Darda Kalanların Allah’a İlticası

Cenab-ı Hak, insanın zayıf bir halini şöyle anlatır:

وَاِذَا مَسَّ اْلاِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِه۪ٓ اَوْ قَاعِدًا اَوْ قَٓائِمًۚا

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَاَنْ لَمْ يَدْعُنَٓا اِلٰى ضُرٍّ مَسَّهُۜ

İnsana bir zarar dokunduğunda, gerek yan yatarken, gerek oturduğu yerde veya ayakta bize dua eder. Fakat biz ondan sıkıntısını giderdiğimizde, sanki kendisine dokunan sıkıntı için bize dua etmemiş gibi geçer gider.”1

Aynı surede bu gerçeğe şöyle bir örnek verilir:

هُوَ الَّذ۪ى يُسَيِّرُكُمْ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ حَتّٰٓى اِذَا كُنْتُمْ فِى الْفُلْكِۚ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِر۪يحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَٓاءَتْهَا ر۪يحٌ عَاصِفٌ وَجَٓاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اُح۪يطَ بِهِمْۙ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ لَئِنْ اَنْجَيْتَنَا مِنْ هٰذِه۪ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ

فَلَمَّٓا اَنْجٰيهُمْ اِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِىاْلاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْۙ مَتَاعَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Siz gemide iken, gemi içindekileri güzel bir rüzgârla alıp götürür. Yolcular bununla neşelendikleri bir zamanda o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar. Her yerden dalgalar onları sarar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar. (İşte o vakit) tam ihlas ile ‘And olsun, eğer bizi buradan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız’ diye Allah’a yalvarırlar.

O, onları kurtardığında bakarsın ki, yine haksız yere taşkınlık yaparlar. Ey insanlar! Bu taşkınlığınızın zararı ancak kendinizedir. Bununla, sadece dünya hayatının menfaatini elde edersiniz. Sonunda dönüşünüz bizedir. Biz de yaptıklarınızı size tek tek haber veririz.”2

Ayetlerin çizdiği bu tablo, pek çok insan tarafından yaşanan bir ölüm kalım halini tasvir etmektedir: Uçsuz bucaksız bir denizde içindeki yolcuları götüren bir gemi. Güzel bir rüzgâr esiyor. Yolcuların keyfine diyecek yok. Ama o da ne? Birden bir fırtına çıkıyor, dalgalar gittikçe kabarıyor. Koca gemi, dağlar gibi dalgaların arasında küçük bir fındık kabuğu gibi sallanıyor. Az önce mutluluğun zirvesinde yaşayan gemidekiler şimdi korku ve dehşetin zirvesinde yaşamakta. Yürekleri ağızlarına gelircesine feryat ediyorlar: “Aman ya Rabbi, bizi bu halden kurtar. Salimen karaya çıkarsak Sana şükreden kimseler olacağız.” diyorlar. Derken denizin dalgaları yatışıyor, selametle karaya ulaşıyorlar. Fakat gemide Allaha söz veren bu insanlardan çok azı sözünde duruyor, büyük çoğunluğu eski günahkâr hayatlarına devam ediyorlar.

Bu halleriyle -haşa- Allah’ı mı kandırıyorlar? Hayır, hayır. Ancak kendilerini aldatıyorlar. Şu dünya hayatında azıcık faydalanacaklar, nimetlenecekler. Ebedi mutluluk okyanusuna nispetle bir damla serap hükmünde olan bazı şeylerle oyalanacaklar. Derken bir gün ansızın ölüm kendilerine gelecek. Taptıkları dünya hayatının lezzetlerinden onları koparıp alacak. Hepsi Allah’ın huzuruna varacak, yaptıklarından tek tek hesap verecek. Sonunda, cesetleri alevleri göklere yükselen cehennem ateşinde yanarken, ruhları da pişmanlık ateşiyle yanıp kavrulacak…

Denizde yaşanan bu tablo, karadakiler için de geçerlidir. Hayat gemimiz olaylar okyanusunda yol alırken, zaman zaman bela ve musibet dalgaları her taraftan bizi kuşatır. Daha önceleri pek hatıra getirmek istemediğimiz Allah’ı o zaman hatırlar “Aman Ya Rabbi, Sen bilirsin, Sen büyüksün” deriz. Fakat o halden kurtulunca çoğumuz o samimi duaları unutur, eski gaflet haline devam eder.

Duhan suresinin ilk sayfasında benzeri bir olaya yer verilir: Mekke müşrikleri Hz. Peygamberi dinlemediklerinde, o şefkat peygamberi kuraklık bedduası yapar. Öyle bir kıtlık olur ki, inatçı müşrikler kemikleri yiyecek bir duruma gelir… İnsanlar açlık sebebiyle yer gök arasını duman kaplamış görmektedir. Allah Rasulüne gelip bu halin kalkması için dua etmesini, kendilerinin artık inandıklarını söylerler. Rasulullah dua eder ve kuraklık biter. Onlar ise, yine eski yollarına devam ederler.3 Kur’an, onların bu halini şöyle anlatır:

Doğrusu onlar şüphe içinde eğlenip duruyorlar.

Şimdi sen, göğün insanları bürüyecek açık bir duman getireceği günü gözetle.

Bu, elem verici bir azaptır.

(O zaman şöyle diyecekler)

رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ اِنَّا مُؤْمِنُونَ Rabbimiz, bizden azabı kaldır. Doğrusu biz inananlarız.’

Fakat nerede onlarda öğüt almak?

Oysa kendilerine gerçeği açıklayan bir peygamber gelmişti.

Sonra O’ndan yüz çevirdiler, ‘Bu, öğretilmiş bir mecnun!’ dediler.

Biz sizden azabı biraz kaldıracağız.

Ama siz yine döneceksiniz.”4

Hz. Peygamber devrindeki bu olayın benzerleri her zaman yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Bolluk anında şımaran insan, bela ve musibetlerle karşılaştığında, âdeta dünya başına yıkılır. Yeri göğü kapkara dumanlarla kaplı görür. “Yıkıldı dünyam” diye feryat eder. Kararan iç dünyası dış dünyayı da karanlıklarla dolu gösterir. Bazen aklı başına gelir gibi olur, Allah’a yalvarır, yakarır. Bela ve musibetten kurtulunca ise, sözünü unutur, eski günahkâr yaşantısını devam ettirir.

1 Yunus, 12

2 Yunus, 22 ve 23

3 Bkz. Beydavi, II, 381

4 Duhan, 9-15

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir