Sahabeyi üstün yapan vasıflardan biri, Kur’an’ın nüzulü heyecanını yaşamalarıdır. Mühim bir olay olduğunda, gözleri semada, Allah’ın bu konuda indireceği hükmü beklemektedirler. İşte, Uhud Savaşı’nı yaşamış mü’minler, bu konuda inen ayetlere çok derin bir heyecanla muhatap olmuşlardır. Gelen ayetler arasında, Uhud’a katılan mü’minlere yer yer serzeniş, yer yer tariz, yer yer onları teselli ve takviye açıkça hissedilmektedir. Mesela, şu ayetlerde yer alan serzenişe bakalım:
“Yoksa siz, Allah sizden cihad eden ve sabredenleri ortaya çıkarmadan hemen Cennete girivereceğinizi mi sandınız?
Gerçekten siz, ölümle yüz yüze gelmezden önce onu arzu etmiştiniz. İşte, onu gördünüz, hâlbuki bakıp duruyorsunuz!”1
Uhud Savaşı’nın meydan savaşı şeklinde yapılmasının sebebi, Bedr’e katılamayan kimselerin savaş heyecanı olmuştur. Bunlar, şehadet arzularını dile getirmişlerdi. Ama arzu ile uygulama arasında, genelde bir mesafe mevcuttur. Üstteki ayetlerde bu duruma işaret edilmiştir.
Uhud Savaşı’nın en dayanılmaz hali, İbn Kamie isimli müşrikin, “Muhammed’i öldürdüm” diye bağırması olmuştur. Karşı taraf bu haberle sevinirken, zaten mağlup durumda olan ve dağa doğru tırmanan mü’minler büsbütün çökmüşler, âdeta kolları-kanatları kırılmıştı. Bu münasebetle, şu İlâhî ikazlar gelir:2
“Muhammed, ancak bir Peygamberdir. O’ndan önce de Peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür veya öldürülürse, siz gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim bu şekilde dönerse, Allah’a asla zarar vermiş olamaz. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”3
Baki bir dava, fani şahıslar üzerine bina edilmez ve edilmemelidir. Müslüman, canını verecek şekilde Peygamberi sevmeli; fakat O ölse veya öldürülse, hezimet hali yaşamadan, O’nun yolunda devam etmeli… Zira Rasulullah, bizâtîhi menba değil, menbaa bir davetçi, bir işaretçidir.4 Yol, Allah’ın yoludur. Rasullah, o yolda bir rehber ve bir kılavuzdur.
Hz. Peygamber vazifesini bitirip vefat ettiğinde, O’nun vefat haberi Müslümanlar arasında bir şok etkisi yapar. Hatta Hz. Ömer, “Peygamber öldü, diyenin başını vururum” demektedir. Böyle heyecanlı bir hengâmede, Hz. Ebubekir üstteki ayeti okuyup, şunları söyler:
“Kim Peygambere tapıyorsa, bilsin ki o vefat etmiştir. Kim Allah’a tapıyorsa şüphesiz Allah, ölmez diridir.”
Bu sözleri duyan sahabe, uykudan uyanır gibi kendine gelmeye başlar. Sanki Hz. Ebu Bekir bu ayeti okuyuncaya kadar böyle bir ayeti bilmiyor gibidirler. Duyan herkes, ayeti okur istikametli çizgiyi yakalar.5
Hz. Peygamber’in beşeriyet yönü nazara verildikten sonra, şu hatırlatmalar yapılır:
“Hiçbir nefis, Allah’ın izni olmadan ölmez. (Ölüm) belirlenmiş bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya sevabını (menfaatini) isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret sevabını isterse, ona da ondan veririz. Şükredenleri mükâfatlandıracağız.”6
Ecel takdir edilmiştir, değişmez. Cephe gerisindekiler, cephede ön safta savaşanlara nisbetle, ölüme daha uzak değillerdir. Üstteki ayet, savaşta ölümden korkanlara bir cesaretlendirme ve onları savaşa teşvik mahiyetindedir. Zira cephede savaşmak veya geri kalmak, ömrü azaltmaz veya çoğaltmaz.7 Binaenaleyh, ölüm endişesi, mal, mülk, evlat gibi bir takım bağlar, insanın Allah’a karşı olan mühim vazifelerini unutturmaması gerekir.8 ” Kim dünya sevabını (menfaatini) isterse, kendisine ondan veririz.” ifadesi, ganimet arzusuyla koşanlara bir tarizi tazammum eder.9
Cenab-ı Hak, daha sonra önceki milletlerin örnek tavrını nazara verir:
“Nice Peygamberler geldi geçti. Yanlarında pek çok ribbiyyun (Rabbe kul olanlar) savaştı. Ama onlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden gevşemediler, zaaf göstermediler, miskinlik etmediler. Allah, sabredenleri sever.”10
Dikkat edilirse, ayette “Siz, en hayırlı ümmet olarak Rabbaniler olmaya namzet iken, geçmiş peygamberlerin ümmetleri kadar da mı olamayacaksınız ki, “Muhammed öldü” şayiası karşısında perişan oluverdiniz” manasını çağrıştıran büyük ve ince bir kınama vardır.11
Bu tarizden sonra, önceki ümmetlerin şu güzel duası anlatılır:
“Onların sözü ancak şu idi: Ya Rabbena, günahlarımızı ve işimizde taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirlere karşı bize yardım et.
Allah da onlara hem dünya sevabını, hem de ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah, muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.”12
Düşman karşısında gevşeyip za’fa düşmemenin, miskinlik göstermemenin hem dünyevî, hem de uhrevî neticeleri vardır. Dünyevî neticeleri; galibiyet, Müslümanların izzet ve şerefini muhafaza, can ve mal emniyeti, ganimet gibi şeylerdir. Uhrevî neticesi ise, koca bir Cennettir.
Şeytan, savaşta ölüm tehlikesiyle insanları korkuttuğu gibi, şeytandan ders alan kâfirler de çevrelerine o şekilde telkinde bulunurlar. Mü’minlere bu konuda şu hatırlatılır:
“Ey iman edenler! Yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri (dostları) hakkında ‘Bizim yanımızda olsalardı ölmezler ve öldürülmezlerdi’ diyen kâfirler gibi olmayın. Allah bunu, kalplerinde bir pişmanlık kılacak. Allah yaşatır ve öldürür. Allah, yaptıklarınızı görür.”13
Şu hatırlatmada ise, bu savaşta bazılarının ayaklarının kayma sebebine dikkat çekilir:
“İki ordu karşılaştığında içinizden dönenler var ya; yaptıkları bazı şeyler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmak istedi. Bununla beraber, Allah onları bağışladı. Şüphesiz Allah Gafur’dur, Halîm’dir (günahları affeder, günaha hemen ceza vermez).”14
Savaş meydanı, aynı zamanda şeytanla mücadele meydanıdır. Meydanda savaş olmadan önce, kalplerde bir savaş yaşanır. Şeytan, kalpteki “lümme-i şeytaniye”15 denilen merkezden yaptığı yayınlarla, ehl-i imanı korkutmaya, savaştan ürkütmeye çalışır. Zaman zaman da netice alır. Meydanda savaş devam ederken, kalpte de bir savaş cereyan eder. Meydandaki savaş biter, ama kalpteki savaş bütün şiddetiyle devam eder.
Cenab-ı Hak, şu ayetle de, galibiyet ve mağlubiyetin sırrını öğretir:
“Allah size yardım ederse, size galip gelecek yoktur. Eğer yardımını çekerse, O’ndan başka kim size yardım edebilir? Dolayısıyla, mü’minler sadece Allah’a tevekkül etmelidir.”16
Müslümanların sayıca az oldukları halde, Bedir’de galip gelmeleri; sayıca çok oldukları halde, Huneyn Savaşı’nın başlarında bozguna uğramaları, üstteki hükmün birer şahididir.
Baştan buraya kadar gördüğümüz İlâhî ikazlar, Uhud Savaşı vesilesiyle verilmiş bir takım mesajlardır. Bu mesajların ilk muhatapları, elbette o vak’ayı yaşayan sahabilerdir. Ama kıyamete kadar gelecek bütün mü’minler, aynı ayetlerin muhataplarıdır. Zira Kur’an, belli bir kavme yöneltilmiş, sadece onlara seslenen bir kitap değil, bütün insanlığa ders veren, bütün asırlara seslenen bir hitaptır.
1 Âl-i İmran, 142-143
2 İbn Kesîr, II, 108; Beydâvî, I, 182
3 Âl-i İmran, 144
4 Kutub, I, 486
5 İbn Kesîr, II, 109
6 Âl-i İmran, 145
7 İbn Kesîr, II, 110
8 Yazır, II, 1196
9 Yazır, II, 1196
10 Âl-i İmran, 146
11 Yazır, II, 1198
12 Âl-i İmran, 147-148
13 Âl-i İmran, 156
14 Âl-i İmran, 155
15 Tirmizi, Tefsîr, 2/35
16 Âl-i İmran, 160
