TEBÜK SEFERİNDE MÜNAFIKLAR

Tevbe Sûresinde münafıklardan hayli bahis vardır. Kur’an-ı Kerim, başka yerlerde olduğu gibi burada da münafıkları ismen değil, vasfen anlatır. Bu, Kur’an’ın evrensellik özelliğiyle alakalıdır. Zira Kur’an’da tasvir edilen münafık tiplerini, hemen her devirde ve hemen her toplumda görmek mümkündür.

Tebük Seferi’ndeki münafıkları iki kısımda ele alabiliriz.

1- Sefere katılmayanlar.

2- Sefere katılanlar.

1- Sefere katılmayanlarla ilgili olarak önce şunlar nazara verilir:

” Şayet kolay elde edilir bir dünya menfaati ve orta halli bir yolculuk olsaydı, sana hemen uyarlardı. Lakin o meşakkatli mesafe kendilerine çok uzak geldi. ‘Gücümüz yetseydi, sizinle beraber çıkardık’ diye Allah’a yemin edecekler, nefislerini helake sürükleyecekler. Allah ise biliyor ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar.”1

Münafık, menfaatinin takipçisidir. Allah yolunda sefere katılmak, gerekirse bu uğurda can vermek gibi yüce ideallerden mahrumdur. Sefere katılmakla, kesin bir menfaat elde edeceğini bilse, hiç durmaz, hemen gelir. Fakat ganimet gibi bir menfaat garantisi yoksa, mümkünse geride kalmaya çalışır.

Nitekim münafıklardan pek çoğu Rasulullah’a gelip izin istemişler, Rasulullah da bunlara izin vermiştir. Cenab-ı Hak, latif bir itabla Rasulüne şöyle seslenir:

“Allah seni affetsin, niye onlara izin verdin? Ta ki sadık olanlar sana tebeyyün etseydi ve yalancıları bilseydin.”2

Bu ayet, peygamberlerin de içtihadının caiz olduğuna delalet eder. Buradaki itab, efdali terkten dolayıdır.3 Yani Hz. Peygamberin bu içtihadı -haşa- kötü bir içtihad değildir, ama -âyetin üslubundan anlaşıldığına göre- daha efdal olanı izin vermemesidir.

Kamil mü’minler ise zor günde sıvışmaya kalkmazlar, Allah rasülünün yanında yer alırlar:

“Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeleri hususunda senden izin istemezler. Allah, müttakileri bilendir.”4

İmanın hakikatine ermiş olanlar, böyle bir sefere seve seve katılırlar. Cihad realitesini göz ardı etmezler. Emredilen cihadı ifaya çalışırlar.

“Senden ancak, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüphe içinde olanlar izin isterler. Onlar, şüpheleri içinde bocalayıp dururlar.”5

Ortada hayati bir seferberlik hali varken, bir takım bahanelerle geri kalmak, münafıklık alametidir. Kalplerinde iman kökleşmiş olanlar, böyle bir vasatta “Ya Rasulullah, bize izin ver, biz geride kalalım” demezler.

“Gücümüz yetseydi sizinle beraber çıkardık” diyenler samimi değillerdir. Çünkü,

“Şayet çıkmak isteselerdi buna bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların çıkmasını kerih gördü de, onları alıkoydu. Kendilerine ‘oturanlarla beraber siz de oturun’ dendi.”6

Seferden geri kalan bu grup, sefere katılsa ne olurdu? Kaleler mi fethederlerdi? Destanlar mı yazarlardı? Kuvvetinize kuvvet mi katarlardı? Hayır… Hayır…

“Şayet çıksalar ve içinizde olsalardı, bozgunculuktan başka bir faydaları olmazdı. Fitne çıkarmak için aranızda dolaşırlardı. İçinizden onlara kulak verecek bulunurdu. Allah, zalimleri bilendir.”7

Nitekim sefere katılan münafıklar, bozgunculuk yapmış, fitne peşinde koşmuştur. “İçinizden onlara kulak verecek bulunurdu” ifadesi, beşeri bir zaafa işaret eder. Çünkü yalan haberin daima dinleyicileri olmuştur. Özellikle savaş ortamında yalan bir haber, kısa zamanda kulaktan kulağa yayılacaktır. Sözgelimi, “Bizans, 200.000 askerle üzerimize geliyormuş” diye bir şayia çıksa, bu yalan habere pek çok mü’min inanacaktır.

