HZ. PEYGAMBER VE CİHAD

-Nefisle cihada niye “cihad-ı ekber” denilmiştir?

Cihad-ı ekber, “büyük cihad” anlamında olup Hz. Peygamberin bir hadisine dayanır. Kendisi bir sefer dönüşü “küçük cihaddan büyük cihada döndük”1 buyurmuştur. Buna “büyük cihad” denilmesi, diğer cihadı yapabilmenin de buna bağlı olmasındandır. Yoksa -haşa- düşmanla yapılan cihadı küçültmek için değildir.

Keza, nefisle cihad her zaman yapılır, düşmanla savaş ise genelde nadiren olur ve herkesi de içine almaz. Ayrıca, nefisle cihadda kaybeden ebedi bir saadeti kaybeder, diğerinde ise zararın telafisi mümkündür.

“Sizden her kim bir kötülük görürse, eğer gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Yetmezse, diliyle düzeltsin. Onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğzetsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir.”2 hadisine göre, öncelikli olarak “elle cihad” ön plana çıkmaz mı?

Üstteki hadis, toplumda müdahaleyi gerektiren durumlarla alakalı bir sıralama yapar. Bu sıralamada “elle müdahale” önceliklidir. Ama şunu göz ardı etmemek gerekir: Bu müdahaleyi yapacak olanlar, cihad-ı ekberde muvaffak olmuş kimselerdir. Yoksa kendisi ahlakî problemler yaşayan biri ahlaksızlığa nasıl müdahil olabilir?

Harp hiledir” hadisini hangi çerçevede anlamak gerekir?

Savaş öncesinde ve savaş esnasında uygulanabilecek pek çok savaş taktikleri vardır. Bu taktikleri iyi kullanan savaşta galip gelir. Mesela savaş öncesinde kendilerini çok kuvvetli göstererek karşı tarafı psikolojik olarak çökertmek, savaş esnasında yenilmiş gibi yaparak ortalardan geri çekilmek, ama bu arada kenarlardan kuşatmak… bunlardan bazılarıdır. Bu gibi savaş oyunlarını iyi bilen ve uygulayanlar savaşta galip gelirler. Üstteki hadis bunlar gibi manaları anlatır. Yoksa sözgelimi düşmanla barış anlaşması yapıp, sonra da bu hadise dayanarak gece baskını düzenlemek gibi durumlar hadisin çerçevesine asla girmez. Böyle uygulamaların dinde yeri olamaz. Düşmanlarının bile kendisine Muhammed-i Emin dedikleri bir peygamberin ümmetine güvenilir ve ilkeli olmak yaraşır.

Cennet, kılıçların gölgesi altındadır” diyen bir peygamber savaşı kutsamış olmuyor mu? Bu rivayet, Onun “rahmet peygamberi” olmasıyla ne derece örtüşür?

Hadisin tamamına bakılırsa, hadisle ilgili daha objektif ve daha sağlıklı bir değerlendirme yapabiliriz:

“Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı istemeyin, Allah’tan afiyet dileyin. Onlarla karşılaştığınızda ise, sabredin. Biliniz ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır.”3

Görüldüğü gibi o rahmet peygamberi öncelikli olarak savaştan uzak kalmayı öne çıkarmaktadır. Ancak neticede savaşa girilmişse, artık orası er meydanıdır, kılıcın da hakkını vermek gerekir.

Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır” esasına göre değerlendirdiğimizde, suskun bir toplum haline geldiğimiz söylenebilir mi?

Kötülükleri düzeltmede devlet el, ilim ehli olanlar ise bir dildir. Bir gazeteci kendi köşesinde, bir vaiz kendi kürsisinde hak ve hakikatleri cesur bir şekilde dile getirebilmelidir. Günümüzde buraların hakkını verenler elbette vardır, ama bir bütün olarak bakıldığında haksızlığa karşı gösterdiğimiz kolektif tepkinin çok güçlü olmadığını, tepki seslerinin cılız kaldığını söyleyebiliriz. Bunda kendi evlatlarına “etliye sütlüye karışmayın, siz kendi işinize bakın” şeklinde telkinde bulunan anne-babaların bir payı olduğu gibi, eğitim sisteminin bu yönü ihmal etmesinin de ciddi etkileri vardır. Mehmet Akif, haksızlığa karşı haykıran biri olarak şöyle der:

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!”4

-Hz. Peygamber, münafığın cenaze namazını kılmaktan menedilmiştir. Bunu günümüz şartlarında nasıl uygulayabiliriz?

Münafık olduğunu kesin bildiğimiz kimseler hakkında hüküm böyledir. Ama nifak şüphesi olan birinin cenaze namazını kıldığımızda o kimse gerçekte münafık da olsa, biz kıldığımız namazın sevabını alırız. Onun ruhu ise, gerçekte münafık olduğu cihetle bundan istifade edemez.

Öte yandan Ankara ve İstanbul gibi büyük bir şehirde namaz sonrasında cenaze namazı kılınacağını bildiğimizde “acaba münafık mıdır?” diye şüpheye düşmemiz uygun olmaz. Normal şartlar altında İslam diyarında cenazesi camiye gelen birinin namazı kılınır.

-Maslahat için yalan caiz mi?

Yalan, bir Müslümana asla yakışmayan bir davranıştır. Müslüman, özü ve sözü doğru olan kimsedir. Bununla beraber Hz. Peygamber buna bir istisna getirerek şöyle buyurmuştur:

“Yalan sadece üç yerde helâl olur: Kişinin eşini memnun etmesinde, harpte, insanların arasını bulmakta.”5

Mesela savaşta düşman eline geçen bir subay, “doğru” konuşursa devletin nice sırlarını karşı tarafa aktarmış olur. Bunun adı doğruluk değil, vatana hıyanet olur. Dolayısıyla ya hiç konuşmayacak, ya tevriyeli ifadeler kullanacak ya da yalan söyleyerek onları yanıltacaktır.

Hadiste nazara verilen durumlardan savaş hali net olmakla beraber, diğer ikisinin uygulamasında -her ne kadar hadis metninde yer almasa da- ciddi bir hassasiyet gerekir. Mesela despot bir adam hanımına “bundan sonra anne-babanla görüşmeyeceksin” demiş olabilir. Kadın bir şekilde onlarla görüşmüşse doğruyu söylese aile yuvası yıkılabileceğinden doğru söylememesine cevaz verilmiştir. Yoksa eşler bu hadise dayanarak birbirlerine yalan söylemeyi âdet haline getirirlerse, o evlilik asla sağlıklı yürümez. Esas olan doğruluktur, yalana cevaz çok özel durumlar için geçerlidir.

Öte yandan üstteki hadise dayanarak “maslahat için yalan söylenebilir” şeklinde bir genellemeye gitmek, din kılıfı altında tam bir cinayet olur. Çünkü hemen herkes kendine göre maslahat bulacağından, böyle bir fetva “yalancı bir toplum” meydana getirir.

-Ebu Talip gizli mümin mi idi?

Ebu Talib, Hz. Peygamberin amcası ve Hz. Alinin babasıdır. Sünni kaynaklarda Hz. Peygambere ciddi destek olduğu, ama son anına kadar da iman etmediği anlatılır. Şia kaynaklarında ise onun tıpkı Hz. Musa zamanında Firavunun sarayında gizliden iman etmiş kimse gibi olduğu, imanını izhar etmeyerek Hz. Peygamberi müşriklere karşı koruduğu nazara verilir.

İman, asıl olarak kalben tasdiktir. Dil ile ikrar, dünyevi muameleler için geçerlidir. Münafık olan biri diliyle “ben müminim” der, ama bu kimse kalben gerçekte iman etmemiştir. Benzeri bir şekilde gerçekte iman etmiş olan biri, maslahat gereği olarak diliyle bunu izhar etmemişse, o kimse gerçekte mümindir.

İman kalbe ait bir özellik olduğundan, Ebu Talibin imanı meselesinde net bir hüküm vermekten ziyade, bunu diğer âleme bırakmak daha isabetli olacaktır diye düşünmekteyiz. Ama o her hâl ü kârda Hz. Peygamberin zatını çok ciddi severdi, müşriklerin Ona ilişememelerinde en büyük etkenlerden biri idi. Hatta kendisinin vefat ettiği senede Hz. Peygamberin eşi Hz. Hatice de vefat etmişti. Bu iki vefatın gerçekleştiği yıla İslam Tarihi ve Siyer kaynaklarında “senetü’l- hüzn: hüzün senesi” denildi.

-Hz. Peygamber suikast emri vermiş midir?

Evet, Ka’b Bin Eşref gibi sayılı birkaç kişi hakkında vermiştir. Bu, Onun devlet  başkanlığı ve hükmetme makamında olması yönüyledir. Ka’b Bin Eşref, Yahudi bir şairdi, şiirlerinde Hz. Peygamberi diline dolamıştı, Müslüman kadınlarına demediğini bırakmamıştı, ayrıca muhataplarını Müslümanlar aleyhine kışkırtmaktaydı. Mekke müşriklerini Müslümanlarla savaşmaya teşvik etmiş, savaşmaları halinde kendilerine yardım etme sözünü vermişti. Böylece, diğer cürümlerine “hıyanet-i vataniyeyi” yani vatan hainliğini de eklemişti. Şu âyet, o ve benzerleri hakkında nazil oldu:

Kendilerine kitaptan azıcık bir nasip verilmiş olan şu kimseleri görmedin mi? Onlar cibt ve tağuta inanıyorlar ve Allah’ı inkâr edenler hakkında, ‘Bunlar, mü’minlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. İşte onlar, Allah’ın lânet ettiği kimselerdir. Allah kime lânet ederse, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.”6

Âyette geçen “Cibt” kelimesi put, büyücü, kâhin gibi örneklerle açıklanır. İslam öncesi cahiliye toplumunda her kabilenin putu, büyücüsü, kâhini vardı. Problemlerinin çözümünü onlardan bekliyorlardı. Tağut ise, her batıl şey için kullanılır. Bunun batıl mabut veya başka şey olması fark etmez.

Bu ayette olduğu gibi, Allah tarafından lanetlenerek manen idamına karar verilen bu adam hakkında, Hz. Peygamber de idam kararı vermiş ve Muhammed Bin Mesleme adındaki sahabî birkaç arkadaşıyla bunu infaz etmiştir.7

-Hz. Peygamberin bir şairi öldürtmesi fikir hürriyetine aykırı değil midir?

İnsanların bir başka din veya inanca sahip olma hürriyetleri elbette bulunmaktadır. Ama hakaret boyutunda Peygambere dil uzatma ve Müslüman kadınları tahkir etme hürriyeti yoktur. Kaldı ki, -üstte de işaret edildiği gibi- müşrik olan Kureyşlileri Müslümanlar aleyhine kışkırtmış, onların Mekke’den gelip saldırmaları durumunda kendilerinin de Medine dâhilinden saldıracaklarını söyleyerek tam bir hıyanet içinde olmuştur.

-Bu olaydan hareketle “İslam’a ve Müslümanlara fikren saldırıda bulunanlar suikastı hak etmiş olurlar” şeklinde genel bir hükme varabilir miyiz?

Genel bir hükme varmaktan ziyade “şartlar oluştuğunda dinde bu da vardır” diyebiliriz. Aslında benzeri bir uygulama -her ne kadar yazılı bir kanun maddesi şeklinde olmasa da- hemen her devletin uygulamasında vardır. Hollywood filmleri, bunun nice örnekleriyle doludur. Bunlar her ne kadar film de olsa, genelde yaşanmış olayların perdeye aktarılmasıdır.

– Ka’b Bin Eşref suikastı, radikal İslamî akımları benzer uygulamalara sevketmez mi?

Hz. Peygamber böyle bir kararı devlet başkanı sıfatıyla almıştır. Şahısların kendilerinde böyle yetki görüp infazda bulunmaları dinin ölçülerine terstir. Hatta kısas gibi dinin bir emri olan olayda bile şahısların böyle bir yetkisi bulunmamaktadır. Şöyle ki:

İslam’a göre, bir masumu öldüren kimse yakalandığında kısas cezası uygulanır ve öldürülür. Ama bu, devlet eliyle yapılır. Öldürülen kişinin yakınları katili yakalasalar “dinde bunun cezası zaten kısastır, bunu biz kendimiz uygulayalım” diyemezler. Yakaladıklarında devletin ilgili birimlerine teslim etmeleri ve yargının uygulamasını kabullenmeleri gerekir.

-Yakın tarihimizde Uğur Mumcu, Turan Dursun gibi suikasta maruz kalan kimseler var. Bunlar radikal İslami akımlarca mı öldürüldü?

Bu sorunun cevabı henüz netleşmemiştir. Bunlarla ilgili derin araştırmalar yapılmakla beraber, bu güne kadar “faili meçhul” sınırında kalınmıştır. Bir kısım derin yapıların Müslümanları zan altında bırakmak için kurguladıkları bir senaryo olması kuvvetle muhtemeldir.

1 Muhammed Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, Daru İhyai’t- Türasi’l- Arabî, Beyrut, 1351 h. 1, 424; Râzî, XXIII, 72; Beydâvî, II, 97

2 Tirmizi, Fiten, 11; İbn Mâce, Fiten, 20; Ebu Davud, Salat, 242

3 Müslim, Cihad, 20; Ebu Davud, Cihad, 89

4 Ersoy, Safahat, s. 384

5 Müslim, Birr 27; Tirmizî, Birr 26

6 Nisa, 51-52

7 Bkz. Ebu Dâvud, Harâc 22; İbn Hişam, Sire, II, 51-57

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir