İnsan nefsi, kötülüklere meyilli bir tabiata sahipptir. Nefis, şeytandan aldığı telkinlerle insanı süflî şeylerle meşgul eder. İşte, nefisle mücadele, bu telkinlerin tesirini kırar, etkisiz hale getirir. Hz. Peygamber, “senin en zararlı düşmanının nefsindir” ifadesiyle, nefis düşmanının zararına dikkat çeker.1 “Pehlivan, rakibinin sırtını yere getiren değil, öfke anında nefsine galip gelendir” diyerek, nefisle yapılacak mücadelenin zorluğunu bildirir.2 “Mücahid, nefsiyle cihad edendir” sözüyle de, nefis mücadelesinin bir cihad olduğunu anlatır.3 Tebük seferinden dönerken ashabına, “küçük cihaddan, büyük cihada döndük” demesiyle de, nefisle yapılan cihadın büyük bir cihad olduğunu ders verir.4
Nefisle cihadın, cihad-ı ekber olduğunu bildiren rivayet, gerek sened, gerek mana yönüyle tenkid edilmişse de, bu rivayetin sahîh bir mananın tercümanı olduğunda şüphe yoktur. Zira nefsiyle cihad etmeyen kişiden, düşmana karşı cihadda bir fedakârlık beklenemez.5 Rasulullahın bu sözü, insanları düşmana karşı savaştan alıkoyan bir hadîs olmayıp, nefisle mücadeleye dikkat çeken bir ifadedir.6
Sathi bir nazarla bakanlar, düşmanla savaşı daha büyük bir cihad olarak görebilirler. Hâlbuki düşmana karşı cihadın başlangıcı, nefisle cihaddan geçer. Nefsiyle cihad etmeyen, düşmanla savaşamaz. Nefsine mağlup olan, düşmana da mağlup olur. Seyyid Kutub’un ifadesiyle, “savaş alanı sadece meydanlar değildir. İnsanın içi de, bir başka savaş alanıdır.”7 “İç âlemdeki savaşta galip gelmeden, meydandaki savaşta galip gelinmez.”8
Nefisle olan cihad, bir ömür boyu devam eder. Düşmanla olan cihadda, aynı devamlılık yoktur. Düşmanla cihad esnasında, daha büyük bir cihad, insanın iç âleminde yaşanır. İnsanın nefsi, şeytandan aldığı direktiflerle o insanı savaştan vazgeçirmeye çalışır, en azından cesaretini kırmak ister. “Geride çoluk çocuğun var. Ya yaralanıp sakat kalırsan…? Hele ölecek olursan… Hanımın başkasına gider, çocukların perişan olur… vs… vs…” şeklinde nefisten feryatlar gelir. Bu sesleri aşabilenler, düşman karşısındaki cihadda muvaffak olurlar, aslanlar gibi dövüşürler.
Ayrıca, nefisle cihadda mağlup olan, cehenneme gider. Düşmanla cihadda mağlup olup, hayatını kaybeden şehid olur, cennete gider.
Nefisle cihadın, cihad-ı ekber olduğuna bu kısa işaretten sonra, onunla cihad edebilmek için nefsimizi daha yakından tanımaya çalışalım. Şöyle ki:
İnsanın nefsi, bir tarlaya benzer. Tarladan iyi mahsul elde etmek için, yapılması gereken iki işlem vardır:
1-Tarlayı yabancı otlardan, dikenlerden ayıklamak.
2-Tarlayı iyi sürüp, güzel tohumlar serpmek.
Nefisle mücadelede de, aynı şeyler geçerlidir. Zira insanın mahiyetinde hem iyilik tohumları, hem de kötülük tohumları bulunur. Aynı insan, hem çok cömert, hem çok cimri; hem çok cesur, hem çok korkak; hem çok âdil, hem çok zalim… olabilir. Yapılacak iş, ikincilerden sıyrılmak, birincileri ön plana çıkarmaktır.
Nefsin terbiye edilmemiş hali ham petrole benzer. O haliyle bir işe yaramaz, üstelik çevreye pis koku yayar. Fakat aynı petrol, rafine edildiğinde çok işimize yarar.
Nefsin fıtri hali nefs-i emmaredir. Üstte yer alan rivayette ” en zararlı düşman” olarak gösterilen nefis, işte bu nefistir. Ama terbiyeden geçirilmek suretiyle, nefs-i zekiyye mertebesine kadar yükselir, o zaman düşman olmaktan çıkar.
Nefis terbiyesinin başlıca yedi merhalesi vardır:
1-Nefs-i emmare
2-Nefs-i levvame
3-Nefs-i mutmainne
4-Nefs-i râdiye
5-Nefs-i mardiyye
6-Nefs-i mülhime
7-Nefs-i zekiyye9
Nefis, birinci merhalede şiddetle kötülüğü emreder. “Levvame” merhalesinde, günahlardan dolayı kendini kınamaya başlar, pişmanlık duyar. Terbiyenin ilerlemesiyle nefis itminana kavuşur. Allah’ın razı olduğu bir vaziyet kazanır. İlâhî ilhamlara mazhar olur, arınmış bir nefis haline gelir.
Nefis terbiyesinde riyazet mühim bir yere sahiptir. Özellikle, nefsin galeyanlı vakti olan gençlik döneminde, nefse hâkim olmanın en büyük vesilelerinden biri riyazettir. Rasulullah’ın, henüz evlenmemiş gençlere orucu tavsiye etmesinde böyle bir incelik söz konusudur.10 Nefsin her istediğini yedirmek, nefse hâkimiyete büyük bir engeldir. Kişinin hem gençlikte, hem de bütün ömrü boyunca riyazete riayet etmesi, nefisle mücadelede ona başarı sağlayacaktır.
Şimdi, iki örnekle nefisle cihadın nasıl yapılabileceğine bakalım:
1- Nefsin tabiatında cimrilik vardır. Bu cimriliği çocuklarda bile görebiliriz. Çocuğa bir şey verdiğinizde kabul eder. Fakat ondan bir şey almak isteseniz feryadı basar. Bu fıtrî cimrilik, aşılmaz bir cimrilik değildir. Kuvvetli bir imana sahip kişi, Cenab-ı Hakk’ın zekât emrini öğrenince, malının kırkta birini kolayca verir. Hatta sadece zekâtla kalmaz, ayrıca sadakalarla yardım eder. Seferberlik ilanı gibi olağanüstü hallerde, malının tamamını bile feda edebilir. Zira inanmaktadır ki, verdiği boşa gitmeyecek, Allah daha fazlasını ona ikram edecektir. Ayetin ifadesiyle, Allah yolunda infak etmek “bire yedi yüz mahsul veren habbe” misalidir.11 Allah dilediğine bire yedi yüzden daha fazla vereceğini, aynı ayette vaad etmektedir.
İşte, bir verip iki kazanmaya çalışan bir insan, Cenab-ı Hakk’ın en azından bire yedi yüz vereceğini öğrenince, seve seve malını infak eder, cömert bir insan haline gelir.
2- Her insan, hem korkak, hem de cesur olabilir. Şu ifadeler, cesaret ve korkaklığın kaynağını bildirir: “Her hakîki hasenat gibi cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi cebanetin dahi menbaı, dalalettir.”12 İman ve Allah’a kulluk, her türlü iyiliğin kaynağı olduğu gibi, cesaretin dahi kaynağıdır. Her türlü kötülük, küfür ve dalaletten geldiği gibi, korkaklık da aynı kaynaktan çıkmaktadır. Mü’minlerin cesareti, kâfirlerin korkaklığı, özellikle savaşlarda çok açık bir şekilde görülmektedir. Mü’mini cesur yapan, temelde şu iki esastır.
a- “Onların ecelleri geldiğinde, bir an geri kalmazlar, öne de geçmezler”13 ayetinin bildirdiği “ecel birdir, değişmez” gerçeği. Savaşta ön cephede olanla arka cephede olan, ölüme aynı uzaklıktadır. Hatta cephede olanla, evinde istirahat eden arasında, ölüme uzaklık-yakınlık farkı yoktur. Niceleri vardır, pek çok savaşa girer, yatağında vefat eder. Niceleri de vardır, ilk defa savaşa katılır, hayatını kaybeder.
Halid Bin Velîd’in durumu, buna güzel bir örnektir. Yatağında ömrünün son dakikalarını geçirirken, etrafındakilere şöyle der: “Şu kadar savaşa katıldım. Vücudumda ok-mızrak yarası veya bir darbe izi olmayan hiçbir uzvum yok. Ama gördüğünüz gibi, yatağımda vefat ediyorum. Korkakların kulakları çınlasın!”14
b- Mü’min için, savaşta iki güzelden biri vardır:15 Ya şehitlik, ya zafer.16 “Ölürsem şehidim, kalırsam gazi” diyen bir mü’min, böyle beklentileri olmayan bir kâfirden, elbette daha cesur olacaktır.
Bu iki örnekte görüldüğü gibi, nefis terbiyeyi kabul eder. Rezil hasletlerden sıyrılıp, güzel hasletlerle donanır. Bunun neticesinde, paraya-pula kul olmaktan kurtulur, Allah’a kul olur. Menfaat peşinde değil, fazilet peşinde koşar. Hevâya değil, hüdâya tabi olur. Süfliyata değil, ulviyata yönelir. Cüziyatta boğulmaz, külliyata dalar. Arzın çekiminden kurtulur, hakikatin semasına kanat açar. Himmetini yüksek tutar. Kendi için değil, başkaları için yaşar. “Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir”17 sırrına mazhar olur.
Nefisle cihadda ince bir noktaya temas edip, bahsi noktalayayım:
Bazıları, nefis terbiyesini “nefsi öldürmek” şeklinde uygulayıp nefsin hoşuna giden her şeyden uzak kalırlar. Bunun neticesinde; dünyayı sevmez, hırs göstermez, inat etmez, hiç öfkelenmez bir hale gelebilirler. Bunun da bir nefis terbiyesi olduğunu kabulle beraber, nefsi öldürmek yerine onu hayra yönlendirmenin daha iyi olacağı kanaatindeyiz. Birincisi, atın yemini kısıp, onu zayıflatarak ona hâkim olmaya; ikincisi ise, yemini normal verip, güçlü bir atla hedefe daha kısa zamanda varmaya benzer.
Anlatılır ki, tasavvuf yolunda gitmekle beraber kıllet-i taama (az yemeye) dikkat etmeyen birine “niye böyle yapıyorsun?” demişler. “Yemini veriyorum, yükünü yüklüyorum” diye cevap vermiş.
Dünyanın sevilecek tarafları vardır, sevilmeyecek yönleri vardır. Hırs gösterilecek yerler vardır, gösterilmeyecek yerler vardır. İnadın güzel olduğu durumlar vardır, çirkin olduğu durumlar vardır. Öfkenin kötü olduğu haller vardır, iyi olduğu haller vardır…
Dünyayı, Cenab-ı Hakk’ın isimlerine ayine ve ahirete bir tarla18 olarak sevmek güzeldir. İnsanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan yönünü sevmek çirkindir.19 İlimde ve hizmette hırs göstermek güzeldir, şöhret için malda ve makamda hırs göstermek çirkindir. Hakta inat etmek güzeldir. Batılda inat etmek, çirkindir. Ehl-i küfre öfke duymak güzeldir, mü’minlere öfke duymak çirkindir…
İşte, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların, arzuların bu şekilde yönlendirilmesi, nefsin öldürülmesinden, yani büsbütün sesini kesmekten çok daha faydalıdır.20 Bu metot, nefsin arzu ve isteklerine iyi bir mecra bulmak, onu hayırlı şeylere sevketmekten ibarettir. Bu, deli-dolu akan ve çevreye zarar veren bir nehrin önüne baraj yapmak ve böylece çevreyi sulamak ve aydınlatmak gibidir.
1 Aclûnî, I,143
2 Buharî, Edeb, 102; Müslim. Birr. 106-108; Ahmed İbn Hanbel, I, 382
3 Tirmizi, Fedailu’l-Cihad, 2
4 Aclûnî, I,424; Râzî, XXIII, 72; Beydâvî, II, 97
5 Kâdiri, I, 275
6 Benna, s. 58-59
7 Kutub, I,457
8 Kutub, I,493
9 Yazır, VIII, 5817
10 Buhari, Nikâh, 2; Müslim, Nikâh, 1; İbn Mâce, Nikâh, 1
11 Bakara, 261
12 Nursî, Sözler, Sözler Yay. İst. 1987, s. 18
13 A’raf, 34; Yunus, 49; Nahl, 61
14 İbn Kesîr, I, 441
15 Tevbe, 52
16 İbn Kesîr, IV, 102; Nesefî, II, 130
17 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 461
18 Aclûnî, I, 412
19 Nursî, Sözler, s. 584
20 Bkz. Nursî, Mektubat, Envar Neş. İst. 1993, s. 33-34
