Her milletin kendine daimî ilham kaynağı olan mefkûreleri vardır. Bir millet, bunlara ne kadar derinden derine inanırsa, onları gerçekleştirmek gayreti de o kadar büyük olur.1 Bir devlet kurmak, milletlerarası arenada söz sahibi olmak, aynı ırkın mensuplarını bir araya toplamak… gibi mefkureler, bunlardan bazılarıdır.
Kur’an’ı Kerim, bu noktada ehl-i imanla ehl-i küfür arasında şu net ayırımı yapar:
“İman edenler Allah yolunda savaşır. İnkâr edenler ise ‘tağut’ yolunda…”2
“Tağut” ifadesi Allah yerine ikame edilen her şeyi içine alır.3 Şeytan bir tağuttur. Şeytanın yolunda giden Firavun misali kişiler, birer tağuttur. Terbiye edilmemiş nefisler, birer tağuttur… Kur’an-ı Kerim, “hevâsını kendine ilah edineni gördün mü..?”4 ayetiyle nefsin kötü arzularının putlaştırılmasına işaret eder.
İşte inkârcılar böyle tağutların peşinde giderler. Şeytana tabi olur, nefsine uyar, kötü kimselerin rehberliğinde mücadele ederler. Onların bu mücadelesi, her türlü ulviyetten mahrum, süflî bir mücadeledir. Bu mücadelenin temelinde “menfaat” duygusu vardır. Kendi hasîs menfaatleri için dünyayı ateşe vermekten asla çekinmezler. Nitekim son iki yüzyılın savaşlarına bakıldığında, onların bu süflî isteklerini açıkça görmek mümkündür.5
Ehl-i küfr,
-Yeryüzünü istila,
-Ganimet elde etmek,
-Sömürgeler, pazarlar, hammadde kaynakları bulmak,
-Bir tabakanın, başka bir tabakaya, bir milletin başka bir millete hâkimiyeti… gibi gayeler için savaşırlar.6 Elindeki inciri komutanlarına gösterip, “bunun yetiştirdiği diyarlar hala bizim değil. Haydi arkadaşlar, oralara sefer düzenleyelim, oraları ele geçirelim” diyen Romalı hükümdarla, dünyanın belli başlı hammadde kaynaklarını ele geçirmeyi hedefleyen sömürgeci devletlerin idarecileri arasında pek fark yoktur. Devletler, şahıslar değişse de, zihniyet aynı zihniyettir. Tarih, bu noktada tekerrür etmektedir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, bu hakikatin birer ispatıdır.
Ehl-i iman ise, Allah yolunda savaşırlar. Ulvî değerler uğrunda cihad ederler. Rızay-ı İlâhî yolunda gayret gösterirler. Ehl-i imanın mücadelesi, bir fazilet mücadelesidir. Kur’an’ı Kerîm’de, cihad ve kıtal (savaş) lafızlarının geçtiği yerlerde devamlı “fî sebilillah” (Allah yolunda) kaydının bulunması, son derece dikkat çekici bir durumdur. Allah yolunda olmayan bir mücadelenin, bir savaşın, hiçbir kıymeti yoktur.
Cenab-ı Hak, Müslümanların durumunu gözleyen fırsat düşkünü münafık karakterli kimselerle ilgili şöyle bildirir:
“Onlar sizi takip eden (durumunuzu gözleyen) kimselerdir. Eğer Allah tarafından size bir fetih nasip olursa, ‘Biz sizinle beraber değil miydik?’ derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir nasibi olursa, ‘(yanınızda yer alarak) size üstünlük sağlayıp sizi mü’minlerden korumadık mı?’ derler.”7
Âyette, mü’minlerin zaferine “fetih”, kâfirlerin galebesine “nasîb” denilmesinde, her iki tarafın savaş gayelerinin farklılığına işaret vardır. Mü’minler fethederler. Kâfirler ise; dünyevî, fanî şeylerden bir miktar nasiplenirler.8
Kur’an-ı Kerîm, yapılacak mücadelenin hedef ve gayesini şu şekilde belirler:
“Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!”9
Ayette, ehl-i imana iki hedef gösterilmiştir:
1- Fitnenin kökünü kazımak.
2-Allah’ın dinini hâkim kılmak.
“Fitne” kelimesi “karışığını almak için altını ateşe koymak” anlamındadır.10 Bundan, “mihnet ve belaya sokmak” manasında kullanılmıştır. İnsanları inancından dolayı işkenceye tabi tutmak, ibadetine müdahale etmek, inancı gereği girdiği kıyafete ilişmek, inancından dolayı yurdundan sürüp çıkarmak… gibi durumlar hep birer fitnedir. Kur’an-ı Kerîm’de, “fitne ölümden beterdir” denilir.11 Hamdi Yazır’ın ifadesiyle “Ölümden daha ağır ne vardır, dememek gerekir. Zira ölümü temenni ettiren hal, ölümden daha ağırdır.”12
“Hiçbir fitne kalmayıncaya kadar” ehl-i küfürle savaşmak, genel bir dünya barışını hedef olarak gösterir. Her türlü fitneye son vermek, sulh ve sükûneti sağlamak, Müslümanlar için varılması gereken bir hedeftir. Öyle ki, dünyanın uzak bir köşesinde gayr-i Müslim bir devlet, bir başka gayr-i Müslim devlete zulmetse, Müslüman devletler bu fitneye müdahale etmeli, haddi aşanlara hadlerini bildirmelidir.
Cihadın bu ulvî gayesine, şu ayet işaret eder:
“Size ne oluyor da ‘Ey Rabbimiz! Halkı zalim olan şu şehirden bizi kurtar, katından bize bir sahip gönder, bir yardımcı yolla’ diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz?”13
“Dinin bütünüyle Allah’ın olması” hedefi ise, beşeri beşere kulluktan kurtarıp, sadece Allah’a kul olmasını temin gayesine yöneliktir.14 Kur’an-ı Kerîm, Yahudi ve Hristiyanlardan bahsederken, “onlar, âlimlerini ve rahiblerini Allah’tan başka Rab’ler edindiler” der.15 Şüphesiz, herhangi birini Rab edinmek için, ona “Rab” namını vermiş olmak şart değildir.16 Üstteki ayeti açıklayan hadiste belirtildiği gibi, âlim ve rahiblerin keyfi olarak helal kıldığını helal, haram kıldığını da haram kabul etmek, onları Rab edinmek demektir.17
Seyyid Kutub, cihadın gayesini, şu üç hürriyeti temin olarak görür:
1-Tebliğ hürriyeti.
2-İnanç hürriyeti
3-İslam’ı yaşama hürriyeti.18
Yani, İslâm hür bir ortamda tebliğ edilebilmeli, bu dine girmek isteyenlere engel olunmamalı, bu dini yaşamak isteyen her fert serbestçe yaşayabilmeli, kimse dininden dolayı fitneye düşürülmemeli, ezaya maruz kalmamalıdır.
İşte cihad, bu hürriyetleri sağlamak ve bu hususta ortaya çıkan engelleri aşmak içindir. Önündeki engeller kaldırıldığında, bütün insanlığın koşarak gireceği tek İlâhi din, İslam olacaktır.19
Şüphesiz, “dinin bütünüyle Allah’ın olması”, başka dinlere hayat hakkı tanımamak, o dinlerin mensuplarını zorla İslâm’a sokmak anlamında değildir.20 Tatbikatta da böyle olmamıştır. Hz. Peygamber devrinden günümüze kadar, İslâm devleti bünyesinde başka din mensupları da rahat bir şekilde yaşamışlardır.
Mesela Rum ve Acem ülkeleri fethedilince, Müslüman ordular bu ülkelerin insanlarını “İslâm ile kılıç” arasında değil, “İslâm ile cizye” arasında serbest bırakmışlardır.21
Ahmet Özel’in dediği gibi, “İslâm’ı tebliğ için girişilen fetih hareketleri, o ülkelerdeki insanları zorla İslâm’a sokmak amacıyla değil, ferdî planda tebliğ imkânının bulunmadığı bu ülkeleri, herkesin dilediği inancı serbestçe seçebileceği şekilde tebliğe açmak gayesiyle yapılmıştır.”22
Kur’an’ın, “hiç bir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!”23 ayeti, İslâm’ın hamle gücünü ortaya koyar. Müslümanlara, varmaları gereken nihaî hedefi gösterir. Onları, gündelik işlerin telaşından kurtarır, yüce ideallere sevkeder. Bu yüce hedefin yeni nesle kazandırılması, onların ufkunu açacak ve onları ulvî mefkûreler sahibi kişiler haline getirecektir.
1 Hamidullah, İslâm’da Devlet İdaresi, Ter. Ali Kuşçu, Ahmed Saîd Matbaası, İst. 1963, s. 135
2 Nisa, 76
3 Beydâvî, I, 135
4 Furkan, 43 ve Casiye 23
5 Abdurrahman Azzam, Ebedî Risalet, Ter. H. Hüsnü Erdem, Sönmez Neş. İst. 1962, s. 165
6 Kutub, I, 187; Sabunî, Saffetu’t- Tefasir, I, 127
7 Nisa, 141
8 Beydâvî, I, 244
9 Enfal, 39
10 Ebu’l-Fadl İbn Manzur, Lisanu’l- Arab, Daru Sadır, Beyrut, VI, 317
11 Bakara, 191
12 Yazır, II, 695
13 Nisa, 75
14 Kutub, III, 1433
15 Tevbe, 31
16 Yazır, IV, 2512
17 Tirmizi, Tefsir, 9-10; Râzî, XVI, 37
18 Kutub, I, 186-187
19 Yazır, II, 690
20 Zeydan, Şerîatu’l-İslâmiye, s. 55-56; Vehbe Zuhayli, el-Alakâtu’d- Düveliye fi’l- İslâm, Müessesetü Risale, Beyrut, 1989, s. 25; Madelung, VII, 110
21 Bkz. Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, OSAV Yay. İst. 1999. s. 28
22 Özel, “Cihad” md. DİA. VII, 530
23 Enfal, 39
