ŞEYTANLA MÜCADELE

Şeytanın Düşmanlığı

Nefis ve şeytan, insanın manevî terakkisinde iki büyük engeldir. Biri içten, diğeri dıştan insanın ayağını kaydırmaya çalışırlar. Nefis, şeytanın vesveselerine hassas bir alıcıdır. Hadiste, insan kalbinde hem melek ilhamı, hem de şeytan vesvesesi için, birer merkez olduğu bildirilmiştir.1

Kur’an’ın ifadesiyle, “şeytan, sizin için bir düşmandır. Siz de onu düşman edininiz. Şüphesiz o, kendine uyanları Cehennem ashabından olmaya çağırır.”2 Şeytanın insana düşmanlığı Hz. Âdem’le başlar. Hz. Âdem’e secde etmemesi yüzünden İlahî rahmetten uzaklaştırılır. Bu yüzden, Âdem’e ve nesline düşman kesilir. Allah’a giden yolda, onların önüne engel olarak çıkmaya izin ister. İnsanların imtihan edilmesi ve mahiyetlerindeki kabiliyetlerinin tezahür etmesi için, Cenab-ı Hak izin verir. Şeytan, der:

“Beni azdırmana karşılık yemin ederim ki, senin doğru yolunda insanlara vesvese vermek için oturacağım. Sonra onlara, önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından yaklaşacağım ve sen onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.”3

Cenab-ı Hak, şöyle buyurur “Onlardan gücünün yettiğini sesinle ürküt. Süvari ve piyadelerinle üzerlerine saldır. Mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaatte bulun. Fakat şeytan, ancak bir aldanış va’deder.”4

Ayet, bir taarruz halini tasvir etmektedir. Talan edilecek yere varıldığında, önce şiddetli bir sesle ahalisini ürkütüp, şaşkına çevirmek, sonra da atlı ve yaya birliklerle saldırmak gibi; şeytan dahi insanlar üzerinde hâkimiyet kurmak için her türlü vesvese ve desise silahını kullanır.5 Kimini korku damarından yakalar. Kimini boş hülyalarla aldatır. Kimine suret-i haktan görünür. Kimini şehvetten saptırır, kimini gafletten… Hadisin ifadesiyle, “insanın damarlarında cereyan eden kan gibi, insanın bedeninde cereyan eder.”6 Kaleler zayıf yerlerinden fethedilir. Şeytan da, insanın zaaflarından yararlanarak vücut ülkesini ele geçirmeye çalışır.

Şeytanın vesvese ve desiselerine aldanarak, onun yolundan gidenler, Allah’a kul olma yerine, şeytana kul ve köle olurlar. Onun dediklerini yapmakla, onun memurları haline gelirler.7 Cenab-ı Hak, insanlara şu ikazı yapmaktadır:

“Şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz o, sizin için apaçık düşmandır. O size ancak, kötülüğü, fuhşiyatı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”8

Hizbullah – Hizbuşşeytan

Şeytanın yörüngesine girenler ve devamlı onun talimatları doğrultusunda hareket edenler “hizbuşşeytan” grubunu meydana getirir. Allah yolunda gidenler ise, “Hizbullah” adını alır.9 Bazen bu isimle ortaya çıkan gruplar olmuşsa da “hizbullah” adı, Allah yolunda giden her Müslümanın unvanıdır, belli bir gruba tahsisi uygun değildir.

Hizbullah, Kur’an’da şu özellikleriyle anlatılmıştır:

-Allah onları sever, onlar Allah’ı severler.

-Mü’minlere karşı mütevazı, kâfirlere karşı izzetlidirler.

-Allah yolunda mücadele ederler.

-Başkalarının kendilerini kınamasından korkmazlar.

-Namazlarını kılar, zekâtlarını verirler, Allah’ın emirlerine boyun eğerler.

-Allah’ı, Rasulünü ve mü’minleri dost edinirler.10

-Babaları, oğulları, kardeşleri, aşiretleri de olsa Allah’a ve Rasulüne muhalefet edenleri sevmezler.

-Allah onlardan razı, onlar Allah’tan razıdırlar.11

Burada şu hususu belirtmek yerinde olacaktır: Günahkâr mü’min, hizbuşşeytan’a dâhil değildir. Ehl-i sünnetin itikadında günah, insanı kâfir yapmaz.12 İnsanın tabiatında günahlara fıtrî bir meyil vardır. Nefis ve şeytana uyup günah işleyen kimse, tevbe ve istiğfarla günahlardan temizlenmelidir. Nitekim atamız Hz. Âdem de İlâhî bir yasağı çiğnemiş, ama hemen peşinde tevbe etmiştir. Âdem’in torunlarına yakışan da tevbedir, istiğfardır.

Haricîler, “amel imandan bir cüz’dür” diyerek, günah işleyenleri tekfir ederler, onların küfre düştüğüne inanırlar.13 Hâlbuki amel imandan bir cüz değil, imanın kemâlinden bir cüz’dür.14 Kur’an-ı Kerîm’de pek çok ayette, iman ve salih amelin yan yana zikredilmesi, ikisinin farklılığına bir delildir.15

İnsi ve Cinnî Şeytanlar

Kur’an-ı Kerîm, “ins ve cin şeytanları” ifadesiyle, insanlardan da şeytanlar olduğuna işaret eder.16 Said Nursi, bu noktayı şöyle açıklar: “İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervah-ı habîse (pis ruhlar) bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesetsiz ervah-ı habîse dahi bulunduğu o katiyyettedir. Eğer onlar maddî ceset giyseydiler, bu şerîr insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar.”17

Görülüyor ki, insan şeytanlarıyla cinnî şeytanlar arasında sadece ceset farkı vardır. Mahiyetleri ise, aynıdır. Bütün meşguliyeti insanları saptırmak olan bir kısım insanlar, şeytanın yaptığının aynısını yapmaktadır.

Şeytandan Korunmak

Kur’an-ı Kerîm’deki, “şeytanın hilesi çok zayıftır” ayeti, şeytanın hile ve tuzaklarının zayıflığına dikkat çeker.18 Pek çok ayette şeytanın insanlar üzerinde bir yaptırım gücü (sultanı) olmadığını bildirir.19 Bu durum, insanın sorumluluğu açısından son derece önemlidir. Eğer şeytan, böyle bir güce sahip olsaydı, o zaman insanlar “Ya Rabbi, sen bize şeytanı musallat ettin. O da bizim irademizi elimizden aldı. Bize bu günahları zorla yaptırdı…” şeklinde Allah’ın huzurunda özür beyan ederlerdi. Hâlbuki şeytanın yaptığı sadece vesvese vermekten, çirkinlikleri ve günahları güzel göstermekten ibarettir. İnsan, ister bu vesveseye uyar, günahkâr olur; isterse uymaz, Allah katında derece kazanır.

Şeytanla mücadelenin esası, onun direktiflerine muhalefettir. Onun için bu düşmanı iyi tanımak gerekir. Kalbine gelen ilhamın şeytandan mı yoksa melekten mi geldiğini ayırt edemeyenler, çoğu kere şeytanın vesvesesine aldanırlar. İnsanın kalbi, melek ve şeytan ilhamlarının bir çarpışma alanıdır.

Ehl-i iman, bu çarpışmada Allah’a sığınarak şeytanın vesveselerinden kurtulmalıdır:

“Şeytandan sana bir dürtü (vesvese) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, Semi’- Alîm’dir (hakkıyla işitir, kemâliyle bilir). Takva sahipleri, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğunda, tezekkür ederler (düşünürler, Allah’ı anarlar, azabını hatırlarlar…) Böylece basiretle hareket ederler.”20

Böyle yapan ehl-i iman, Allah’ın himayesinde olurlar. Şeytan onlara vesvese verse bile, hemen Allah’ı anmak, azabını hatırlamakla kendilerine gelirler, şeytana aldanmazlar. Vesveseden kurtulup, gerçekleri görürler.

Hizbuşşeytan ise, devamlı şeytandan gelen telkinlere göre hareket ederler. “Şeytanlar, kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler” ayeti bunu bildirir.21 Şeytan fikirli insanlar, şeytanî ilhamlara maruzdurlar. Şeytan onları rahat bırakmaz, devamlı olarak ehl-i imanla mücadeleye teşvîk eder. Hamdi Yazır, bunu şöyle anlatır:

“İmansızlıkla şeytanet arasında bir câzibe vardır. Korusuz bahçeye haşerat musallat olduğu gibi, “görmedin mi, biz kâfirlerin üzerine, kendilerini iyice azgınlığa sevkeden şeytanları gönderdik”22 medlulünce, imansız kalplere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytaneti sever. Şeytanî hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar. Eşkıyanın reisi, en büyük şaki olur. Bunun gibi, imansızların bütün temayülleri şeytanette olduğundan önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer.”23

MALLA CİHAD

Allah yolunda verilecek mücadelenin mali boyutu da vardır. Gerek sıcak savaş, gerekse kültürel savaş ciddi masrafı gerektirir. Kur’an ayetlerinde, malla cihad da emredilmiştir. Mesela şu iki âyete bakalım:

“Mallarınızla, canlarınızla cihad edin!”24

“Allah yolunda mallarınızı harcayın. Kendinizi tehlikeye atmayın. İhsanda bulunun. Allah, ihsanda bulunanları sever.”25

Allah yolunda vermemek büyük tehlikedir. Çünkü o zaman İslâm ordusu zayıflayacak, düşmana karşı çıkmak zorlaşacaktır.26

Ehl-i küfür, batıl davalarını yaymak için ekonomik seferberlik yaparken, Müslümanların hak davaları için fedakârlık yapmamaları düşünülemez. Cenab-ı Hak, ehl-i imana şu teşvikte bulunur:

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Fetihten önce Allah yolunda harcayıp savaşanlarınız, diğerleri ile bir olmaz. Onlar, sonradan harcayıp savaşanlardan derece olarak daha üstündürler.”27

Bu İlâhî teşvik, fıtraten cimri olan insanı cömert hale getirecek hakikatleri ihtiva etmektedir. Her şeyden önce, mülk Allah’ındır. Şu anda servet sahibi olanlar, o mülke emanetçi olarak sahiptirler. Herkes ölecek, kimsenin elinde bir şey kalmayacaktır. Madem elden çıkacak, o halde Allah yolunda vermek en akıllıca iş olacaktır.

Ayette nazara verilen fetih, Mekke’nin fethidir. Bu fethe kadar Müslümanlar çok zor şartlar altında idi. Fetihle beraber bir hâkimiyet ve buna bağlı olarak da bir rahatlama meydana geldi. Böyle olunca, fetih öncesi vermek ve savaşmakla, fetih sonrası vermek ve savaşmak elbette bir olmayacaktır. Zor günde vermek ve savaşmak elbette daha fazîletlidir.

“Her bir mü’min i’lay-ı kelimetullahla mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir”28 diyen Bediüzzaman, malla cihad konusunda mühim bir tesbitte bulunur. Allah’ın dinini her tarafa yayabilmek için, Müslümanlar maddeten güçlü olmak zorundadırlar. Basınla, televizyon ve radyolarla, kitaplarla yapılacak mücadele; gelecek neslin yetişeceği kültürel merkezler açmak, maddi imkânların varlığını zorunlu kılmaktadır. Hz. Peygamberin, “kim bir mücahidi teçhiz etse kendisi savaşmış gibidir”29 hadisi de, bu konuda mühim bir teşviktir.

Malla cihada, günümüz ifadesiyle “ekonomik savaş” diyebiliriz. Müslüman ülkeler, ekonomik savaşta etkili durumda değillerdir. Pek çok İslâm ülkesi petrol yönünden çok zengin olmakla beraber, bu zenginlik kuvvete yansımamaktadır. İslâm ülkelerinin ekonomik yönden güçlü olmaları lazımdır. Bunun için yapılması gerekenleri ekonomi uzmanlarının müstakil çalışmalarına havale ile beraber, şu esasların bütün Müslümanlarca bilinmesinde ve gereğinin yapılmasında büyük faydalar olacağı kanaatindeyiz:

1- “İnsan için ancak çalıştığı vardır” prensibi, insanımıza öğretilmelidir.30 Dikkat edilirse, Kur’an’ın bu hükmünde mü’min- kâfir ayırımı yoktur. Kim çalışırsa, karşılığını görecektir.

2- “Veren el, alan elden hayırlıdır.”31 Müslüman ülkeler, gayr-i Müslim ülkelerden borç almayı hüner saymamalı, onlara borç verebilecek seviyeye gelmeye çalışmalıdır.

3- “Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz”32 ayetinin bildirdiği israftan kaçmak esası, fertten topluma, belediyelerden bakanlıklara herkeste ve her alanda uygulanmalıdır.

4- “İnananlar kardeştir”33 esasından hareketle, bütün İslâm ülkeleri, kendi aralarında kuvvetli ekonomik bağlar, birlikler meydana getirmelidir. Avrupa’nın “Avrupa Birliği” olduğu gibi, Müslümanların da “İslam Birliği” daha fazla geciktirilmeden kurulmalıdır.

5- İslâm ülkeleri, en azından ekonomik bağımsızlıklarını kazanıncaya kadar, kendi mamulleriyle yetinmeli, yabancı mallara karşı boykot uygulamalıdır. Evlilikten bahseden “mü’min bir cariye (köle kadın), hoşunuza giden müşrik bir kadından daha hayırlıdır”34 ayetinden mülhem olarak, “kalitesiz yerli malı, kaliteli yabancıdan daha hayırlıdır” diyebiliriz. Bu tarz hareket, Müslümanları güçlü kılacak ve kısa zamanda onları, kaliteli yerli yapacak seviyeye çıkaracaktır.

6- “İnanıyorsanız, en üstün sizsiniz”35 ayetinin manası, eğitim kurumları ve medya aracılığıyla bütün insanımıza öğretilmelidir. Böylece, aşağılık kompleksine kapılmış pek çok kişi, bundan kurtulacak, “üstün olma” uğraşısı verecektir. Bu şuurun kazandırılmasında Tarih ilminden istifade edilmelidir. Zira İslâm Tarihi, Müslümanların üstünlük tablolarıyla doludur. Batının maddi alanda üstünlüğü bir kaç yüz yıllık bir geçmişe sahiptir ve bitmek üzeredir.

KOMUTAN

Cihad’ın temel unsurlarından biri, komutandır. Sınıftaki eğitim-öğretim seviyesi, büyük ölçüde öğretmene bağlı olduğu gibi, cihaddaki başarı da, büyük ölçüde komutana bağlıdır. İyi bir komutan, emri altındakileri iyi yetiştirir, yönlendirir, cesaretlendirir. Böylece, büyük başarılara beraberce imza atarlar.

Kur’an-ı Kerim’de zikredilen, “Talut – Calut” kıssası, komutan konusunda bizlere rehberlik etmektedir.36 Şöyle ki:

İsrailoğulları, Hz. Musa’dan sonra bir müddet istikamet üzere yaşarlar. Daha sonra, bozulmalar başlar, günahlara dalarlar. Cenab-ı Hak, onlara düşmanlarını musallat eder. Düşmanları, onların bir kısmını öldürür, bir kısmını da esir eder. Pek çok beldelerini ele geçirirler. Tevrat levhaları ve Hz. Musa döneminden kalan mukaddes emanetler, düşmanın eline geçer.37 İşte, böyle bir vasatta, peygamberlerine şöyle derler:

“Bize bir kral (melik) belirle de, Allah yolunda savaşalım. Peygamberleri dedi: Savaş üzerinize farz kılınırsa, savaşmamazlık etmeyesiniz? Dediler: Allah yolunda savaşmamıza bizim için ne engel var? Yurtlarımızdan çıkarıldık, çocuklarımızdan uzak bırakıldık.”38

Neticede, savaş kendilerine farz kılınır. Fakat pek azı müstesna, sözlerinde durmazlar, savaştan yüz çevirirler.

Peygamberleri, Talut‘un Allah tarafından kendilerine kral olarak seçildiğini söyler. Talut, kral ailesinden değildir. Üstelik serveti de yoktur.39 Bu bahanelerle onu kral olarak kabul etmek istemezler. Peygamberleri şöyle der:

“Allah onu seçti, ayrıca onu ilmen ve bedenen üstün kıldı..”40

Daha sonra, onun krallık alametinden bahsedip der:

“Onun krallık alâmeti, ‘tabut’un (sandığın) size gelmesidir. Onda (tabut’ta) Rabbinizden size bir ‘sekîne’ ve Musa ve Harun ailesinin arkaya bıraktıklarından bir ‘bakiyye’ (arda kalanlar) vardır. Onu melekler taşır. Eğer inananlar iseniz, bunda sizin için büyük bir alamet vardır.”41

Ayette geçen “tabut”, kutsal ahit sandığıdır. Kalp olarak da açıklanmıştır. Yani, “Talut size, yürek kazandıracak. O kalpte “sekîne” bulunacak.42 Böylece sükûnet bulacak, itmi’nan kazanacaksınız. Emin adımlarla hedefinize doğru yol alacaksınız.”

Ayette, Hz. Musa ve Hz. Harun ailesinden kalan bakiyye‘den de bahis vardır. Öyle anlaşılıyor ki, bu bakiyye, onlarda mukaddes emanetlerden idi. Hristiyanlıktaki “haç” misali üzerlerinde etkili idi. Bu “bakiyye”nin, onların ilmi ve cesareti gibi şeyler olması da mümkündür. Yani “böyle şeyler Hz. Musa ve Hz. Harun dönemlerinde kalmış, sizde şu anda onlardan eser yok. Talut, bunları size kazandıracak.”

Peygamberlerinin bu sözlerinden sonra, İsrailoğulları Talut’u kral olarak kabullenirler. Belli bir hazırlık döneminden sonra, Talut ordusunu harekete geçirir. Bir nehre vardıklarında, onların irade gücünü denemek için der:43

“Allah sizi bir nehirle deneyecek. Ondan içen benden değildir. Onun tadına bakmayan ise bendendir. Ancak, bir avuç elle içmeye izin vardır.”44

Pek azı müstesna, nehirden içerler. Nehirden içenler, “bugün bizim Calut ve ordusuna karşı koyacak takatımız yoktur” derken, Allah’a kavuşacaklarına inanan ve sudan içmeyenler, cesaretle şöyle derler: “Nice az topluluk, -Allah’ın izniyle- nice çok topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.”45

Düşmanla karşılaştıklarında ise, şu duayı yaparlar:

“Ya Rabbena, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!”46

Allah’ın izniyle karşı tarafı hezimete uğratırlar. Böylece, Beni İsrailde “krallar dönemi” denilen yeni bir dönem başlar. Talut’un ordusunda bir asker olan ve Calut’u öldüren Hz. Davud, Talut’tan sonra Beni İsrail’in başına geçer. Böylece, hem manevî hem de maddî saltanatı beraberce götürür. Hz. Davud’dan sonra da, devletin başına Hz. Süleyman geçer. Bu dönemlerde Beni İsrail, çok şaşaalı günler yaşarlar.

Şimdi, bu kıssadan yola çıkarak, “komutan nasıl olmalı ?” sorusuna cevap bulmaya çalışalım:

1- Komutan, sıradan bir şahıs değil, seçkin bir şahsiyet olmalıdır. “Allah onu seçti” cümlesinde yer alan “ıstıfa” böyle bir seçkinliği ifade eder. Böyle bir seçkinlik için, asil bir hanedandan gelme şartı yoktur. Nitekim Talut, krallar hanedanından değildi.47

2- Komutan, askerî ve diplomatik sahalarda üst düzeyde bilgi sahibi olmalıdır. Ayette geçen “ilimde üstünlük” bu noktaya işaret eder. Şüphesiz bu ilim, “dini ilimler” anlamında değildir. Zira dini ilimlere sahip Peygamber Samuel içlerinde varken, bu görev askeri bilgiye sahip olan Talut’a verilmiştir.48

3- Komutan, cismen de göz doldurmalıdır. Ayette geçen “vücutça üstünlük” buna işaret eder.49 Her komutanın vücutça kuvvetli olması, realitede her zaman mümkün olmayabilir. Napolyon ve Hitler, gibi fiziken göz doldurmayan büyük komutanlar da çıkabilir. Fakat cismen de göz doldurması, komutan için artı bir puan olacak, askerin itimadını, güvenini kazanmada kolaylık sağlayacaktır.

4- Komutan, güçlü bir irade sahibi olmalı, zorluklar karşısında yılmamalıdır. Engel tanımadan yoluna devam etmeli, yoldan dönenler, onu yolundan alıkoymamalıdır. Nitekim Talut, savaş emri geldiğinde yüz çeviren ekseriyete aldırmadan yola çıkmış, savaşa gelenlerden çoğunun kendi arzusu hilafına nehrin suyundan içmesine de aldırmayıp savaşa girmiş ve galip gelmiştir.

5- Komutan cesaretli olmalı, “Az bir toplulukla ne yapılır ki” demeyip Allah’a dayanmalıdır. Cesaret, halin gereğini yapmaktır. Yürünmesi gereken yerde koşmak, kahramanlık değil, aceleciliktir. Yerinde kullanılmayan bir cesaret, boş bir heyecan ve tehevvürden ibarettir.

6- Komutan, askerini iyi yetiştirmeli, onları harp san’atında mahir, iradece güçlü, zorluklara karşı sabırlı kimseler haline getirmelidir.

7- Komutan, yüce idealler, ulvî mefkûreler taşımalı, “zalimlere “dur” demek, mazlumları kurtarmak, Allah’ın dinini yaymak…” gibi gayelerin tahakkuku için savaşmalıdır.

Komutana İtaat

Ordunun nizam ve intizamı, komutana itaate bağlıdır. İtaatin olmadığı yerde, kaos ve kargaşa vardır. Kur’an-ı Kerîm, itaat konusunda şu emri bildirir:

Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre de.”50

“Ulu’l-emr” âmir, idareci anlamındadır. Komutanın da ulu’l-emr olduğundan şüphe yoktur. Ancak bu itaat, kayıtsız şartsız bir itaat midir, yoksa belli kayıtları var mıdır?

Şu ayet, itaatin mutlak değil, mukayyet olduğunu bildirir:

“Yeryüzünde bozgunculuk yapan ve ıslah etmeyen müsriflerin (aşırı gidenlerin) emrine itaat etmeyin!”51

Hz. Peygamber, bunu şöyle ifade eder:

“Müslüman kişiye vacip olan, bir günahla emredilmediği müddetçe, sevse de sevmese de dinlemek ve itaat etmektir. Fakat bir günahla emredilse, dinlemek ve itaat etmek yoktur.”52

Çünkü Allah’a isyan olan şeyde, kula itaat edilmez. Diğer itaatler, vefakârlıklar, sadakatler ancak Allah’a olan itaatin karşısında bulunmamak, bu itaate muhalif olmamak şartıyla kabul edilebilir. Yoksa bu aslî itaatin muhalifi olan her itaat batıldır ve cevaz verilmez.53

Asr-ı saadette yaşanan şu olay, konumuza ışık tutacak mahiyettedir:

Rasulullah, bir grubu sefere gönderir. Onlara, komutanlarına itaat etmelerini hatırlatır. Yolda giderlerken, bazıları itaatte kusur eder. Sinirlenen komutan, grubu durdurur, etraftan odun toplamalarını söyler. Toplanan odunları yaktırdıktan sonra ” kendinizi bu ateşe atın” der. Asker, âdeta şok olur. Kimi, “Peygamber itaat etmemizi istemişti. Haydi, kendimizi atalım” derken, diğerleri karşı çıkar. “Bizler, ateşten kurtulmak için peygambere tabi olduk. Ne diye kendimizi ateşe atalım ki” derler. Tartışma esnasında ateş söner; bu arada komutanın öfke ateşi de söner. Görevlerini yapıp Medine’ye dönerler. Durum Hz. Peygambere anlatıldığında, şunu söyler: “Şayet o ateşe girselerdi, hep ateşte kalırlardı. Allah’a isyan olan durumda itaat yoktur. İtaat, ancak maruf (meşru) şeylerdedir.”54

Bir Komutan Olarak Hz. Peygamber

Kur’an-ı Kerîm’de Yahudiler anlatılırken, onların bir karakteri şöyle ifade edilir: Onlar, peygamberlerine karşı “Semi’na ve asayna” yani, “işittik, isyan ettik” derler.55 Ümmet-i vasat (istikametli ümmet) olan Müslümanlar ise, “Semi’na ve eta’na”, yani “işittik, itaat ettik” demektedir.56 Yahudiler, belki doğrudan “işittik, isyan ettik” dememiş olabilirler. Ama dilleri “işittik” derken, halleri “isyan ettik” demiştir.57

Yahudiler, Hz. Musa’ya ismen seslenip “Ya Musa” derler.58 Rasulullah’ın ashabı ise, tam bir edep ve hürmetle, sözlerinin evveline, “anam babam sana feda olsun” cümlesini getirip, “Ya Rasulullah” diye hitab ederler.59

Hz. Musa’nın kavmi, daha ilk önlerine çıkan savaşta yan çizer. Hz. Musa, arz-ı mukaddesin kendilerine va’dedildiğini söyleyip onları savaşa çağırdığında şöyle tepki verirler:

Ya Musa, orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça, biz asla oraya giremeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, o zaman gireriz!”60

Hz. Musa, biraz daha teşvik edince, şunları söylerler:

“Ya Musa, onlar orada olduğu müddetçe biz oraya giremeyiz. (Çok istiyorsan) Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturacağız!”61

Onları bu bedbahtlıkları içinde bırakıp, bir de Müslümanların ilk savaşı olan Bedir öncesi ashabın durumuna bakalım: Rasulullah, kendilerinden üç kat fazla olan düşmanla savaş konusunu meşveret ederken, Hz. Mikdad şöyle der:

“Ya Rasulullah! Allah sana neyi emretmişse onu yap. Vallahi biz, Beni İsrail’in Hz. Musa’ya dediği gibi diyecek değiliz.”

Sahabenin önde gelenlerinden Sa’d Bin Muaz ise, şöyle der:

“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bize denize dalmamızı emretsen, tereddüt etmeden hepimiz dalarız!”62

Her iki ümmetin bu itaat-isyan tablosu asırlara yansır. İtaati şiar edinen İslâm orduları, dünyanın dört bir yanında zaferden zafere koşarlar. İsyanı şiar edinen Yahudiler ise, dünyanın dört bir yanında hep azınlık olarak yaşarlar. Krallar dönemi sonrasından, ta 1948 lere kadar, iki bin yılı aşkın bir zaman diliminde yersiz, yurtsuz, vatansız kalırlar.

1 Tirmizi, Tefsîr, 2/35

2 Fatır, 6

3 A’raf, 16-17

4 İsra, 64

5 Bkz. Beydâvî, I, 576

6 Buharî, Bed’ül-halk, 11; Ebu Davud, Savm, 78; İbn Mâce, Sıyam, 65

7 Yazır, I, 584

8 Bakara, 168-169

9 Hizbuş-şeytan ifadesi Mücadele süresi 19. ayette; Hizbullah ifadesi de, aynı surenin 22. ayetiyle, Maide suresi 56. ayette geçer.

10 Maide, 54-56

11 Mücadele, 22

12 Taftezanî, Şerhu’l-Makasıd, V, 201

13 Ebu Zehra, Tarîhu’l- Mezahibi’l- İslâmiyye, I, 71-73

14 Taftezani, V, 197; Yazır, I, 183

15 Taftezani. V, 195

16 En’am, 112

17 Nursî, Lem’alar, Sözler Yay. İst. 1990, s. 78

18 Nisa, 76

19 Mesela, İbrahim, 22, Hicr, 42; Nahl, 99; İsra, 65; Sebe, 21

20 A’raf, 200-201

21 En’am, 121

22 Meryem, 83

23 Yazır, III, 2148

24 Tevbe, 41

25 Bakara, 195

26 İbn Kesîr, I, 333; Beydâvî, I, 109

27 Hadîd, 10

28 Nursi, Asar-ı Bediiyye, s., 494.

29 Buharî, Cihad, 38; İbn Mâce, Cihad, 3

30 Necm, 39

31 Buharî, Vesâya, 9; Müslim, Zekât, 94-97; Tirmizi, Zekât, 38

32 A’raf, 31

33 Hucurat, 10

34 Bakara, 221

35 Âl-i İmran, 139

36 Bu kıssa, Muharref Tevratta I. Samuel bölümünde ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Orada bu Peygamberin ismi Samuel, Talut’un ismi Saul olarak geçer.

37 İbn Kesîr, I, 443-444

38 Bakara, 246

39 Râzî, VI, 173

40 Bakara, 247

41 Bakara, 248

42 Beydâvî, I, 131

43 Râzî, VI, 180; Kutub, I, 268

44 Bakara, 249

45 Bakara, 249

46 Bakara, 250

47 İbn Kesîr, I, 444; Râzî, VI, 173

48 Hamîdullah, İslâm Peygamberi, Ter. Salih Tuğ, İrfan Yay. İst. 1991, II, 877

49 Bkz. İbn Kesîr, I, 444; Beydâvî, I, 131; Râzî, VI, 174

50 Nisa, 59

51 Şuara, 151-152

52 Tirmizi, Cihad, 29

53 Mevdudî, İslâm’da Hükümet, Ter. Ali Genceli, Hilal Yay. İst., s., 247-250

54 Ebu Davud, Cihad, 87

55 Bakara, 93

56 Nur, 51

57 Kutub, I, 91

58 Mesela. Bkz. Bakara, 54, 61; Maide, 22,24

59 Buharî, Fedailu Ashabı’n- nebî, 13; Tirmizi, Edeb, 61

60 Maide, 22

61 Maide, 24

62 Müslim, Cihad ve Siyer, 30

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir