Hz. Peygamber döneminin mühim olaylarından biri, hicretin dokuzuncu senesinde gerçekleştirilen Tebük Seferi’dir. Bu sefer, Bizans’a karşı yapılmıştır. Bizans’ın Müslümanlar üzerine harekete hazırlandığını haber alan Rasulullah, seferberlik ilan eder. Daha önce çıktığı seferlerde, tevriyeli ifadeler kullanarak nereyi hedeflediğini baştan hissettirmezken, ordunun tam hazırlık yapabilmesi için bu defa açıktan belirtir.1 Çünkü o zamanın en güçlü devletlerinden biriyle savaşa gidilecektir.
Tebük Seferi, Rasulullah devri İslam ordusunun en kalabalık seferidir. İslam ordusu, bu Sefere otuz bin kişiyle katılır. Yeni kurulmuş bir devlet için bu kadar kalabalık bir ordunun masrafını karşılamak mümkün olmadığından, halkın yardımına müracaat edilir. Herkesin kendi imkânı nisbetinde destek vermesi istenir.
Tebük Seferi’ne “Gazvetü’l- usre” (zor savaş) ve bu sefere katılan orduya “Ceyşü’l- usre” (zorluk ordusu) denmiştir. Zira yiyecek içecek sıkıntısı vardır. Ordunun teçhizatı tam değildir. Yeterli sayıda binek yoktur…2 Ayrıca, senenin en sıcak günleridir. Gidilecek mesafe hayli uzaktır.3 İslam Ordusu Suriye taraflarındaki Tebük isimli yere kadar gelir. Fakat Bizans Ordusu ortalıkta görünmez. Rasulullah, yirmi gün Tebük’te kaldıktan sonra Medine’ye dönme kararı alır.4
İki ay süren Tebük Seferi’nde gerçi savaş yoktur, ama Kur’an ayetlerinde yer alacak derecede mühim olaylar yaşanmıştır. Savaş hali, insan karakterlerinin ortaya çıkmasında mühim bir ayıraçtır. İşte, Tebük Seferi, bunun güzel örnekleriyle doludur.
Bu sefer münasebetiyle, Kur’an-ı Kerim, başlıca şu grupları nazara verir:
1- Mü’minler: Mü’minler üç grup olarak ele alınır:
1- Sefere katılanlar.
2- Sefere katılmayanlar
3- Sefere katılamayanlar.
2- Münafıklar: Bunlar iki gruptur:
1- Sefere katılmayanlar.
2- Sefere katılanlar.
3- Bedeviler: Bunlar da iki gruptur:
1- Müslümanlara destek olanlar
2- Münafıklar.
Şimdi bu grupların durumlarını, Kur’an ayetlerinin ışığında, daha yakından görmeğe çalışalım:
TEBÜK SEFERİNDE MÜ’MİNLER
Mü’minlerin tamamına yakını Tebük Seferi’ne iştirak etmiştir. Geriye sadece savaşamayacak durumda olan kadınlar, çocuklar, yaşlılar, sakatlar, savaşa katılmaya imkân bulamayanlar ve bir de katılabileceği halde nefsine mağlup olan bazı kişiler kalmıştır. Bu son grup, sayıca çok fazla değildir.
Kur’an-ı Kerim, Tebük Seferi’yle ilgili ayetlere, ehl-i imana seslenerek başlar:
“Ey iman edenler! ‘Allah yolunda sefere çıkın!’ denildiğinde, size ne oldu ki yere çakılıp kaldınız! Yoksa ahireti bırakıp dünya hayatına/ edna hayata razı mı oldunuz? Hâlbuki ahiretin yanında dünya metaı, çok az bir şeydir.
Eğer sefere çıkmazsanız, Allah sizi elim bir azapla cezalandırır ve yerinize başkalarını getirir. Siz (sefere çıkmamakla) Allah’a asla zarar veremezsiniz. (Ancak kendinize zarar verirsiniz). Allah her şeye kadirdir.”5
Mü’minleri Allah yolunda sefere teşvik eden bu ifadelerin ilk muhatapları, seferden geri kalan mü’minler olmakla beraber6 şüphesiz diğer mü’minlerin de bu ifadelerden hissesi bulunmaktadır. Çünkü insanın tabiatında, daima bir takım zaaflar vardır. Sözgelimi, sefere koşarak değil de yürüyerek katılır. Hemen değil de, biraz gecikerek gelir. Nitekim Tebük Seferi’nde bunların numuneleri görülmüştür. Mesela, Ebu Hayseme, Tebük Seferi’ne gecikerek katılanlardan biridir. Ordu hareket ettiğinde o, hâlâ Medine’dedir. Ağacın gölgesinde oturmuş, hanımı hurma ve soğuk su getirmiş bir durumda iken Ebu Hayseme’nin iç âleminde, vicdanla nefis mücadeleye başlar… Duruma bakıp şöyle der:
“Koyu gölge… Olgun hurma… Soğuk su… Kadın… Rasulullah ise, ne meşakkatler içinde! Bu asla iyi bir hal değil!”
Kalkar, devesini hazırlar, kılıcını, mızrağını alır, sür’atle yola koyulur, orduya yetişir. Rasulullah, ilerden bir süvarinin geldiğini görünce, “Ebu Hayseme olsaydı” buyurur.7
Rasulullah’ın iştirak ettiği bir sefere, özür grupları dışında yer alanların katılmaması, elbette uygun değildir. Kur’an buna şöyle dikkat çeker:
“Medine ahalisine ve çevrelerindeki bedevilere, Rasulullah’tan geride kalmaları ve O’nun katlandığı zorluklara katlanmamaları yaraşmaz…”8
Yani, kendi canlarını Peygamberden ziyade sevmeleri, Peygamberin kendini sakınmadığı şeylerden kendilerini sakınmak istemeleri uygun düşmez. Çektiği zahmetlerde, katlandığı meşakkatlerde, karşı karşıya geldiği zorluklarda, hep O’nunla beraber bulunmaları, maiyyetinde yürümeleri iktiza eder.9
Şu âyette ise, bu gibi seferlere katılmama özrü olanlar anlatılır:
“-Allah ve Rasulüne sadık kalmak şartıyla- zayıflara, hastalara, sarf edecek bir şeyi olmayanlara (katılmamakta) bir vebal yoktur…
Kendilerine binek verip (cepheye) sevk edesin diye sana geldikleri zaman, ‘Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum’ dediğin; kendi imkânlarıyla da harcayacakları bir şey bulamadıkları için üzüntüden hüngür hüngür gözyaşlarıyla geri dönen kimselere de bir vebal yoktur.”10
Bunlara “bekkaun” (ağlayanlar) denir. Ensar’dan yedi kişi oldukları rivayet edilir. Sefere çıkacak levazımatları olmadığından katılamamışlardır.11 Öyle anlaşılıyor ki, Rasulullah imkânı olmayanlara binek ve teçhizat dağıttığında, bunlara verecek bir şey kalmamıştı. Sefere katılma aşkıyla yanıp tutuşan böyle kimseler, katılamadıklarından dolayı elbette sorumlu değillerdir. Sorumlu olanlar, şu ayette belirtilen kimselerdir:
“Vebal, ancak geniş imkânları olduğu hâlde senden izin isteyenleredir. Onlar, kadınlarla beraber olmaya razı oldular. Allah, onların kalplerini mühürledi. Artık bilmezler.”12
Sefere katılma imkânı olduğu halde, katılmayan mü’minlerden bir grup, sonra çok pişman olurlar. Rasulullah’ın Medine’ye döneceği günlerde, kendilerini mescidin direklerine bağlarlar. Rasulullah, âdeti olduğu üzere önce mescide uğrar, orada iki rekât namaz kılar. Direklere bağlı bu kişileri görünce, bunların durumunu sorar. “Rasulullah çözmedikçe, biz ipimizi çözmeyeceğiz” dedikleri anlatılır. Rasulullah, “bu konuda bana vahiy gelmezse, vallahi ben onları çözmeyeceğim” der. Şu ayetler nazil olunca onları serbest bırakır:13
“Diğerleri, günahlarını itiraf ettiler. Bunlar, bazan salih amel işleyen, bazan da kötü ameli olan kimselerdir. Olur ki Allah onların tevbelerini kabul eder. Şüphesiz Allah Gafur’dur, Rahimdir (çokça bağışlar, merhamet eder).”14
Bunlar, affedilme sevinciyle, kendilerini seferden alıkoyan mallarından sadaka vermek isterler. Rasulullah, kendisine böyle bir vahiy gelmediğini söyler. Ardından şu hüküm nazil olur:15
“Onların mallarından bir zekât al…”16
Seferden geri kalanlardan üç tanesi ise, kendilerini direğe bağlamazlar, ama ciddi bir pişmanlık içindedirler. Şu ayette de onların haline işaret edilir:17
“Diğerlerinin durumu ise, işleri Allah’a kalmıştır. Ya onlara azap eder veya onların tevbelerini kabul eder. Allah, Alim’dir, Hakim’dir (her şeyi bilir, hikmetle hükmeder).”18
Bunlar, Ka’b Bin Malik, Mürare Bin Rebi’ ve Hilal Bin Ümeyyedir. Ka’b Bin Malik, hayatının bu mühim olayını uzun uzun anlatır.19 Kendisi Akabe’de biat edenlerdendir. Bu sefere katılmak için şartları son derece müsaittir. Fakat işi ağırdan alır. “Orduya yetişirim” diye düşünürken, bir türlü yola çıkamaz. Geride kalan münafıklar veya katılamayacak durumda olanlarla bulunmak, kendisine çok ağır gelir. Rasulullah döndüğünde, kusurunu itiraf eder. Rasulullah O’na ve O’nun durumunda olan diğer iki kişiye evlerine gitmelerini, Allah’ın bu konudaki hükmünü beklemelerini söyler. Bu bekleyiş elli gün sürer. Bu elli gün, onlara sanki elli yıl gibi gelmiştir. Kur’an, onların halini şöyle anlatır:
“Geride kalanlardan o üç kişiyi de Allah affetti. Arz, bütün genişliğiyle beraber onlara dar geliyordu. Ruhları bunalmıştı. Allah’tan başka bir sığınak olmadığını anlamışlardı. Sonra Allah, onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, Tevvab- Rahîm’dir (tevbeleri kabul edendir, sonsuz merhamet sahibidir).”20
Bu üç sahabinin ve “bekkaun”un halleri bize gösteriyor ki, mü’min bazen nefsine mağlup olabilir, hasbe’l-beşer günaha girebilir. Mühim olan, hatasını anlayınca hemen dönmek ve aynı hatada ısrar etmemektir. Tevbe edenler için, Allah’ın rahmeti, merhameti her zaman imdada yetişecektir.
1 İbn Hişam, IV, 159; Nesefi, II, 126
2 Râzî, XVI, 215
3 Râzî, XVI, 59
4 İbn Hişam, IV, 170
5 Tevbe, 38-39
6 İbn Kesir, IV, 94
7 Beydâvî, I, 424-425; İbn Hişam, IV, 163-164
8 Tevbe, 120
9 Yazır, IV, 2645
10 Tevbe, 91-92
11 Beydâvî, I, 417; İbn Hişam, IV, 161
12 Tevbe, 93
13 Beydâvî, I, 419; Nesefi, II, 143
14 Tevbe, 102
15 Beydâvî, I, 420; Nesefi, II, 143
16 Tevbe, 103
17 Beydâvî, I, 420
18 Tevbe, 106
19 Mesela, bkz. Buhari, Megazi, 79
20 Tevbe, 118