Fitne peşinde koşmak, nifakın temel karakterlerindendir. Rasululah’ın daha önceki savaşlarında da fitne çıkarmak isteyenler olmuştur:

“Doğrusu bunlar, daha önce de fitne peşinde koştular. Sana karşı türlü türlü işler çevirmişlerdi. Sonunda -onlar hoşlanmasalar da- hak geldi, Allah’ın emri zuhur etti.”8

Bir kısmı da geride kalmak için şöyle bahane uydurur:

“Onlardan bir kısmı da şöyle der: ‘Bana izin ver, beni fitneye düşürme.’ İyi bil ki, fitneye zaten düşmüşlerdir. Cehennem, kâfirleri kuşatıcıdır.”9

Rasulullah savaşa giderken, geri kalma manevraları yapmak fitnenin ta kendisidir.

Bazı rivayetlere göre, bu şekilde söyleyen Cedd Bin Kays’tır. Hz. Peygamber’e “Ensar bilir ki, ben kadınlara düşkünümdür. Rum kızlarıyla beni fitneye düşürme. Malımla yardım edeyim, beni bırak” demiştir.10

Münafıklar, kederde ve sevinçte Müslümanlarla tam bir tezat halindedir.

“Sana bir iyilik gelirse bu, onları üzer. Eğer sana bir musibet gelirse ‘biz tedbirimizi almıştık’ derler, sevine sevine döner giderler.”11

Mesela, Müslümanlar savaştan galip gelse ve ganimetle dönseler, bu hal münafıkları rahatsız eder. Fakat İslam ordularının mağlup olduğunu duysalar, “iyi ki biz katılmadık” deyip, memnun kalırlar.

“De ki: Bize, Allah’ın yazdığından başkası isabet etmez. O, bizim Mevla’mızdır. Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler.

Savaşta gerçi ölmek ve yaralanmak da vardır, ama savaşa gitmek illa ölmek veya yaralanmak demek değildir. Cephede olmak ölüme daha yakın olmak anlamına gelmez. Ölüm, yaşayan herkese aynı mesafededir.

Kaldı ki savaşta Müslümanlar için her hal ü karda güzellik vardır:

De ki: Bizim için gözlediğiniz şey (bizim açımızdan) iki güzelden biridir. Biz ise, ya Allah’ın kendi katından veya bizim elimizle size bir azap indirmesini gözlüyoruz. Haydi, bekleyin bakalım. Biz de sizinle beraber bekliyoruz!”12

Ayette “ihde’l- husneyeyn: iki güzelden biri” şeklinde ifade edilen husus, “ya şehadet, ya zaferdir.”13 Mü’min, savaşta zafer için çalışır, bazan da önüne şehadet çıkar. Her ikisi de mü’min için güzeldir. Münafık ve kâfirler ise, böyle güzelliklerden mahrumdurlar. Onların “Ölürsek şehit olacağız” şeklinde bir beklentileri yoktur. Şöyle veya böyle belalarını bulacaklardır. Ya doğrudan Allah onları cezalandıracak, ya da mü’minlerin eliyle belalarını verecektir.

Münafıklar, sefere katılmadıklarından dolayı sevinç içindedirler. Kur’an, onların bu halini şöyle değerlendirir:

“Geride kalanlar, Rasululah’a muhalefet etmek için oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten hoşlanmadılar. Dediler ki: ‘Bu sıcakta sefere çıkmayın!’ De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır!’ Keşke anlasalar!”14

Onlar, günlük sevinçlerle teselli bulmaktalar. Seferin sıcağından kurtuldular, ama Cehennem ateşinden kurtulamayacaklar!

Kur’an-ı Kerim, onları bu şekilde uyarır, akıllarına ve hislerine hitap eder, ardından ise çıkış yollarını gösterir:

“Artık, yaptıkları şeyler yüzünden az gülsünler, çok ağlasınlar!”15

Şu ayetler ise, sefere katılmayan münafıkların sefer sonrası halini anlatır:

“Onlara döndüğünüz zaman size özür beyan edecekler. De ki: Özür beyan etmeyin. Size asla inanmayacağız. Doğrusu, Allah bize durumlarınızdan haber verdi. Allah ve Rasulü yaptıklarınızı görecek, sonra gaybı ve şehadeti (gizli ve açık her şeyi) bilene (Allaha) döndürüleceksiniz. O, yaptıklarınızı size haber verecek.

Yanlarına döndüğünüz zaman, kendilerinden yüz çevirmeniz (ceza vermemeniz) için size Allah adıyla yemin edecekler. Artık siz de onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar pistir. Yaptıklarına karşılık varacakları yer, Cehennemdir.

Kendilerinden razı olasınız diye, size yemin edecekler. Siz onlardan razı olsanız da, Allah o fasık topluluktan asla razı olmayacaktır!”16

2- Tebük Seferi’ne katılan münafıklar da olmuştur. “Herkes kendi karakterine göre amel eder”17 ayetinin hükmünce, bunlar da sefer esnasında münafıkane hareket ederler. Münafıkların genel karakterinde görülen istihza, korku, fitne çıkarmak… gibi haller bunlarda da görülür. Mesela, Hz. Peygamberin toleransını yanlış değerlendirip, “O, her söyleneni dinleyen bir kulaktır” derler. “İstediğimizi deriz, sonra da O’na varırız. O da söylediğimizi tasdik eder” diye düşünürler.18 Kur’an, bu hali şöyle anlatır:

“Onlardan bir kısmı da var ki, Peygamberi incitiyorlar ve ‘O bir kulaktır’ diyorlar. De ki: O, sizin için bir hayır kulağıdır.”19

Evet, o bir kulak. Lakin ne güzel bir kulak!20 Allah’tan gelen vahyi duyan bir kulak. Mü’minlerin görüşlerini dinleyen, onlara önem veren bir kulak…

Münafıklar, Rasulullah’ı ve ehl-i imanı küçük görme küçüklüğü içindedirler. Sefer esnasında Rasulullah’ı kastedip, “şu adama bakın. Şam kalelerini, köşklerini fethe gidiyor! Heyhat, heyhat!” şeklinde konuşurlar. Rasulullah, onların bu sözlerine muttali olur. Bu şekilde konuşanları huzuruna getirtir, “Şöyle, şöyle konuştunuz” diye onlara söyler. “Ey Allah’ın Nebisi, bizim konuşmamız senin ve ashabın hakkında değildi. Yolu kısaltmak için birbirimizle şakalaşıyorduk” diyerek durumu kurtarmaya çalışırlar.21 Onların bu haline işaret olarak, Kur’an’da şöyle denir:

“Münafıklar, kalplerinde olanları haber veren bir sûre inmesinden korku içindedir. De ki: Alay edin bakalım. Allah, korktuğunuzu ortaya çıkaracaktır.

