararları def cihetiyle şöyle deniliyor: “(Allahım), bizleri kendilerine gadap edilenlerden eyleme!”
Korku ve ümit, ibadet makamlarında ilerlemek için iki kanat gibidir. Bunlar tek taraflı olsalar noksan kalırlar, beraber olduklarında ise, insanı daima yükseltirler.
Allah’ın azametinden, emrine aykırı davranışlardan, gadabına müstehak olmaktan korkmak insanı takva sahibi yapar. Allah’ın nihayetsiz rahmetini düşünüp affını istemek ise, insanı nihayetsiz nurlara ve sırlara ehil kılar. Cenab-ı Hak, kudsi bir hadiste şöyle buyurur: “Ben kulumun zannı üzereyim.”4
وَلاَالضَّٓالّ۪ينَ: “(Allahım), bizleri dalalette olanlardan eyleme.”
Dalalet, hidayetin zıddıdır. Hidayet yola gelmek, dalalet yoldan çıkmaktır. Doğru yolda ilerlemek zor, ama yoldan çıkmak kolaydır. Felsefecilerin çoğu, “doğru yolda gidiyorum” zannıyla haktan uzaklaştıran yollara gitmişlerdir.
Hz. Peygamber gadap edilenlere örnek olarak Yahudileri, yoldan çıkanlara örnek olarak da Hristiyanları nazara verir.5 Şüphesiz bu, ayetin manasını bir örnek ile açıklamaktan ibarettir. Yoksa gadap edilenler Yahudilerden ibaret olmadığı gibi, haktan sapanlar da sadece Hristiyanlar değildir.
Fatiha’nın sonunda söylenen “Âmin” ifadesi, Fatiha’ya dâhil olmayıp “Allahım, kabul et” anlamında bir kelimedir. Fatiha, bir dua suresi olduğu cihetle bu kelime ile bitirmek uygun olmaktadır.
1 Bkz. Nursi, İşaratu’l- İ’caz, (Arabi) Sözler Yayınevi, İst. 1994, s. 23-38
2 Müslim, İman, 37
3 Nisa, 69
4 İbn Mace, Edeb, 58
5 Tirmizi, Tefsir, 1/2; İbn Hanbel, IV, 378
