Medine dönemi, hicretten Hz. Peygamberin vefatına kadar olan 10 yıllık bir süreyi içine alır. Bu dönem, Mekke döneminden hayli farklıdır. Medine’de Müslümanlar mahkûm değil, hâkimdir. Azınlık değil çoğunluktur.
Medine, farklı topluluklardan meydana gelmiştir. Şehirde başlıca iki kabile vardır: Evs ve Hazrec. Civarda Yahudiler ve bedevî Arap kabileleri bulunmaktadır. Müslümanların bir devlet haline gelmesi, bir başka grubun çıkışına sebebiyet vermiştir: Münafıklar…
Bunlar,
-ya korkularından
-veya menfaat duygusuyla
-veya İslâm’a içten darbe vurma niyetiyle kendilerini Müslüman olarak gösteren kimselerdir. Hz. Peygamber gelmezden önce, Mekke’nin reisliğine hazırlanan İbn Selûl, bunların reisidir. Kavmi İslâm’a girince, o da girmiş gibi görülür.1
Evs ve Hazrec kabileleri, yüzyıl süren Buas Harbleri’yle birbirine düşmandır. Hz. Peygamberin Medine’ye gelmesi, bu iki düşman kabileyi dost ve kardeş yapar. Fakat bir gün, Şa’s Bin Kays isimli Yahudi, kardeş kardeş sohbet eden Evs ve Hazrec delikanlılarını görünce, çok rahatsız olur. Bir Yahudi gencine onların arasına karışıp eski günleri hatırlatmasını söyler. Genç, bunu yapınca, her iki tarafın asabiyet damarı harekete geçer. Aralarında sert tartışmalar olur. “Silah… Silah…” deyip silaha sarılacakları esnada Rasulullah yetişir, muhtemel bir fitne önlenir.2 Bu münasebetle, şu ayetler iner.
“…Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun ve ancak Müslüman (Allaha teslim olmuş) kişiler olarak can verin.
Toptan Allah’ın ipine sarılın, parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın ki hani siz birbirinize düşman idiniz de, Allah kalplerinizi birbirine ülfet ettirdi. Böylece, O’nun nimetiyle kardeş oldunuz. Ateşten bir çukurun tam kenarında idiniz de, Allah ondan sizi kurtardı…”3
İslam nimetiyle birbiriyle kardeş olan ve eski düşmanlıklarından vazgeçen bu Medineli Müslümanlara ensar denir. Mekke’den Medine’ye göç edenlere ise, muhacir. Hz. Peygamber, ensar ve muhacir arasında muâhât (kardeşlik müessesesi) kurar. Ensar, muhacirlere tam destek olur, her şeylerini onlarla paylaşırlar.4
Rasullah’ın Medine’de ilk yaptığı şeylerden biri, bir mescid inşa etmek olur. Bu mescid, İslâmî faaliyetlerde bir merkez, bir karargâh olarak kullanılır. Bu mescîd, aynı zamanda bir ilim merkezidir. Sayıları 400 civarında olan ve kendilerine Ashab-ı Suffa denilen kimseler, Rasulullah’ın medresesinin yatılı talebeleridir. Bu irfan ordusu, civara İslâm’ın ulaştırılmasında büyük görevler ifa ederler.5
Böylece, mescid merkezli bir hizmet başlatılır. Göle düşen bir taşın gittikçe genişleyen iç içe halkalar meydana getirmesi gibi, burada yapılan hizmetler, önce Arabistan’a yansır. Zamanla İran’a, Mısır’a, Bizans’a… kadar ulaşır.
Müslümanlar, Medine’de kısmen emniyete kavuşmakla beraber, tamamen emniyeti henüz kazanamamışlardır. Zira Müslüman olmayan Araplar, yek-vücut olarak Müslümanlara cephe alır. Müslümanlar, silahla yatmakta, silahla kalkmaktadırlar. “Acaba, Allah’tan başka hiç bir şeyden korkmadan, emin bir şekilde geçireceğimiz günler olacak mıdır?” demektedirler.6 Onların bu endişesine mukabil, Cenab-ı Hak, şu ayeti indirir:
“Sizden iman edip salih ameller işleyenlere Allah şöyle vaat buyurdu: Andolsun ki, onlardan önce gelenleri arza halife kıldığı gibi, onları da arza halife kılacak. Onlar için seçtiği dini kuvvetlendirip, icra imkânı verecek. Onların korku hallerini emniyete çevirecek. Böylece onlar, bana ibadet edecekler. Hiçbir şeyi bana ortak koşmayacaklar. Kim bundan sonra küfre dönerse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”7
Bu müjdeli ayet, Müslümanlara parlak bir istikbali müjdelemektedir. Müslümanlar, bu müjdeye mazhar olabilmek için hummalı bir faaliyetin içindedirler. Zira bu İlâhî vaat, “iman edip salih ameller işleyenler” içindir. Allah’a taatten huruç etmiş kimselerin, salihler için va’dolunan bir neticeye ulaşması ise elbette mümkün değildir.
1 İbn Hişam, II, 234-235
2 Beydâvî, I, 172-173; İbn Hişam, II, 204-205; Kurtubi, IV, 100; Ebussuud, İrşadu Akli’s-Selîm, Daru İhyai’t- Türasi’l-Arabî, Beyrut, 1990, II, 64
3 Âl-i İmran, 102-103
4 İbn Hişam, II, 150-151
5 Beydâvî, I, 141
6 Ebu Abdullah Hâkim (Nisaburî) Müstedrek, Matbaatu’l- İslâmiyye, Beyrut, II, 401
7 Nur, 55