Eğer onlara sorsan, ‘biz ancak lafa dalmış, şakalaşıyorduk’ derler. De ki: Allah’la, O’nun ayetleriyle ve Rasulü’yle mi dalga geçiyorsunuz? Boşuna özür dilemeyin. İmanınızdan sonra küfre düştünüz. Sizden bir topluluğu bağışlasak bile, diğer bir topluluğu, suçlu olduklarından dolayı cezalandıracağız!”22

İki ay süren Tebük Seferi esnasında, Rasulullah’a zaman zaman ayetler inmekte, seferden geri kalanların durumu haber verilmektedir. Münafıklardan Cülas Bin Süveyd, arkadaşlarına, “Muhammed’in Medine’deki arkadaşlarımız hakkında söyledikleri doğru ise, biz eşekten daha adiyiz!” der. Medineli Müslümanlardan Amir Bin Kays, bu sözleri duyunca, ” evet, der. Vallahi Peygamber doğru söylemektedir ve sen eşekten daha adisin!” Bu tartışma Rasulullah’a ulaşır. Cülas’ı çağırtır, sözlerini hatırlatır. Cülas, yemin ederek söylemediğini anlatır. Şu ayet, bu olaya işaret eder:23

“Söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar. Hâlbuki küfür kelimesini söylediler. İslam’a girdikten sonra, küfre düştüler ve başaramadıkları şeye yeltendiler.”24

Ayetin “başaramadıkları şeye yeltendiler” kısmı, Rasulullah’a yapılan bir suikastla alakalıdır. Tebük Seferi dönüşü on beş münafık, gecenin karanlığında Rasululah’a suikast teşebbüsünde bulunurlar. Teşebbüsleri neticesiz kalır. Karanlıktan istifadeyle, ordunun içinde kaybolurlar, yakalanamazlar.25

Rasulullahtan istifade etmek yerine, bu gibi fitneler peşinde koşmak ne büyük bir bedbahtlıktır! Hâlbuki o yüce Peygamber, onlara en değerli hakikatleri, en kıymetli esasları getirmiştir:

“Allah ve Rasulü kendi lütfu ile onları imkân sahibi kıldı diye(!) intikama niyetlendiler. Eğer tevbe ederlerse, haklarında hayırlı olur. Eğer yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve ahirette can yakıcı bir azapla cezalandırır. Artık onlara yeryüzünde ne bir dost olur, ne de bir yardımcı!”26

Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde ganimetlerle zengin oldular. Böyle geniş imkânlara kavuşmalarına şükretmeleri gerekirken nankörlükle ve hatta hıyanetle karşılık verdiler. Nimete kavuşmanın tepkisi bu olmamalıydı!

Ayette “eğer tevbe ederlerse, haklarında hayırlı olur” denilerek, onlara bir çıkış yolu gösterilmiştir. Gerek bu ayette ve gerekse münafıkların iç yüzünü anlatan başka ayetlerde, onları tevbeye sevk edecek, dillerindeki imanı kalplerine indirecek ikazlar ve hatırlatmalar mevcuttur. Bu ikaz ve hatırlatmalar, neticesini göstermiş, meyvesini vermiştir. Başlangıçta sayıları hayli fazla olan münafıklar, zamanla azalmıştır. Mesela, biraz önce bahsi geçen Cülas Bin Süveyd, tevbe edip samimi Müslüman olmuştur.27

1 Tevbe, 42

2 Tevbe, 43

3 Nesefi, II, 128

4 Tevbe, 44

5 Tevbe, 45

6 Tevbe, 46

7 Tevbe, 47

8 Tevbe, 48

9 Tevbe, 49

10 Râzî, XVI, 83 – 84; Nesefi, II, 129

11 Tevbe, 50

12 Tevbe, 51-52

13 Beydâvî, I, 408

14 Tevbe, 81

15 Tevbe, 82

16 Tevbe, 94-96

17 İsra, 84

18 Beydâvî, I, 410; Nesefi, II, 132

19 Tevbe, 61

20 Nesefi, II, 132

21 Beydâvî, I, 411; Râzî, XVI, 122; Nesefi, II, 133-134

22 Tevbe, 64-66

23 Râzî, XVI, 136; Beydâvî, I, 412

24 Tevbe, 74

25 Râzî, XVI, 136; Beydâvî, I, 412

26 Tevbe, 74

27 Râzî, XVI, 136

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir