SAVAŞ SONRASI

Mekke müşrikleri, Uhud’da galip geldikten sonra, Mekke’ye doğru yönelirler, Yolda savaşı değerlendirirlerken, kesin netice almadıklarının farkına varırlar. “Geriye dönelim, meseleyi bitirelim” derler. Hz. Peygamber, durumu haber alınca, Uhud’a katılanları bir araya toplar, Ebu Süfyan komutasındaki müşriklere doğru yola koyulurlar. Cenab-ı Hakk’ın, “kâfirlerin kalplerine korku bırakacağız…”1 va’di tecelli eder. Müşrikler, Müslümanlarla tekrar karşılaşmaya cesaret edemez, geri dönerler.2 Hamrau’l-Esed denilen bu sefere, Kur’an şu ayetiyle temas eder ve sefere katılanları metheder:

“Onlar ki, yara aldıktan sonra Allah ve Rasulüne icabet ettiler…”3

Cenab-ı Hakk’ın, kâfirlerin kalbine korku bırakması, tarih boyunca devam edegelen bir olaydır. Ehl-i küfür, ehl-i imandan devamlı korkmuştur. Günümüzde de, ehl-i imanın tekrar dine sarılması ve güçlenmesi, içte ve dışta pek çok inkârcıyı korku içinde bırakmaktadır.

Ebu Süfyan, Uhud’dan ordusuyla ayrılırken, Hz. Peygamber’e şöyle seslenir. “Bedr’in intikamını aldık. Seneye Bedir’de buluşalım!”

Rasulullah, “inşaallah” der.

Belirlenen vakit geldiğinde, Ebu Süfyan ordusuyla yola çıkar. Fakat içine bir korku düşmüştür, geriye dönmek ister. Yolda Nuaym Bin Mesud’la karşılaşırlar. Onu Medine’ye caydırıcı propaganda yapması için gönderir. Nuaym Bin Mes’ud, Medine’ye gelir ve “Ebu Süfyan, karşısında dayanılmaz bir orduyla yola çıkmış, geliyor. Vallahi, bir tekiniz sağ kalmazsınız” der. Rasulullah, bu tarz propaganda karşısında, sahabilere “Ben tek başıma da olsa karşı çıkacağım” diyerek kararlılığını gösterir. Sahabilerle beraber Bedr’e gelir, sekiz gün orada kalır, alışveriş eder, dönerler. Bu sefere, Sevik Gazvesi denilmiştir.4 Kur’an-ı Kerîm, şu ayetleriyle bu gazveye işaret eder:

“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine ‘insanlar sizin için toplandı, onlardan korkun’ dediklerinde, imanları daha da ziyadeleşti, şöyle dediler: Hasbünallah ve ni’me’l-vekil. (Allah bize yeter. O ne güzel vekildir). Böylece, Allah’tan bir nimet ve bir lütfa mazhar oldular. Kendilerine hiç bir keder (kötülük) dokunmadı. Allah’ın rızasına uydular. Allah çok büyük lütuf sahibidir.”5

Mü’minler, Uhud’dan bir gün ve bir yıl sonra gerçekleştirdikleri bu seferlerle, Uhud’daki mağlubiyetin verdiği ezikliği üzerlerinden atmışlardır.

Hz. Peygamber, Uhud mağlubiyetinden sonra da ashabına yumuşak muamele eder. Onların gönlünü alır, tesellide bulunur. Kur’an-ı Kerîm, O’nun bu yüce ahlakından bahisle şöyle der:

“Allah’tan bir rahmetle onlara yumuşak davrandın. Eğer, kaba, katı yürekli olsaydın, onlar etrafından dağılır giderlerdi. Artık onları bağışla ve onlar için Allah’tan mağfiret dile ve onlarla meşveret et. Kesin karar verdiğinde ise, Allah’a dayan. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”6

İfrat ve tefrit iki aşırı uçtur. Ortası ve ideali, vasattır. Mesela, devamlı katı olmak ifrat, devamlı yumuşaklık ise tefrittir. Bunun vasatı, yerinde sert, yerinde yumuşak olabilmektir. Nitekim kâfirlere ve münafıklara karşı sert olan Rasulullah, hatası sabit mü’minlere karşı yumuşaktır.7

Uhud Savaşı pek çok gerçeği ortaya koyar. Bunlardan biri de, Rasulullah’ın liderlik ve komutanlık yönüdür.

-Savaş öncesi ashabıyla meşveret etmesi ve meşveretin aldığı karara uyması;

-ordusunu iyi bir savaş düzenine sokması;

-ordunun bozulduğu anda yerinde sebat etmesi ve orduyu toplamaya çalışması;

-diğer gün o yaralı halleriyle düşman ordusunu takibe çıkmaya karar vermesi;

-savaş sonrası mağlup askerlerinin gönlünü alması, onlara sert çıkmaması… gibi haller, O’nun liderlik cephesinden bazı görüntüleridir.

Şimdi bu yönlerinden, ashabıyla meşveretini biraz daha detaylı ele almak istiyoruz:

MEŞVERET

Meşveret, yapılacak işler hususunda, ehil olan kişilere danışmak, onlardan görüş almaktır, ortak akılla düşünüp bir sonuca varmaktır. Şûra ve istişare kelimeleri de aynı kökten gelirler.

Hz. Peygamber, kendi görüşlerini dikte ettiren biri değildi. Hemen her hususta ashabıyla meşveret eder, onların görüşlerini alırdı. Ebu Hüreyre, Rasulullah’ın bu yönüyle alakalı şu tesbitte bulunur: “Ben, Rasulullah’tan daha fazla arkadaşlarıyla meşveret eden birini görmedim.”8

Bedir, Uhud, Hendek Savaşları öncesi, ashabına danışmış, onların fikirlerini almış, ona göre hareket etmiştir.9 Mesela, Bedir Savaşı öncesi, orduya yerleşme emri verdiğinde, ashabtan Hubab Bin Münzir söyle der: “Ya Rasulullah, buraya yerleşmemiz, Allah’tan bir vahiyle midir? Yoksa sizin düşünceniz midir?”

Rasulullah, kendi düşüncesi olduğunu söyleyince, Hubab, su olan bir yere yerleşmenin daha uygun olacağını ifade eder. Rasulullah, bu görüşten memnun kalır ve o doğrultuda hareket emri verir.10

Burada, şu da kendini göstermektedir ki, ashab, Rasulullah’ın risalet yönüyle, beşeriyet yönünü iyi tefrik etmektedir. Risalet yönünü ilgilendiren hususlarda ashaba düşen, görüş beyan etmek değil itaat etmektir. Ama vahiy gelmeyen hususlarda, onların da görüş beyan etme hak ve hürriyetleri vardır.

Meşveret,

-hak olanı ortaya koymak ve mevcut şartlar içinde yapılması gerekeni belirlemek imkânı verir.

-Meşveret edilenlere değer verildiğini gösterir. Onların kalplerini hoşnut eder.

-İşin beraberce yürütülmesini sağlar.11

Hz. Peygambere Uhud mağlubiyeti neticesinde “onlarla meşveret et”12 emrinin gelmesi de manidardır. Zira esasen Rasulullah savaş öncesi meşveret etmiş, “şehirde müdafaa savaşı yapılması” şeklinde görüş belirtmişti. Ekseriyet meydan savaşı isteyince, onların görüşüne göre hareket emri verdi. İsteseydi, şûranın bu kararını lağvederdi. Fakat O, bunun arkasındaki elem, zarar ve savaş kurbanlarını az-çok bilmekle beraber bu kararı uyguladı. Çünkü meşveret esasının yerleşmesi, İslâm cemaatinin talimi ve ümmetin terbiyesi, günlük zararlardan çok daha mühimdi.13

Çocuk düşüyor diye, yürüme faaliyetinden alıkonmamalıdır. Ümmet-i Muhammed dahi, İslâm’ı esasların o ilk yerleşimi döneminde, düşe kalka dosdoğru yürümeyi öğrenecektir. Devamlı direktiflerle yönlendirilen ve kendisine serbest hareket imkânı verilmeyen bir çocuk, gelişimini tamamlayamaz.

Meşveret emrinin peşine “kesin karar verdiğinde ise, Allah’a dayan”14 denilmesi, işin uygulama yönüyle alakalıdır. Karar verilmişse, artık hemen uygulama safhasına geçilmelidir. Tereddüt olmamalı, emin ve kararlı bir şekilde, meşveret kararları uygulanmalıdır. Uhud Savaşı öncesi, meşveretten “meydan savaşı” kararı çıkınca Rasulullah, evine gider, zırhını giyer. “Meydan savaşı” diyenlerin bir kısmı gelip, görüşlerinden vazgeçtiklerini söylerler. Rasulullah der: “Zırhını giydiğinde, bir peygambere artık geriye dönmek yakışmaz.”15

Günümüz Müslümanlarının, gerek ferdi planda, gerek cemaatler düzeyinde, gerekse ülkeler arasında meşverete büyük ihtiyaçları vardır. Problemlerimizin reçetelerinden biri, meşveret esasında bulunmaktadır.

1 Âl-i İmran, 151

2 Râzî, IX, 32 ve 97

3 Âl-i İmran, 172

4 Râzî, IX, 99; Nesefi, I, 195

5 Âl-i İmran, 173-174

6 Âl-i İmran, 159

7 Râzî, IX, 64

8 Tirmizi, Cihad, 35

9 İbn Kesîr, II, 128-129

10 İbn Hişam, II, 272

11 İbn Kesîr, II, 128; Yazır, II, 1214

12 Âl-i İmran, 159

13 Kutub, I, 501

14 Âl-i İmran, 159

15 İbn Kesîr, II, 91; Beydâvî, I, 178

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir